31 Aralık 2008 Çarşamba

1 Ocak duası...

NİHAL B. KARACA

Dua, ihtiyacımızın giderilmesi için kullandığımız bir araç değildir. Aksine, ihtiyaçlarımız dua etmemizi sağlamak için yaratılmış araçlardır.
Yeni yılın ilk günü de, azami beklenti içinde olduğumuz gündür. On gün sonra geçer. Fırsat bu fırsat o zaman. Bugün, iğneden ipliğe her şeyi sadece O'ndan isteyebileceğimizi hatırlama ve bütün arsızlığımızla isteme günü olsun. Hadi isteyelim...

Allah'ım, 2009'da bana, sevdiklerime, dostlarıma ve bizatihi düşmanlarıma, 'huzur' ver. Ama ben dahil hiçbirimizi huzur içinde gevşeyip tembelleşenlerden etme.

Ben konfor severim Allah'ım, sıcak severim en çok. Sıcak su, sıcak ev, sıcak havlu. Bunların neye mal olduğuna, ne pahasına bunlara sahip olduğumuza ilişkin bir vicdan azabından mahrum etme bizi. Ve dahi, bütün bunlar olmadan yaşama kudreti ver ki, sıra bunları yoksullarla paylaşabilmeye geldiğinde, o gün geldiğinde, hızla başka argümanlar geliştirip geri geri seğirtmeye kalkan kofti adamlardan olmayalım.

Dünyanın zavallı bölgelerindeki işgalcilere 'sağduyu' ve 'merhamet' ver; ve kendi küçük hayatlarımızda işgalci olmaktan koru bizleri. İşgalcinin rasyonalizasyon mekanizmasını çökert. Gerekiyorsa bizimkini de. Kimse 'işgal ettim çünkü bana ihtiyaçları var' diyemesin.

Uyanık görünümlü ahmaklardan, zeki görünen sıradanlardan, marjinalim numaraları çeken ahlakçılardan, muhafazakâr görünümlü puştlardan ve demokrat geçinen faşistlerden korunmamızı sağlayacak dedektörler ihsan eyle. 2009'da insan sarrafı olalım.

Mutsuzluğun büyüğü ile küçüğüne maruz kalmak arasında bir tercih yapma şansımız varsa, avantajlı seçeneğin yanına ışıklı oklar serp. Kör gözümüz görsün...

Tutarlılık kaygımız için ölçüler ihsan eyle. Emrettiğin şeylere uyabilmemizi, yasaklarından kaçınabilmemizi sağlayacak kadar donanımlı kıl.

2009 hidayete erenlerin yılı olmayacaksa eğer, hidayeti yüzyıllar kadar eski olanların inançlarının arttığı bir yıl olsun.

Geçen gün bir adam akrabasının 11 yaşındaki oğlunu öldürdü ve parçalara ayırdı. Üç çocuk bayramda el öpme bahanesiyle kapısını çaldıkları 45 yaşındaki bir kadına tecavüz edip, parasını çaldı. Gazeteler kendi kanından gelen çocuklarla ensest ilişki kuran, onlara tacizde bulunan yetişkinlerin haberleri ile doldu taştı: Allah'ım, 'insan'a neden bu kadar çok saygı duyduğunu anlamamı sağla.

2009, başörtülü olduğum ama çarşaflı olmadığım için, Türk olduğum için ve Türklüğümü bir kibir vesilesi haline getirmediğim için, alt sınıfın dertleriyle kaygılandığım için ve fakat sonuçta bir yeni orta sınıf ferdi olduğum için, demokrat olduğum ama neo-liberal olmadığım için, yurtsever olduğum ama ulusalcı olmadığım için, kadın olduğum için ve pek hanım pek anne bir kadın olamadığım için özür dilemek zorunda kaldığım bir yıl olmasın...

2009 sadece senden özür dilediğim bir yıl olsun. Ziyadesiyle 'şükrettiğim' bir yıl...

Beni ne olduğu çok açık olan zalimlerden ve insafsızlardan olduğu kadar, 'merhamet' ettiği için mikrofon uzatanlardan da uzak tut.

Mağduriyeti bir uzmanlık alanı haline getirmiş olanlarla sahiden mağdur olanları ayırabilmemi sağla.

Global krizi, bu son derece sert finansal çarpışmayı kolay atlatmamızı sağlayacak maddi manevi hava yastıklarıyla donat her yanımızı.

Hava yastığı demişken, 2009'da bol bol kilo verelim istiyorum.

2009'da enerjimiz, sevgimizi ve emeğimizi hak eden insanlara gitsin, nankörlük ve vefasızlık illetiyle zelil olmuş ruhlara değil...

Hayatımızı, maneviyatımızı, zevklerimizi ve iyiliklerimizi artıracak, geliştirecek kimselerle/ kitaplarla/ mecralarla tanıştır bizi. 'Bir kitap okudum hayatım değişti' cümlesini kurmak için yıllardır beklediğim kitabı bu yıl bulmak istiyorum.

Bunlara layık değilsem, üzerime daha çok iş yık. Ki, nerede uyandığımı bilemeyecek kadar meşgul, hayatım üzerinde düşünemeyecek kadar yoğun olayım. Amin.

16 Aralık 2008 Salı

ÖSS Vasıtaları

NAZAN BEKİROĞLU

Başlangıçta hiç gelmeyecek gibidir ama beklenmediği kadar da çabuk gelmiştir. Şimdi, sahiplerinin bile unuttuğu bu hazin günde, sabahın bu kör saatinde, her tarafta sizsiniz. Değil mi ki yarınlar sizin. Her yıl haziran ayının 2. pazar günü, gün artık sizindir.

Aslında aylar öncesinden başlayan hikâye, zirvesini bir gün öncesinde bulur. Yarın öyle zor, öyle kavramsızdır ki, en hoşgörüsüz aileler bile "arefeyi" gönül huzuru ile armağan ederler bayramın seçilmiş kurbanlığına, kınalı kuzusuna. Yeni bir şeyler alabilirsiniz. İstediğiniz yere gidebilir, istediğiniz gibi giyinebilirsiniz. Hoşlanılmayan arkadaşlarınıza görünmeniz bile eğer size moral verecekse görmezden gelinebilir.

Bütün insanlara o son güne mahsus bir iyilik mi değmiştir? Herkesin size uzatacak bir eli, gösterecek bir şefkati bulunur. Rağbetler, dualar, temenniler. Nemli gözler, sonsuz iyi dilekler, tebessümler. Gücünün üstünde ve ümitsizce sınanana duyulan rikkat öyle sızmıştır ki yüreklere, bütün pastanecilerin bir son gün dileğini karşılarcasına sunacağı bir şekerlemesi daima vardır ve ruhunun bir köşesinden kopan merhametle hediyelerini döküp saçması işten bile değildir.

Şehir turu tamamlanır. Havanın nasıl olacağı, oturacağınız sıraya o saatlerde güneş vurup vurmayacağı hesaplanır. Önceden gidip görülmesi tavsiye olunan sınav binasının konumundan, penceresinden, sırasından, kat sayısından iyi manalar çıkarılır. En son da, sınav salonunun kara tahtasına en görünmez yazılarla bir uğur sözcüğü bırakılır: Ona baktıkça beni hatırla. Ve unutma, kazansan da kaybetsen de benim yavrumsun. Ama bu güvence bile damarda dörtnala yürüyen atlıları sakinleştirmeye yetmez.

Hele o gece. Evdeki bütün saatler, bir sesi, alarmı olan ne varsa, hepsi aynı vakte kurulur. Bütün ibreler aynı anı gösterir. Ya uyanamazsam? İyi de uyku mümkün müdür ki uyanması olsun? Oysa alt kat komşusu, üst kat komşusu her zamankinden daha dikkatlidir. Evdeki kedinin, yan dairedeki bebeğin bile sesi çıkmaz sabaha kadar. Ama bütün evren sizin iyi bir son gece uykusu çekmeniz için elbirliği etse de, gözünüze uyku girmez. Girse bile dinlendirici olamaz bu uyku, kanınıza işlemez bir türlü. Çünkü uyusanız bile uyanıksınızdır. Gecenin seslerini dinlerken dinlenmenin adı olmaz. Sabaha kadar hep o çocukluk masalı anlatılır. Ama tadı çoktan kaçmıştır.

Yastığınızın altında kırmızı pabuçlarınız olmasa da ne giyeceğiniz, günler öncesinden hazırlanmıştır. Ve bu hazırlıkta, yaş gereği bütün estetik dikkatler, huysuzluklar artık bir tarafa atılmış, sadece rahatlık esastır. Ve o kahvaltı ihtimamı! Oysa en fazla o sofrayı hazırlayanlar bilir, boğazınıza zorla akıtılmış bir bardak süt, ağzınıza çalınmış bir kaşık bal, ceplerinize doldurulmuş 3-5 şekerlemeyle bu sınavın kazanılmayacağını. Ama öyle bir gayretin dışında kalmak vicdan rahatsızlığı, gönül huzursuzluğu doğurur. Galiba bütün aile bu yüzden çoktan uyanıktır. Güzellik uykusuna düşkün ablalar da uykucu ağabeyler de ayaktadır. Açılır kapı. Açık havaya adım atılır.

Trafik şimdi sadece ÖSS adayları için ve 364 günde aktığından bambaşka bir istikamette dönmektedir. Bütün vasıtalar kentin çoktan numaralandırılmış sınav salonlarına doğru aksa da aslında tümü aynı yolcuyu aynı yere taşımaktadır: Aynı aday'ı aynı salona. Şayet bir toplu taşıma vasıtasında yol alıyorsanız, yaşlıların gençlere yer verdiği tek gündür bu gün. Mutlaka oturmanız sağlanır. Çünkü dermanınızın zorlandığı o kadar ortadadır.

Özel otomobillerin şoför mahallerinde de hep siz varsınız. Bir iltifat, bir avunmalık, güne özgü bir ayrıcalık. Başka zaman olsa ön koltuğu kimselere kaptırmayan küçük ve şımarık kardeşler arka koltuğa büzülmüşlerdir şimdi. Sesleri bile çıkmaz. Evin saygın yaşlısı, ya da huysuz ihtiyarı, şeref koltuğunu gönüllü terk etmiştir size. Hepsi size, anlayamadıkları ama çok ciddi bir şeyin olduğunun farkındadır. Siz kimsiniz sahi? Dizlerinizin üstünde hepsi de birbirinin aynı teçhizat: Yumuşak kalem. Yumuşak silgi! Nüfus Cüzdanı. ÖSS Giriş Belgesi. Bütün gecelerin uykusuna bedel uykusuz bir gecenin sabahında donuklaşmış bakışlarınızı taşıyan, birer düğme gibi açılmış gözleriniz ancak rengi kaçmış yüzünüz kadar ele verebilir sizi. Kimliğiniz, bu yüzden rahatlıkla okunabilir. Her ÖSS adayı bu sabah aynı yüze sahiptir. Bu sararmış yüze benzeyen tek yüz, al yürek ver yürek annelerin yüzündedir. Birazdan giyeceğiniz, öyle ateşten bir gömlektir ki onu sadece kendi sırtınızda taşıdığınızı sanmak da sizin yanılgınızdır aslında. Siz, işaret edilen seçenekten gayri çıkışı olmayan bir dairenin içinde döne dururken, bu can pazarında canını dişine takmanın tanıklığı ancak yatıştırılmış bir isyan cümlesinin kısık sesiyle dile getirilebilir. Ve "senin iyiliğin için", sığınılabilecek en makul cümle olarak programın mantığını kurar. Öyleyse "veliye" ancak yüreklendirmek düşer. Ama bu yolda yüreklendirmek çoğu kez, güç üzeri yüklenmek anlamına gelir. Üstelik bu yüreklendirmede ayarlar incelikten öylesine mahrumdur ki bir ucundan tutuşmuş, yanmaya kabiliyetli ham bir fitil kalbi paramparça ederken, her şey için için yakar bu serüvende. Dört bir yanı berhava etmenin adı bile edilmez.

Ama toprakta olanlar gövdeden taşarken, kimi gafletle kimi bilinçle, çok şey fark edilir. Altınla bakırı birbirinden ayıran mihenk taşının bir ucu fidanı kökten yok eden bir zihinsel budayışı, diğer ucu bir daha ayağa zor kalkılır bir yıkımı, diğer diğer ucu gardını çoktan almış bir hayata karşı gölgeden yumruklarla savaşmayı işaret eder. Ve bu işarette benimsemek reddetmekle, kabul etmek inkâr etmekle, gereksizlik bilinci mecburiyet estetiğiyle, çaresizlik hali katlanmak niyetiyle, isyan sindirilmişlikle yan yana durmaktadır. İşte bu yüzden en fazla da bu yüreklendirmedeki samimiyetine kendisi de inandığı için mazlum, kendisini de inandırdığı için mücrim olan veliler. Hiç bugünkü kadar savunmasız değildirler karşınızda. Silâhlarını hiç bu kadar indirmemişlerdir. Hepsi af dilerler aslında, namına af dilenecek kim varsa. Ama kendileri de işitmezler ki seslerini siz işitesiniz. Ezberlediğiniz onca formül, onca kural arasında siz, bir bunu bilmezsiniz. Gerçekliği kaçınılmaz ölümcül bir sınava gözünün nurunu "hazırlamanın", gereğine inanılmayan bir şeyin gerekliliğine onu inandırmanın ne biçimsiz bir iç ağırlığı doğurduğunu tahmin bile edemezsiniz.

Neticede.

ÖSS sabahı kavak yapraklarının gölgesi bile teni acıtır.

Siz içeride.

Onlar dışarıda.

An gelir: "Başla!"

Başlanır.

An gelir: "Kalemleri bırakın!"

Bırakılır.

Arada, her saniyesinin ekonomiyle kullanılması, iki katına çıkarılması için yöntemler geliştirilmiş olsa da ancak kendi hacmi kadar işleyen, pür-dikkatinizle kullandığınız, ömürden törpülenmiş bir zaman. Dışarıda arabaların sesi mi azalmış, klaksonlar iptal miymiş? Şehir 3 saat 15 dakika için bir ölüm uykusuna mı yatmış? Veya sokak satıcıları, duyarlı belediye reislerinin şehri donattığı pankartlardaki incelikli uyarılara riayet etmeden satışlarını mı sürdürüyorlarmış bağıra çağıra? Ya da sıraların arasında dolaşan bir gözetmenin incecik ökçe tıkırtıları bu kıyamet sessizliğini mi bölüyormuş?

Kıyamet gürültüsü sizin içinizde koparken, siz bir başlangıç ve bir bitiş arasına hapsedilmiş, ne'niz varsa o sıkışıklıkta gösterebilmek derdine düşmüşken, artık fark bile etmez. 3 saat 15 dakika. "Nasıl geçtiği" belli değildir. Bitti, dendiğinde bitmiştir artık. Geri dönüşü yoktur. Giriş kapısından gerisin geri çıkarken yorgun yüzünüzden okunan bilgi, hayatın sizi kendi gerçekliğiyle tartmış olduğu terazideki daranızdır. Bir benzeri belki çocukluktan çıkmayı hiç arzulamadan çocukluktan çıkmış olduğunuzu fark ettiğiniz o yakın mazinin omuzları üzerinde durmaktadır. Tarihi bir yıl önce atılmış yazılara mevzu olan papatya, kökü toprakta, yüzünü güneşe dönerken, siz örselenmişsinizdir. Gözden kaçmaz. Küçük sırtınızdan yanılsamalı bir dağ kalkmış olsa da yarattığı hasarın izi kolay unutulacak gibi değildir.

Ama çok daha ötesi. Artık biliriz ki:

Kader yazılmıştır.

İyi yazılar olsun.

Gelip geçmiştir.

Geçmişler olsun.

Ve bu son olsun.

14 Haziran 2008, Cumartesi

27 Kasım 2008 Perşembe

Muhafazakâr hayat tarzı açmazı

A. TURAN ALKAN

Bugünlerde muhafazakâr kitle, kendine mahsus kısacık tarih içinde yeni bir döneme giriyor ki bu muhafazakârların servetle imtihanıdır.
Muhafazakâr kitle içinde siyasi pratiğin, neredeyse gelenek oluşturacak derecede kuvvetli bir çizgi takib etmesi, yakın zamanlarda bu zümre içinde “devletle iş görerek zenginleşen” bir azınlığın zuhuruna yol açmış görünüyor.
İnsanların siyasi ıskaladaki yerini belirleme mânâsında kullanageldiğimiz kavramlar hiç de kullanışlı değiller; her adımda yolumuzu kesip, kendilerine mahsus özel bir parantez içinde adrese teslim şeklinde tarif edilmeye ihtiyaç gösteriyorlar. Muhafazakâr kelimesi de bu kavramlardan biri; çelişkiyi sınamak için aynı kavramı batı dillerine taşımak ve batıdaki örnekleriyle kıyaslamak kafi. Bizde “muhafazakâr” denilince zihinde oluşan tablonun batı ülkelerinde karşılığı yoktur. Batılı muhafazakârlar ise bizde kendini muhafazakârlar diye tarif edenlere örneklik teşkil edebilecek durumda değildir.
Bizim muhafazakârlar fikrî doğrultularını tarif eden en kuvvetli unsuru İslâm’da bulurlar. Batılıların anlayabileceği kavramlandırma ile “dinî pratikleri” güçlüdür, kendilerini dindar sayarlar. Politik eğilimlerine gelince işin rengi değişiverir; siyasette statükocu olmayan, değişim ve kalkınma programlarını savunan bir çizgi izlerler. Bu eğilimleri çoğu zaman adı konulmamış bile olsa solcu, toplumcu, sosyal adaletçi politikalarla örtüşür. Son zamanlarda muhafazakârlar, bir batılının anlamakta son derece güçlük çekeceği biçimde Avrupa Birliği’ne tam üyelik yolundaki politikaları destekleyen ve İnsan Hakları edebiyatını savunan bir retorik takib etmektedirler. Kendilerine, “sizin muhafazakârlığınız neyi, hangi kavramı, ne uğruna muhafaza etmeyi öngörüyor” diye sorulduğunda “dinî ve millî değerler” gibi muğlak ve iyi tarif edilmemiş şeyler söyleyeceklerdir.
Bizim muhafazakârlarımız, dini pratik dışında muhafaza etmek ve bu uğurda mücadele etmeye hazır bulundukları değerleri yeniden üretmek konusunda kifâyetsizdirler. Bu halleriyle zaman zaman bir türbedârı veya mezarlık bekçisini hatırlatırlar; bu durumda varlık sebepleri, mahiyetini ve mekanizmasını iyi bilmedikleri şeyleri savunmak refleksine bağlanmıştır.
Ticari hayatta muhafazakâr faizin haram olduğunu her düzlemde açıkça ve imanla kabullenmesine rağmen faizle iş görmenin kaçınılmazlığına teslim olmuştur. Bu yüzden on-onbeş sene kadar önce bu kesime hitab eden ve kendilerine “İslâmî” bir kisve biçen kapkaççı yatırım ortaklıklarının “faiz değil kâr payı dağıtıyoruz” teklifini fazlaca irdelememiş ve bu sektöre para koyarken, bir sene sonunda alacağı kâr payının nasıl olup da cari faizlerin üzerinde bir rakam olabildiğine fazlaca kafa yormamıştır. Haram-helâl ayrımına karşı hassas ve samimidir ancak ekonomik sistemin, bu konuda şahsen derinlemesine müdahil olabilmesine imkân bırakmadığının da farkındadır.
Kâğıt üstünde modernizme, batılılaşmaya ve modern alâmetlere muhaliftir. Tartışma esnasında muhalefetinin sebeplerini mantıklı ve inandırıcı bir akıl yürütme ile savunabilir ama pratikte muhalefetini hayata geçirmek donanımından mahrumdur. Sanayileşmenin, bilişim teknolojisinin, uzmanlaşmanın netice itibariyle toplumun modernleşmesine hizmet edeceğini pekala bildiği halde bu gibi konuları “kalkınma ve istihdam” kavramlarının kutsallaştırıcı kapsamına sokarak çelişkiyi görünmez hale getirmeyi tercih etmiş ve bir süre sonra da modernliği eleştirmeyi terketmiştir. Öyleyse Modernlik reddedilmesi değil, öncelenmesi ve biçimlendirilmesi gereken bir olgudur. O da batılı alâmetleri ehlîleştirerek, becerebildiği ölçüde ona İslâmî bir yorum kazandırarak zihnî engellerini bertaraf etmeye çabalar.
Tutunabildiği en müstahkem mevkii aile hayatıdır. ‘İslâmî hayat tarzı’nda taviz kabul edemeyeceği son kale ona göre eşinin ve ailenin sair hanım üyelerinin giyim kuşam tarzıdır. Orada durur ve direnir çünkü o direniş noktasından taviz verdiğinde, geride “muhafazakâr” ve “Müslüman” kimliğini hatırlayabileceği başkaca bir şey kalmayacağından endişelidir.
İmkanları ölçüsünde evinde modernizmin bütün alâmetlerini barındırır, kitle iletişiminin bütün araçlarını avantgarde bir heyecanla sahiplenir. Kendisini esasen eğitim itibariyle yetersiz bulduğu için çocuklarının eğitimi konusunda imkânları ölçüsünde bütün sınırları (batı ülkelerinde eğitim dahil; Mısır, Pakistan gibi İslâmî üniversiteler artık Türk muhafazakârları arasında itibar bulmamaktadır) zorlar.
Aslında bir hayat tarzı yoktur; hayat tarzı adına sarıldığı her çare, modernizmin bazen kurnazca bazen çaresizce tercüme ve tornistan edilmiş hallerinden ibarettir. Yaz tatilinde hanımlar için özel plaj veya havuz tahsis etmiş otelleri tercih etmek, düğün tertib ederken pahalı salonlarda cazbant yerine ilahi grubu davet edip dinî şiirler okutmak, namahrem hanımlarla tokalaşmamak gibi çelişkili davranışlar bile artık giderek azalmakta ve modernizm, muhafazakârlığı neredeyse ışık hızıyla eritip içini boşaltmaktadır.
Muhafazakârların siyasi kariyerleri, hayat tarzlarındaki tutarsız ve çaresiz dönüşümleri hatırlatan yanılgılar, sert kavisler ve kimi zaman işi pişkinliğe kadar vardıran şarkkârî amelî kurnazlıklarla doludur. Bu konularda onu, tutarlı davranmaya ve tutarlı tepkiler üretmeye elverecek donanımdan mahrum olduğu için suçlamak insafa sığmaz; Türkiye’de muhafazakârlık, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde maruz kalınan kültür şokundan en ziyade hasar görmüş kesimdir; rejim tarafından himâye görmek şöyle dursun, neredeyse sistematik aralıklarla itilip kakılmış, azarlanmış ve dışlanmış, Muhafazakârlar ise buna karşı kendilerini siyaset yoluyla isbata mecbur kalmışlardır. Bu yüzden siyasi pratikleri iyi, kültürel pratikleri yetersizdir.
Bugünlerde muhafazakâr kitle, kendine mahsus kısacık tarih içinde yeni bir döneme giriyor ki bu muhafazakârların servetle imtihanıdır. Muhafazakâr kitle içinde siyasi pratiğin, neredeyse gelenek oluşturacak derecede kuvvetli bir çizgi takib etmesi, yakın zamanlarda bu zümre içinde “devletle iş görerek zenginleşen” bir azınlığın zuhuruna yol açmış görünüyor. Esasen Türkiye gibi ülkelerde yakın zamanlara kadar zenginliğin yegane kaynağının “devletle iş yapmak” olduğu bilenen bir husustur ve günün birinde ‘nevbet’in, muhafazakâr zümrenin imtiyazlılarına gelmesi beklenen bir neticedir. Bu gelişmenin meraka şayan tarafı, büyük mâli güç ile muhafazakâr değerlerin tabiat itibariyle doku uyuşmazlığı gösterip göstermeyeceği değil, bir arada nasıl âhenkle dalgalanacağıdır olsa olsa.

Aksiyon Dergisi   Tarih: 18 Temmuz 2005, Pts

11 Kasım 2008 Salı

Anayasal Kurtarma Sınavı

YILDIRAY OĞUR

1) Dinsel düşünce ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dine dayalı toplumlarda, siyasi örgütlenme ve düzenlemeler dinsel niteliktedir. Laik düzende ise din siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim aracı olmaktan çıkarılır, gerçek saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır.

Yukarıdaki paragraf hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenemez?

a) Ahmet Necdet Sezer İlköğretim Okulu 5-C sınıfı öğrencilerinden Demet Kantarcıgil’in ilköğretim okulları arası “Laiklik Neden Güzel?” kompozisyon yarışmasında mansiyon ödülü almış kompozisyonundan alınmıştır.

b) Aydınlanma’dan takriben bir saat sonra yazılmış, Engizisyon’dan son anda kıç yanıklarıyla kurtulabilmiş biri tarafından yazılmıştır. Muhtemelen adı Jose Manuel Garcia Guiterrez Paksüt’tür.

c) Yazarı çocukken bahçesinde oynadığı için bir caminin Leman dergisinden fırlamış kötü imamı tarafından fena halde dövülmüştür. İntikam için Şeyh Said isyanını bastırmış, yetmemiş Adnan Menderes’i asmış, yetmemiş Fadime Şahin kılığına girip Müslüm Gündüz’lerin duygularıyla oymamıştır.

d) Yazarı ya kayıp 12. İmam’dır ya da yıllar sonra kaçak yollarla ülkeye geri dönen son halife. Bir geceyarısı dinin gerçek saygın yeri sadece yazara bildirilmiş, o da dinî vicdanlara geri döndür emri gereği tebliğe başlamıştır.

e) 2008 yılında Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin AKP kapatma davası kararından alınmıştır.

***

2) Toplumsal sorunların ve ülkenin aşması gereken birçok engelin yoğunluğu ve karmaşıklığı dikkate alındığında, dinselliğin sırf siyasal mücadelede üstünlük sağlaması nedeniyle siyasal alanda gerektiğinden daha fazla yer alması, toplum ile toplumsallık ekseninde yürütülmesi gereken siyaset arasındaki sağlıklı temsil ilişkisini zedeleyebilir.

Yukarıdaki paragraftaki anlatım ve mantık bozukluğu aşağıdaki sorulardan hangisine cevap bulunursa giderilebilir?

a) Siyasal alana ne kadar din gereklidir? Azı-çoğu neye göre belirlenmektedir? Yazar siyasal alana göz kararı kaç ölçü din tavsiye etmektedir?

b) “Dinsellikle siyasal mücadelede üstünlük sağlamaktan” ne kastedilmektedir? Mesela oruç tutan bir parti lideri ile tutmayan arasında siyasal alanda haksız rekabet koşulları nasıl giderilir? Soruna Rekabet Kurumu müdahale etmeli midir?

c) “Toplum ile toplumsallık ekseninde yürütülmesi gereken siyaset ” arasındaki ilişki ciddi midir? Düzeyli midir? Yoksa tek gecelik midir?

d) “Ülkenin aşması gereken yoğun ve karmaşık birçok engele” tek bir örnek verilebilir mi? Engeller nasıl yoğunlaşır? Yoksa yoğunlaşmamızı din mi engellemektedir? Yazara göre dindarların aklı karmaşık sorunlara ermez mi?

e) Bu paragrafın yazarının Anayasa Mahkemesi üyesi olduğu bir ülkede vatandaş “Piliç çevirmeyi” İngilizceye “Chicken translate” diye çevirmiş çok mudur?

***

3) “Bireysel bir tercih ve özgürlük kullanımı olsa da kullanılan dinsel simgenin tüm öğrencilerin bulunmak zorunda olduğu dersliklerde veya laboratuar ortamlarında, farklı yaşam tercihlerine, siyasal görüşlere veya inançlara sahip insanlar üzerinde bir baskı aracına dönüşmesi olasılığı bulunmaktadır. Bu olasılığın ortaya çıkması durumunda taşınan dinsel simgenin başkalarının üzerinde yaratacağı baskı ve olası eğitim aksamaları ile kamu düzeninin bozulması karşısında, üniversite yönetimlerinin ve kamu kurumlarının müdahalesine olanak verilmemesi, herkesin eşit şekilde eğitim hakkından yararlanmasını engelleyebilecektir.”

Gelecekle ilgili fazlasıyla kaygılı ve güvensiz olan yazarın çizdiği bu disütopyada aşağıdakilerden hangisinin olması beklenemez?

a) Başı açık kız arkadaşlarıyla konuşan başörtülü kızları dağıtmak için tazyikli su ve bibergazı kullanan Celalettin Cerrah polisleri.

b) Başörtülü bir kızın içeriye girmesiyle laboratuarda yarıda kalan soğuk füzyon deneyi.

c) Dersin ortasında haçını çıkararak sınıftaki vampir arkadaşlarını rahatsız eden Hıristiyan kız

d) Derse getirdiği Nutuk’u farklı siyasi görüşlere, yaşam tercihlerine, inançlara sahip demokrat öğrencilere karşı baskı aracı olarak kullanan öğretim görevlisi.

e) Propagandanın, farklı görüşlerin, yoğun siyasal, sosyal ve bilimsel tartışmaların egemen olduğu, olması gerektiği ayrıcalıklı mekân olarak üniversite (Haşim Kılıç’ın başörtüsü kararı karşıoy yazısından).

***

4) Kapatma davası gerekçesine düştüğü şerhe, Alman Sosyalist lider Rosa Luxemburg’un “Özgürlük yalnızca ve daima farklı düşünenlerindir” alıntısıyla başlayan Haşim Kılıç ile Başbakan’ın “Kızlarım başörtüsü yasağı yüzünden Türkiye’de okuyamadı” sözlerini laikliğe odak suçuna delil sayan kararın altına imzası olan Alifeyyaz Osman Paksüt Anayasa Mahkemesi’nde birlikte çalışmaktadır.

Bu bilgiyi kullanarak aşağıdaki eşleşmelerden hangisindeki isimler karşılarında verilen yerlerde birlikte çalışırsa bu şaşırtıcıdır?

a) Fenerbahçe Orta Sahası/ Maldonada-Alex.

b) AKP Yüksek Disiplin Kurulu/ Angelina Jolie-İlker Başbuğ.

c) Avusturya’nın Birliği için İttifak Partisi/ Oray Eğin-Stefan Petzner.

d) Hürriyet/ Soner Yalçın-Doğu Perinçek.

e) Genç Siviller/ Ahmet Hakan-Yıldırım Türker.

***

5) “Anayasa Mahkemesi’nin Meclis’in yasama yetkisini kısıtlamasına Meclis’te grubu bulunan bir siyasi parti olan CHP’nin grup başkanvekili Hakkı Süha Okay’dan destek geldi.”

Yukarıdaki oksimoron çelişki aşağıdakilerden hangisinde yoktur?

a) “Kocamdır söver de döver de,” diyen bir kadında.

b) “Başörtüsü sorununu ancak kadınlar çözebilir,” diyen ama yasakla ilgili başka da hiç bir şey demeyen bir feministte.

c) “1 Mayıs’ta İstanbul’da kadınlara kalkan polis copları neden Diyarbakır’daki gösterilerde kullanılmadı,” diyebilen solun ümidi kesemediği Deniz Baykal’da.

d) “Taraf harika işler yapıyor,” deyip, gazeteye reklam vermekten korkan demokrat bir müteşebbiste.

e) “AKP’yi değil demokrasiyi savunuyoruz. AKP demokrat olduğu için değil biz demokrat olduğumuz için,” demiş, gerektiğinde Tayyip Erdoğan’a en sert cevabı vermiş bir genç sivilde.

26.10.2008

Alttan gelmesin de...

MURAT BELGE

Mahut “başörtüsü” konusu tartışılırken (tartışılmadığı zaman yok ya), kim olduğunu unuttum ama bir Amerikalıydı diye hatırlıyorum, “Yazık oldu, bir fırsat kaçtı” mealinde bir söz söylemişti; “Bu işi laik bir hükümet çözecekti”.

Bugünlerde bu “hikmet” aklıma geldi ve “böyle bir muhakemenin mantığı ne olabilir?” diye düşündüm.

Bize aykırı gelecek bir şey değil ve zaten sık sık söylenir. Örneğin, idam cezasını kaldıran koalisyon hükümetinin bir ortağı MHP’dir; Erbakan’a İsrail’le anlaşma imzalama görevi düşmüştür. Savcı benim yazımda “komünizm propagandası” diye yorumlanabilecek bir şey arardı, bunun “suç” olduğu yıllarda; ama “şeriatçılık” hakkında övücü bir söz söylememe aldırmazdı. Aynı şekilde, bir Müslüman isterse komünizmi övsün, bunun üstünde durulmaz, “şeriat”tan mandepsiye bastırılır mı, ona bakılırdı (şimdi herkese her türlü yafta yapıştırmaya hazır “âhır zaman” ulusalcılarından daha medenî bir davranış gene de). Adam Faşist’se, zaten hiçbir söylediği suç sayılmazdı –hafifçe dozu kaymış “milliyetçilik”, zararı olmaz.

Nedendir bu? Ya da, neyin “symptom”ları bunlar? Nasıl bir zihniyet ve nasıl bir yapılanma?

Dün de sözünü ettiğim “devlet” yapısı var: toplumun “dışında” ve “üstünde”; kendi istediği şekilde toplumu dönüştüremeyince, toplumun kendi olağan kanalları içinde dönüşme çabalarını önleme göreviyle başbaşa kalmış, habire bunu yapıyor. Bu toplumun ortak ideolojisi İslâm, öyleyse bunun “İslâmcı”sı da çıkacak. Tamam, görevimiz çıkmasını önlemek, önleyemezsek konuşmasını önlemek vb.

Bu toplumda “sosyal-adalet” yok, bunu kendi de görüyor. Böyle bir toplumda güçlü bir sol hareket (komünist, sosyalist, popülist veya hepsinin karışımı) doğabilir. O halde görevimiz öncelikle bu sosyal adalet dengesizliğini düzeltmek değil, öncelikli görevimiz bundan söz edeni susturmak.

Liste böyle uzar gider; kısacası, varolan her sorun karşısında “tıkaç” rolü oynamak.

İnsan yapısı her şey yorulur, eskir. Bu “kale devlet” bile zamanın saldırılarına açıktır. Deprem olur, yıpranır, yangın olur, yıpranır; hiçbir şey olmaz, gene yıpranır, çünkü zaman, hayat yıpratır. Değişimi, ne kadar uğraşsanız, büsbütün durduramazsınız. Dolayısıyla, Türkiye’de bile, pek çok şey aslında değişiyor, dönüşüyor.

Onun için, gücü yettiğince her şeye “hayır” diyen bu güç dahi, her türlü değişimi durdurmaya, her açılan yarığa tıkaç olmaya muktedir değil. Gerisinde şu ya da bu güçlü toplumsal dinamikler bulunan birikimler karşısında o da esnemek veya bazı kapakları açmak zorunda kalıyor.

İşte, yazının başında formüllediğim durum, bunun bir sonucu. Yenilginin bir “yenilgi” olduğunu saklamanın bir yöntemi.

Kim olduğunu hatırlayamadığım o Amerikalı “başörtüsü” için “Bu işi laik bir hükümet çözmeliydi” demiş. İmdi, böyle bir dava, elbette ki, İslâmcılar’ın davası. Ama, ciddi vicdanî boyutları olduğu için, bu konuda bir “serbestleme” olmasını talep eden, ille “İslâmcı” olması gerekmeyen bir kamuoyu baskısı var. Eskaza, Müslümanlar allem edip kalem edip bu “başörtüsü” yasağını kaldırmayı başarırlarsa, halimiz nice olur? Halimiz çok kötü olur, çünkü o zaman bir toplumsal aktör, bir toplumsal hareket, başarı kazanmış olur. İşte hayatta bundan daha fazla “önlenmesi zorunlu” bir şey yok. Düşünün böyle bir sonucun bu toplumda yaratacağı şımarıklığı. Zaptedemezsin artık. Herkes düşer yollara, herkes bir şey ister.

Onun için, son çare olarak, iş neyse, bunu o işin düşmanına yaptıracaksın. İdam kalkarken tasarının altında imzası olan MHP’yi şimdi de Kürtçe öğrenim özgürlüğünü onaylamaya çağırabiliriz. CHP’ye “başörtüsü serbesttir” kararnamesi çıkarttırabiliriz. Hattâ bundan iyisi bu kararı Anayasa Mahkemesi’ne verdirmek. Nasıl olsa kimse ona “irticaî faaliyet odağı” diyemez. Ayrıca, bize bu iyiliği sert ama babacan devletimizin yaptığını anlar, ona daha da minnetle bağlanırız. Aslında bu talepler aşağıdan, toplumdan gelmese, devlet hepsini bir şekilde yapar ya, tarih dediğin hep arızaya uğruyor, çünkü her şey senin elinde, senin denetiminde değil.

Örneğin Savaş-sonu, Birleşmiş Milletler falan derken bir “çok-partililik” geldi, her şeyi bozdu. Onun için şimdi doğrudan ve açıkça işleri Anayasa Mahkemesi’ne bırakamıyorsun; AB denen yerden gelen baskılar sonucu MGK Sekretaryası’nı bile resmen lâğvetmek zorunda kalıyorsun, bir yığın zahmet çıkıyor.

Bu koşullarda ehven-i şer alternatif, memleketi “millî koalisyonlar” yoluyla idare etmek olabilirdi. Türk siyaset kültürüne böylesi bayağı yakışırdı aslında. Ezelî ideallerimize uygun. Örneğin, “birlik ve beraberlik” deriz hani ve her zaman ona başka her zaman olduğundan daha fazla muhtacızdır (biraz mantığa aykırı ama zararı yok; kaç yüzyıldır mantıkla ilişiğimiz olmadan yaşamayı başardık). İşte “millî koalisyon”, “millî” olmasının yanı sıra, “birlik ve beraberlik” de sağlıyor. Görünürde birçok parti var ama, görünüşe aldanmayın. Onların hepsi aslında aynı partidir. Hedef “millî” olunca hepsi aynı şeyi düşünür, aynı şeyi söyler. “Hedef” ise zaten her zaman “millî”dir.

Ama, bakın, yıllardır bunu bile yapamıyoruz. “Reel” koşullar partilerin bu şekilde disipline sokulmasına imkân vermiyor. “Birlik, beraberlik” derken habire aykırı bir fikir çıkıyor, bu fikirlerin arkasından giden hareketler, partiler oluyor. Kapatıyorsun, yeniden açılıyor; yeniden kapatıyorsun, bir daha açılıyor. Hâsılı, eziyet, bu memleketi yönetmek!

Ne oldu da böyle oldu? Niçin bu kadar hesaba kitaba gelmez bir millet bu? Niçin oyunu Turgut Sunalp’e değil de Turgut Özal’a verir; topu topu iki Turgut, bunların içinden bile doğrusunu seçmeyi başaramaz?

Biraz da buna cevap arayalım.
26.10.2008

22 Ekim 2008 Çarşamba

Kaybolan paradigmalar: Medeniyet ve ütopya

MAZHAR BAĞLI

Toplumları kalıcı kılan ve geleceğe taşıyan en önemli parametrelerden birisi güçlü bir medeniyet sahibi olmaktır. Medeniyet, bir ütopyadır oysa, ama yine de toplumları güçlü kılan önemli referanslardan birisidir. Medeniyet sahibi toplumlar, birçok alanda kendine özgü yaklaşımlar, yönetim teknikleri ve insan ilişkileri geliştirebilirler. Dünyada birkaç medeniyet havzasından söz etmek mümkündür. Her ne kadar bu konuda çeşitli teoriler dile getirilirse de en bilinen teori, felsefenin, dinlerin, bilimlerin ve yönetim organizasyon tekniklerinin yeşerdiği her toplumun bir medeniyet sahibi olduğudur. 

Türkiye, dünyada medeniyetleri doğuran tüm faktörleri içeren bir coğrafyada bulunan nadir ülkelerden birisidir. Dinlerin, bilimlerin, felsefenin ve yönetim tekniklerinin ilk örneklerinin görüldüğü bir tarihsel mirasın üzerinde bulunmasına rağmen bugün gelinen nokta ne yazık ki iç açıcı değildir. Özellikle uzun bir zamandan beri tartışılan Kürt sorunu ve din/laiklik tartışmasının bir türlü çözüme kavuşturulamamasında, bu tarihsel duruma uygun olmayan bir yöne doğru evrilmiş olmasının etkisi büyük olmuştur. 

‘Davayı’ kaybeden ve bir ütopya sahibi olmayan insanların oluşturduğu bir ‘yığın’ var karşımızda. Hem Kürtlerin hem de Türklerin coğrafyayla/mekanla kurdukları romantik ilişki hem de kaybedilen dava (yok olan ütopya), her iki tarafın da patolojik bir dünya kurgusu içine girmelerine neden olmuştur. Bu bir medeniyet sorunudur, bir ütopya sahibi olmama sorunudur aslında. Bir ütopyası olmayanların özgün bir mimari tarzları, ruhları derinden kamçılayan müziksel tınıları ve bir matematikleri yoktur. Matematiği olmayan bir medeniyet düşünülebilir mi? 

Romantizmi kaybettik 

Matematiğin ve müziğin piri sayılan Pythagoras bir ütopyanın peşinde koşan bir düşünürdü. Rüyaların, masalların ferah kapısından bir ütopyaya dalmıştı. Yıllarca kafa yorduğu ‘gerçeği bulma’ uğraşında kendisine rüyada söylenen yere gittiğinde evrenin ahenkli bir dil ile var olduğunu görüp düşüncesinin merkezine bu kurguyu oturtmuştu. Her şey bir düzen/ahenk ve uyum içinde var olmaktadır. Bu düzeni somutlaştıran en önemli pratik ise musikidir. Musikiyi icra etme ile evrenle bütünleşme arasında zorunlu ve ontolojik bir nedensellik ilişkisi kurmuştu. 

Her toplum kendine özgü bir ütopya sahibi olmak durumundadır ve bunun asıl işlevi ise, medeniyeti kurmaktır. Oysa bizim artık ne bir ütopyamız ne de peşinde koşacağımız bilinmeyen bir hakikatimiz vardır. Bir yandan medeniyetimizi oluşturan değerleri dışlayan bir ideoloji diğer tarafta da her şeyin ayan beyan ve açık olduğunu söyleyen bir eğitim sistemi mevcuttur. Bu ikili sıkıştırma dolayısıyla insanlar, ne hakikatin başka türlü mümkün olabileceği konusuna eğilmekte ne de farklı bir kurguyla geçmişe bakma ihtiyacını hissetmektedirler. 

Ünlü şair Sezai Karakoç, hayatını kaybedilen medeniyetin yeniden diriltilmesine adayan nadir kişilerden birisidir. O bir medeniyet aşığıdır. Sahip olunan o kadim medeniyeti yeniden diriltme sevdası onun şiirlerinin ana gövdesini oluşturur. Ama bugün Sezai Karakoç’un doğduğu topraklarda bile adı ve düşünceleri sadece ‘romantik’ anılarda geçmektedir. Oysa romantizm ve ütopya belki de insan hayatını anlamlı kılan ve dinamik tutan en önemli parametrelerdir. 

Estetik toplum 

Nesneye ve olguya ilişkin doğru bir bilginin hem ‘özsel’ hem de ‘formel’ çerçeveye dair bir bilgilenmeyi içermesi en çok beklenen durumdur. Ancak bunun hiçbir zaman sağlanamayacağını da hep biliriz. İşte ütopya sahibi olmak bize bu uzlaşmaz ayrımı anlamlı kılabilen en ilginç alanlardan birisidir. Bugün insanlar ütopyalarını ve romantik mekán kurgularını kaybetmenin sancısını çekmektedirler. Bu acıyı dindirecek olan ise estetik ile aramızda yeniden bir akrabalık tesis edebilmek ve kaybettiğimiz davayı yeniden aramaktan geçer. Kaybedilen ise medeniyettir. Bu medeniyet hem geçmişe hem geleceğe kapı aralayacak olan tek sığınaktır ve onu da kaybetmişiz. 

Sevindirici olan ise kaybettiğimiz şeyin farkına az da olsa varmaya başlamış olmamızdır. Bugün bir çok alanda bu medeniyetin yeniden yorumlanması ve bu sayede de yeniden diriltilmesine girişilen pek çok kurum ve kuruluşun yeni yeni hayat bulmaya başladığını görmek sevindiricidir ancak bu silkinmenin top yekun bir toplum projesine dönüşebilmesini sağlayacak üç temel aktör vardır. Bunlar; sanat (medyayı da içine alan iletişim araçları), sivil toplum kuruluşları ve siyasettir. 

Bu aktörlerden belki de en az sorunlu olanı sivil toplum kuruluşlarıdır. Her ne kadar toplumun genelde bu alana açık olmadığı söylense de demokratikleşme ve özgürleşme çabaları sayesinde bireylerin kimi alanlarda ‘devlet dışı’ bir yapılanmaya daha sıcak baktıkları da söylenebilir. Çünkü devlet erki üzerinden yürüyen her bir girişim önceden sevimsiz olmak gibi bir durumla karşı karşıyadır hep. 

Cenneti arayan sanat 

En çok ihtiyaç duyulan ve en çok ifsat edilmiş olan sanat alanında ise, özellikle şiirde, genç bir kuşağın derinden devam eden bir çaba içinde olduğunu görmek mümkün, ancak bunun yeterli olduğunu söylemek çok zor. Sanatsal etkinlikler, ilk atamızdan tevarüs ettiğimiz özlemin (cenneti aramanın) peşinde sürdüğümüz çabanın iz düşümleridir. Fakat medya ile olan öldürücü ilişkisi onu bizden ve bu özlemden uzaklaştırmıştır. Medya, her şeyden önce farklı bir medeniyetin ideolojisi için üretilen ve dolayısıyla da farklı bir etik kaygı içeren bir tekniğe dayanmaktadır. Bu da medya ile toplum arasında kalıcı bir yabancılaşmanın kök salmasına neden olmuştur. 

Siyaset de, kendi ideolojisini üretemeden toplumun ideolojisini (felsefesini) dışlama üzerinde varlık bulan bir kurguyla kendisini somutlaştırmaktadır. Batı toplumlarından referans alınan bu alanın en önemli açmazı konuyla ilgili kavram ve uygulamaların birer ‘teknik’ olarak değil de birer ‘değer’ alanı olarak görülmesidir. Bu anlamda demokrasi, laiklik, parlamenter demokrasi gibi konular aslında birer teknik olarak yönetim organizasyon örgütlenmesinin vazgeçilmezleridirler. Bunların söz konusu alanla ilgili birer değerler manzumesi olarak görülmesi, sorunları daha da derinleştirmektedir. 

Vurgulamak gerekirse, ülkede yaşanan sorunları sadece ekonomik, etnik ve sosyolojik alanla sınırlandıranlar şu gerçeğin farkında değildirler; bu topraklarda insanları bir arada tutan asıl şey medeniyet aşkı olmuştur hep. Sanat olmuştur, hoşgörü olmuştur, dayanışma olmuştur, aynı değerlere sahip insanların kaygısını yüreğinde taşımak olmuştur. Şairin de dediği gibi; ‘Afrika’da ölse bir zenci/canı bende çıkar/seni bildim bileli’... 

24.03.2008

10 Eylül 2008 Çarşamba

Dinci!

A. TURAN ALKAN

"Dinci" tâbiri batı dillerinden birine nasıl çevrilir bilmiyorum; sonuna "ist" takısı getirilip bazı karşılıklar bulunsa da bizim zihnî atmosferimizdeki o çirkin karşılığını bulmak mümkün olmaz gibime geliyor. Dindar değil, dinibütün, dine saygılı değil, hatta aşırı dindar, fundamentalist de değil: "Dinci!"
Bu kavram, "dinci" olmadığını karine ile anlayabildiğimiz bazı basın "uzuv"larının, terkibindeki mânâ kimyalarını sır gibi sakladıkları özel bir alaşımdan imâl edilmiş, çok başarılı bir prodüksiyondur. Kime tevcih etseniz sahiplenmez, "ne münasebet, ben dinci değilim" dedikten sonra niçin "dinci" sayılmaması gerektiğini söyleyecek, bununla beraber "din" kavramı ile nisbetini açıklamaya çalışan "kem-küm" benzeri lâflar etmek zorunda kalacaktır. Peki, "dinci" kavramı hakaret mânâsına gelir mi? Bir şahıs, bir başkasını "bana dinci dedi" diye mahkemeye verse, hâkimler nasıl bir içtihatta bulanacaktır; eleştiri mi, şahsiyete saldırı mı, tahkir mi, istihzâ mı; ne?
Bir tek kelime ile karşınızdakini savunma pozisyonuna düşürüp hamle üstünlüğü kazanmak için geliştirilmiş ustalıklı bir strateji. Bu tabir -esef edilir ki- bazı gazeteciler, yazarlar ve yayın organları tarafından önü ardı düşünülmeksizin leblebi gibi kullanılıyor.
Anayasamızın 24. maddesinde hâlâ geçerliliğini koruyan bir kaide var: Kimse dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa hükmü olmaktan öte temel nezaket kurallarıdır bu. Medenî memleketlerde insanlara inançlarıyla ilgili soru sormak veya imâda bulunmak en hafifinden terbiyesizlik sayılır, ardından soru sahibinin akıl sağlığının yerinde olup olmadığından şüphe edilir ve aynı kişiye açılmış bütün nezaket kredileri askıya alınır.
Son günlerde sahibi değişen bazı gazete ve televizyon kanallarının itibarını düşürmek için bu ve buna benzer psikolojik aşağılama tâbirleri kullanılıyor. Geçenlerde bir radyo gevezesi, "Damat Sabah Paşa" tâbirini kullandı; belli ki diline pelesenk edinmiş. Yeni sahibi, hoşlarına gitmiyor diye yayın organlarına bu gibi yılışık ve cıvık benzetmelerle sataşıyorlar. Büyük sermaye grupları arasında, "bizim patron iyidir, öteki patron kötüdür" diye tarafgir pozlar takınmak, tutarlılıktan da geçtik, şaşkın bir değerlendirme kriteri gibi görünüyor. Hani bunu söyleyen, "bizim patron, gazetesinin sermayesini simit satarak, pazarda limonculuk yaparak alnının teriyle kazandı, onun için bu gazetede çalışmaktan onur duyuyorum" diyebilecek durumda olsa ne âlâ?
Dinci basın, dinci basın..., dinci olmayan basının adı ne peki? "Dinsiz basın" denilse şık mı olur; ne şık, ne de doğru bir değerlendirme biçimidir bu. Dinî hayatlarını merak ettiğimden değil fakat şu sebeple: Dinsizlik dediğimiz şey, sahibinde mangal gibi bir yürek, dağlar gibi özgüven ve denizler gibi iç tutarlılık gerektiren bir zihnî tercihtir ve en azından bu sebeple basınımızın bir kısmını dinsizlikle itham etmek, yılışık edâlarda sağda solda "dinci basın" lâfını eden gevezelere fazladan şeref ve onur atfetmek mânâsına gelir; bu nitelemenin, hakiki dinsizlere ne kadar büyük haksızlık ve saygısızlık anlamına geldiği ise izahtan vâreste bir keyfiyet.
Hâşâ beyler, siz şüphesiz "dinsiz" değilsiniz; o onuru hak etmek için evvela biraz tutarlılık ve şahsiyet sahibi olmak lâzımdır.
"Dinsiz" uymadı, olmaz; peki, "laik, demokrat" desek olur mu? İlk başta olabilirmiş gibi görünüyor ama gezegenin bir yerlerinde hakikaten laik ve demokrat insanlar çıkıp da, "bizim bu dön baba dönelimcilerle ne benzerliğimiz var ki, bize bu hakareti revâ gördünüz; aşkolsun" derlerse ne cevap veririz? Bühtan etmiş olmaz mıyız?
*
Türk basınında fikrî mesele yoktur; çoook vahim bir şahsiyet meselesi vardır!
21 Mayıs 2008, Çarşamba

Kişisel tercih-bireysel özgürlük

ALİ BULAÇ

Başörtüsü ve genel olarak dinî vecibeler konusunda kişilerin tercihi sorunmuş gibi algılanmaktadır. Kur'an-ı Kerim, değil vecibelerin yerine getirilmesinde, dinin seçiminde dahi insanın bireysel özgürlüğünü temel alır ve "din seçiminde zorlama ve baskı olmayacağı"nı belirtir.
Sorun, topluma zararı olmadığı halde "suç-günah" sayılan fiillerin (cinayet, yaralama, gasp, hırsızlık, ihtikâr, zina vb.) dışındaki vecibelerin yerine getirilip getirilmemesinde kişilerin bireysel özgürlüklerinin nerede başlayıp nerede bittiği konusudur.
İnanan her Müslüman nefsine ağır gelse de dininin kendisinden talep ettiği vecibeleri yerine getirir. Bunda hiç kuşku yok. Yerine getirmiyorsa, onda iman zafiyeti vardır. Başörtüsü de dinî bir vecibedir ve elbette başını örten bir kadın özgür iradesini kullanarak bu vecibeyi yerine getirmektedir.
Liberal bakış açısı, başörtüsünü "dinî vecibe" hüviyetinden çıkarıp salt bireysel özgürlüğün kullanımına indirgeyince, onu, dinî, manevî, aşkın ve ilahî boyutundan tecrid eder, profanlaştırır, sıradanlaştırır ve mesela punkçunun kendine yakıştırdığı şu veya bu renkteki ve şekildeki saç modeline veya her sene biraz daha tuhaflaşan, frapanlaşan modacıların uçuk-kaçık tasarımlarına indirger. Sanki nasıl insanların saçlarını mor, kırmızı, sarı renk boyama fiilleri kişisel bir tercih ise, başörtüsü de öyle bir şey olur. Başörtüsü öyle bir şey değildir.
İkinci hata, bu bakış açısının temel dinî bir vecibeyi "demokratik bir hak"ka indirgemesi ve buna bağlı olarak diğer haklar meyanında "insan hakları ve özgürlükleri" gibi telakki edilmesine yol açmasıdır. Dinî vecibeler demokratik haklar değildir, çünkü bunlar demokratik oylamaya konu olamazlar; din tarafından vaz'edilmişlerdir, siyasî iktidar veya kamu otoritesi bunların başkalarının temel haklarına ve özgürlüklerine zarar vermeden kullanılmaları için gerekli ortamı yerine getirmekle sorumludur. Kısaca benim namaz kılıp kılamayacağıma demokratik usullerle oluşturulmuş meclisler, referandumlar, ulusal veya uluslararası mahkemeler karar veremezler. Başörtüsü de namaz, oruç, hac gibi temel dinî bir vecibedir.
Çoğu zaman daha özgür, demokratik ve insan yüzlü bir dünya için liberal, sol veya milliyetçi aydınlarla yapılan işbirliği "politik ittifak"tan çıkıp "paradigmatik (akidevi) izdivac"a dönüşmektedir. Bu yanlıştır. Bunu da çoğu zaman bir kısım liberal aydınlar yapar; bize "Taleplerinizi liberal bir dille ifade ederseniz, sizinle beraberiz, yoksa yokuz." demeye getiriyorlar. Hatta dogmatik liberaller "Siz susun taleplerinizi biz dile getireceğiz." diyorlar. Elbette Türkiye'nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi için liberal, sol, milliyetçi aydınlarla işbirliği şarttır ve bu erdemli bir ittifaktır, ama paradigmatik evliliklerden sahih nesillerin çıktığı hiç görülmemiştir.
Belki dikkat edilecek husus şu ki, bu vecibeyi yerine getirmek istemeyen bir kadına baskı yapılıp yapılmaması konusudur. Tabii ki baş açıklık günahtır, ama baskı altında baş örtmenin maliyeti bundan büyüktür. Çünkü duruma göre insanı "günahkâr" olmaktan çıkarıp dinin dairesinin dışına çıkmasına sebep olabilir. Bu yüzden liberallerle buluşabileceğimiz nokta, başörtüsünü takanların bireysel özgürlüklerini kullanmalarına bakmak olabilir ancak.
Pekiyi, Türkiye'de kadınlar baskı altında mı başlarını örtüyorlar? Bu konuda elimizde iki araştırmanın sonuçları var:
TESEV'in Eylül 2006'daki araştırmasına göre "İslam'ın emri olduğu için örtünüyorum." diyenler yüzde 71,5. "Ailem istediği için örtünüyorum." diyenler yüzde 0,2. Şubat 2008'de Metro Poll'un yaptığı araştırmaya göre "Kendi özgür iradesi/kararıyla örtünenler"in oranı yüzde 81,2. "Ailem istiyor." diyenler yüzde 5,4; "Eşim istiyor." diyenler 2,3, "Geleneksel olarak başımı örtüyorum." diyenler 9,3, "Çevrenin etkisiyle örtünüyorum." diyenler yüzde 1.
Bu rakamlar, bize kadınların ezici çoğunluğunun başlarını "dinî bir vecibe" ve "kendi özgür iradeleri/kararları" sonucu örttüklerini açıkça gösteriyor. Bu da sağlıklı bir tablodur.
21 Mayıs 2008, Çarşamba

Son şişmanlık fayda etmez

NİHAL B. KARACA

Kraliçe II. Elizabeth'in nasıl göründüğü yere göre sığdırılamazken, Hayrünnisa Gül'ün Dilek Hanif'e hazırlattığı giysi enine boyuna tartışıldı. Pembeydi, gümüş rengiydi, türban tasarımıydı denildi, kulp üstüne kulp takıldı ama alt metinde gidip gelen şey hep o oldu: Hayrünnisa Hanım'ın kiloları.
Hayrünnisa Gül, biraz da Dilek Hanif'in düşüncesizliği sayesinde 'rejim'in iki anlamını da kuşatan bir çağrışım zenginliğiyle çıkmıştı Kraliçe'nin ve 'Kraliçeyi severim orijininden ötürü' zevatının karşısına. Hem tesettürlüydü, hem de kilolarını vurgulayan bir giysi taşıyordu. Hem dersini bilmiyor/hem de şişman herkesten* dizelerini zevkle söylemek yarışında olanlara estetik algı üzerinden 'politik' şeyler söyleme/ima etme fırsatı vermişti söz konusu 'gümüşi, gül kurusu'...
Politik diyorum. Zira referansı ne olursa olsun ucundan kıyısından siyasetin jargonuna dahil olan hemen her şey gibi başörtüsü de, 'estetik algı' da sadece oldukları şeyler değiller artık. Bu bağlamda Işın Karaca gibi şarkıcılar için 'ah ne rahat kadın, şişman ama hiç takmıyor' gibi övgü meselesi, özgüven nişanesi olarak görülebilecek kilo olgusu, başörtülüler söz konusu olduğunda, kötü bir klişe için imajlandırılır. Ömrünü ataerkil yapının üzerine ördüğü duvarlar arasında geçirmiş, kendisini çocuk doğurmaya ve hamur işine adamış, zaman içinde durumuyla barışık hale gelmiş, ehl-i keyf kurban klişesi. Adil bir yargı değildir kuşkusuz, ama doğrusu, dindar olmakla şişman olmak arasında dinî açıdan olumsuz bir bağıntı da yok değildir. "Sofradan doymadan kalkın" diyen bir peygamberin ümmeti olduğumuz gerçeği ile, salt kadınlar değil, mebzul miktarda şişman, göbekli dindar erkek popülasyonu arasındaki reel ilişkiyi inkar etmek de güç olsa gerektir. Söz konusu realite, anlaşılmaz da değildir elbette. Yemek yemek, bir dindarın dünyevi zevkler içinden seçebileceği en risksiz/en sakıncasız eğlence biçimidir. Üstelik fitnessten jogginge, aerobikten pilatese varana kadar neredeyse bütün formda kalma yöntemleri hem Batı'yı piti piti takip eden bir zümrenin ilgi alanları olarak kodlandığı için antipatik gelmiştir öteden beri, hem belirli bir düzeyde horlanması gereken bedene/nefse yatırım yapmakla ilintilenip küçümsenmişlerdir; hem de 'insanları dış görünüşüne göre değerlendirmeme' şeklindeki kadim ahlaki ilke tarafından ezilip geçilmişlerdir. Modern söylem, ince olmayı seksi olmakla bağdaştırıp, düğümlemiştir üstelik; dindar insanların da, kadınlı-erkekli, bu şifreleme karşısında refleks geliştireceğini tahmin etmek güç değildir o vakit. Lakin şişmanlığı bir muhafazakâr için 'anlaşılabilir' kılan nedenler, şişmanlığı bir sağlık, estetik, imaj sorunu ve hatta bir insanlık suçu haline getirmiş dünyevi algıyı bağlayacak değildir; o yorumunu yapar ve çekilir aradan: Hem türbanlı - hem de şişman herkesten!
Benzer şekilde, 'parıltılı' veya 'çiçekli' eşarpların da kaderi aynıdır. Gucci'nin, Armani'nin lameli doreli kıyafetleri hesapta pek 'trendy' sayılır, kızlar ayaklı zücaciye dükkânı gibi ortalarda dolanır; ancak bu pul-payet-hede-hödö zincirinin küçük bir kütlesi tesettürlü kadının üzerinde tesbit edildiği vakit işler karışır. Önce 'Doğu zevkinin', 'arabeskin' parantezine alınırsınız, sonra itinayla 'görgüsüzlük-köylülük' paftasına iliştirilirsiniz, ruhunuz duymaz.
Durum budur ve bununla savaşılmaz. Dolayısıyla Dilek Hanif'e böyle durumlar için Audrey Hepburn'ün, 'Tifanny'de Kahvaltı' koleksiyonunu baz almasını öneririm, Elizabeth Taylor'un 'Kleopatra'sını değil...
Sözüm bunlara takılarak yaşamanın yaşamı körelttiğini bilenlere değil, 'dindarların imajı' 'modern dünyada Müslüman'ın verdiği görüntü' gibi cümleler kuran ve söz konusu eleştirilerin politik mahiyetinden etkilenenlere... Her halükarda, eleştirileri kendini yenilemek için avantaja dönüştürmek ayrı şey; dindarları kendi iç referansları ile çelişkiye düşüren her şeyle altüst olmak ayrı şey diye bir şerh düşmekte fayda var. İlki perspektifi zenginleştirir vs., ikincisinde ise artık dindar kalmanın imkânsız olduğu bir yere ışınlanır, kaybolursunuz. Allah kalbi ağırlıkları kaybetmekten korusun diyelim..
21 Mayıs 2008, Çarşamba

30 Haziran 2008 Pazartesi

Tanrı inancı ve laiklik

AHMET TAŞGETİREN

Türkiye’de uygulanan laikliğin en katı dönemlerde bile, gerçekte Anayasa Mahkemesi’nin yorumlarıyla mutabık olmadığıdır. Bakıldığında Türkiye’nin bir “din devleti” bile olduğu söylenebiliyor. Din, ama özel yorumlanmış bir din. Devlet vesayetinde bir din.
Bence Türkiye henüz, Anayasa Mahkemesi’nin laiklik yorumunu tartışmaya başlamadı. “Laikliğin tarifi yapılmalı” talepleri karşısında farklı yargı kurumları ya da medyada kimi yazarlar, “AYM bu tarifi yapmış ya... Başka ne tanımlaması istiyorsunuz? Herkes kendi bakış açısına göre tanımlama yapamaz.” şeklinde tepki gösteriyorlar. AK Parti aslında laikliğe ilkesel olarak karşı olduğu için değil, -çünkü AK Parti laikliğe karşı değil- laikliği AYM’den farklı yorumladığı ve farklı yorumlanması gerektiğine inandığı için “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olmakla suçlanıyor.Bu duruma göre laikliği AYM’den farklı yorumlamaya kalkmak bile sistem tarafından yasa dışı kabul ediliyor. AYM, laikliği, 1989’da başörtüsü ile ilgili olarak verdiği kararın gerekçesinde yorumlamış. O yorumdan geniş alıntıları, bu sütunlarda daha önceki yazılarımda sizlerle paylaşmıştım. Türkiye’de laiklikle ilgili tartışmalar bitecek gibi görünmüyor. Daha uzun süre, “Laiklik gerçekte nedir, ne olmalıdır?” sorusu da tartışılacak, “Türkiye laiklikle ilgili tartışmadan nasıl kurtulur?” sorusunun da cevabı aranacak.İşte ben diyorum:-Anayasa Mahkemesi’nin laiklik yorumu henüz Türkiye’de yeterince tartışılmadı.Tartışılırsa, hele öyle bir formül kelime kelime uygulanırsa, Türkiye müthiş bir fikrî alaboranın içine girer.Başlığa “Tanrı inancı ve laiklik” ifadesini koydum. Bu ifade, ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir, oysa AYM’nin laiklik yorumu, gerçekte bir Tanrı anlayışına dayanıyor ve İnsan - Tanrı ilişkisine getirilen yorumla bağlantılı olarak sistematize ediliyor. AYM’nin laiklik yorumunun özeti şu:-İnsanın dünyaya ilişkin düzenlemelerinde Tanrı’dan gelen ölçülere yer yok. İnsan toplumsal hayatı düzenlerken Tanrı kaynaklı bir referansta bulunamaz. İnsan bilim ve akılla kendi toplumsal yapısını kurmalı.Orijinal metindeki ifade şöyle:“Din kurallarının kaynağı Tanrıdır. İlahi istenç, Tanrı buyrukları, din kurallarının başlıca dayanağıdır. Hukukun kaynağı ise hukuku yaratan istenç olarak kendi ulusunun istencidir. Din ulustan kaynaklanan bir istenç olmadığından temeli ulusal istencin oluşturduğu bir düzende hukuk kaynağı sayılması olanaksızdır. Yasalar dine dayanamaz ve bağlanamaz. Gelişmek ve ilerlemek için durağan din kurallarına değil, insanlığa uydurmak, akla ve bilime öncülük tanımak gerekir.”Bu anlayışa göre bir Tanrı tasavvuru, ya insana sosyal hayatını tanzim için bir ölçü bildirmeyen, ya da bir ölçü bildirse bile onun kaale alınmasını önemsemeyen, kaale alınmasını önemsese bile, insana müdahale edemeyen, insanın kolayca göz ardı edebileceği bir varlığı anlatıyor. Böyle bir Tanrı tasavvuru, ne İslam için, ne de vahiy kaynaklı diğer dinler için, mesela Hıristiyanlık ve Yahudilik için kabul edilemez, hatta ortaya çok ciddi bir “iman problemi” çıkarır. -İşi akıl ve bilimle götürelim, laiklik bu! Her şeyin kaynağı insan olsun! Bu tarzdaki bir söylem, laikliğin İnsan - Tanrı ilişkisindeki yukarda verdiğim çerçevesini biraz örtme niyeti taşısa da, garabeti ortadan kaldırmıyor.Hemen sorabilirsiniz:-İnsan ne ki? Bilim ne ki? Akıl ne ki? Bütün bunlar, insanın Tanrı ile ilişkisinden kopuk alanlar mı? İnsan Tanrı’dan kopuk olabilir mi? Akıl ilahi ölçülerden kopuk olabilir mi? Bilim, Tanrı’nın yarattığı dünyadaki nasılları, niçinleri, yani evrendeki sırları araştıran bir disiplin değil mi?Bu yaklaşım, Yaratıcı hakkında çok kolay yargılama yapan bir yaklaşım.Nitzche, “Tanrı öldü” demiş ve işi bitirdiğini düşünmüş.Biz de “Tanrı’nın alanını sınırlandırdık, o artık şuralara karışamayacak” dediğimizde bütün felsefi mülahazaları sona erdirebileceğimizi sanıyoruz. Oysa insanlık tarihi, felsefi arayışların “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?”da odaklaştığı bir tarihtir. “Nereden geldik?”in en merkezinde de “Yaratılış, Yaratıcı, Tanrı sorunu” bulunur. -Devlet yönetirken Tanrı’ya danışmayacaksın!AYM’nin laiklik yorumu bu. Bunu Türkiye’de herhangi bir kamu yöneticisi, yargıç veya siyasetçi veya üniversite hocası, bu çıplaklıkta, çıkıp halka söyleyebilir mi?Söyleyemez.Ne söyleniyor halka?“Din vicdanlardaki saygın yerinde kalacak!” deniyor. Burada “saygınlık” öne çıkarılarak, dinî alanı kısıtlayıcı özellik perdeleniyor. Biraz daha ileri gidildiğinde “Toplum hayatının hiçbir yerinde herhangi bir din belirleyici olmayacak” deniyor; sanki bir özgürlük sorunu gibi sunuluyor. Bir başka boyutta “Din istismarının önlenmesi” şeklinde devreye giriyor laiklik hassasiyeti. Burada da sanki “dini istismarcıdan korumak” gibi bir “hayırlı” duruş söz konusu. Aslında böyle hayırlı duruş bile laik mantıkla çelişiyor. Çünkü laik devlet, herhangi bir dini koruma görevini de üstlenmiş olamaz. Ama buradaki “hayırlı” duruş, uygulamada, samimi olarak dinini yaşayanlar için pek hayırlı olmayabiliyor. İşin garip yanı şu ki, gerçek istismarcıların korunduğu, samimi olanların ise “din istismarı”ndan suçlandığı bir Türkiye gerçeği ortaya çıkıyor. Bu arada, bir gerçeği de ifade etmek gerekiyor ki, o da, Türkiye’de uygulanan laikliğin de en katı dönemlerde bile, gerçekte AYM’nin yorumlarıyla mutabık olmadığıdır. Bir yerden bakıldığında Türkiye’nin bir “din devleti” bile olduğu söylenebiliyor.Din, ama özel yorumlanmış bir din. Devlet vesayetinde bir din.Şu söylenebilir ki:-Türkiye’de din - devlet ilişkisinde, Tanrı buyruğu, devlet yorumuna uygun düşüyorsa sistemin halk nezdindeki meşruiyyeti için kullanılabilir, devlet yorumuna uygun düşmeyeceği farz edilenler mümkünse uygun yorumcular bulunarak uygun hâle getirilir, uygun düşmeyenler ise ıskalanır. AYM’nin yorumuna uygun bir laiklik uygulamasını bir CHP iktidarı uygulayabilir miydi? Bana göre imkânsız. Tek parti dönemi bile, yapılan bütün radikal uygulamalara rağmen, insanların Yaratıcı ile ilişkilerini tartışma alanına çekecek bir laiklik yorumuna yönelmemişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti, din ile en mesafeli zamanlarında bile, barışık görünmeyi tercih etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın din konusundaki tavrı, marjinal din karşıtları dışında, hep dindar kesimlerin ona olan duygularını olumlu yönde etkileyecek nitelikte sunulmuştur. CHP dünyasında zaman zaman İsmet İnönü’nün kişiliğinde bir “evliya” silüeti oluşturulmuştur. En son CHP liderinin söylemi “Din de bizim...” diye başlayan bir söylemdir.AYM’nin gerekçesinde laikliğin, bir “Tanrı sorunu” hâline getirilmesi, Türkiye gerçeği ile buluştuğunda gerçekten AYM adına çok dramatik bir durum ortaya çıkarır. Toplum, bu yüksek yargı organının nasıl bir dünyada yaşadığını sorgulamaya başlar. Kanaatimce, AYM belgeleri içine girmiş bulunan bu yoruma, hiçbir siyasi grup sahip çıkmayacaktır. Bir askerî yönetim bile, böyle bir laiklik perspektifini savunmaz. Mustafa Kemal Paşa kalkıp gelse, AYM üyelerine “Bu mantık sizi nereye götürür?” diye sorar. Bu şablon uygulanamaz, bu kesin. Ama böyle katı bir şablondan, seyrele seyrele Türkiye’nin önüne, insanların özgürce dindarlaşmasına mâni olan bir katı gözaltı ve yargısal tehdit çıkıyor. Hâkim sistemin ana hassasiyeti, “Aman toplumun kontrol dışı dindarlaşmasına göz yumulmasın, bu, demokratik bir vasatta Meclis’e yansır, oradan siyasi iktidara, dolayısıyla yasalara, devlet tavrına yansır. Bunu önlemek gerek!” Demokrasinin sık sık kesilmesinin ve parti kapatmaların zemininde, genelde, toplum - din ilişkisinin bulunması, hâkim yapıdaki bu hassasiyet sebebiyledir. Bugün Ak Parti’nin, laiklik konusunda bunca duyarlı davranmasına rağmen, sırf inanç özgürlüğüne vurgu yapması sebebiyle kapatılma ile karşı karşıya gelmesinin altında da bu vardır. Bu Türkiye’nin ana sancı alanıdır. Bundan kurtulmak için hem din, hem toplum, hem Tanrı inancı alanında köklü bir zihnî restorasyon yaşanması ve sistem açılımının bununla paralel olması gerekir. Ne parti kapatmakla, ne demokrasiye müdahale ile bu sorun çözülmez.AYM’nin laiklik yorumu, en katı totaliter rejimler için bile sürdürülebilir değildir. İşte Sovyet sisteminin, 70 yıllık ateist uygulamasından sonra Rusya ve diğer Sovyet sonrası ülkeler... İnsanlar yeniden dinle buluşuyor ve Tanrı ile bağlarını yeniliyor. Ben, daha yoğun bir tartışma zemini oluşmadan, AYM’nin bu laiklik yorumunu değiştirmesinin en sağlıklı yol olduğunu düşünüyorum.

18 Haziran 2008 Çarşamba

Âşıklık odur ki...

İSKENDER PALA

Pejmürde ve derbeder bir hayatın sürüklediği şairlerden Adanalı Ziya'nın (ö. 1932) güzel bir beyti vardır.
Sarhoş bir halde seraskerin yüzüne karşı hakaret edip de hapse gönderilirken arkadaşlarının "Bu delidir!" diyerek affettirmeye çalıştıkları ama bu sefer de "Madem delidir, doğru Bakırköy'e!" denildiği sırada mestlikten geride kalmış son akıl ile söylediği bu beyit, tabiri caiz ise insanlığın bütün macerasını özetleyen bir vüs'ate sahiptir:
Aşk-ı cihânı bu dil-i nâlâna verdiler
Bir ra'şedâr ele dolu peymâne verdiler
Mecazlar dünyası içinde "Dünyanın bütün aşkını şu benim inleyip duran yaralı kalbime verdiler. Öyle ki titrek bir ele dolu kadehi emanet ettiler." demeye gelen bu beyitte kalp biçiminde yapılmış kadehlerden, insanı mest eden gönül kadehine, lebaleb dolu bir kadehi dökmeden içmeye çalışan bir sarhoş ile, yaşı ilerleyip bedeni söğüt yaprağına dönen veya irtiaş illetine (Parkinson) tutulup devamlı eli titreyen birinin emaneti koruma, kadehi dökmeme gayretine, aciz bir varlık olan insanın, dağlara taşlara teklif edilip kabul görmeyen ulvi emaneti taşımak gibi bir zavallılığa talip oluşundan buna muhatap tutulmakla kazandığı şerefe varasıya kadar pek çok açılım ve yorum mündemiçtir. Ancak, şimdilik bizi asıl ilgilendiren husus, inleyişler içindeki bir gönle aşk-ı cihanın nasıl yüklendiğidir ki insanlık macerası biraz da bu yüklemeden ibarettir.
Aşkın merhalelerine ve duraklarına baktığımızda önce sevenin sevgiliye bağlandığı bir zaman dilimine, bütün hayatı kuşatıp şekillendirecek o kısacık anın büyüsüne gitmek gerekir. Buna "alâka" denir ki kelime itibariyle bir ilgiyi, bir bağlanışı ifade eder. Yani sevgiliye bağlanan bir gönül. İster saçlarının teline (tasavvufta masiva) bağlanıp ardından sürüklensin, ister zülfünün zincirine bend olup asılsın...
Alâkadan sonraki merhaleye sevgi deriz. Kalp sevgiliye doğru eriyip akar ve gün günden şiddetlenerek (gözden) akışı hızlandırır. O dönemde âşık ister ki cihanın bütün âşıkları yerine aşkı tek başına kendisi soluklansın, bütün yükü insanlığın sırtından alıp omuzlasın, başka âşıkların adları tarihten silinsin ve geriye, uğrunda varlığını yok etmeye hazır olduğu sevgilinin adından gayrı bir şey kalmasın. İster ki sevgi denen lezzetin tümünü kalbinde taşısın ve ne kendinden evvelkilerden, ne de sonra geleceklerden kimse ondan bir pay almasın. Hani Hz. Ebubekir'in "Rabbim! Bedenimi öyle büyüt, öyle büyüt ki cehennemi yalnızca ben kaplayayım da orada başka kullarına yer kalmasın!" alicenaplığı gibi bir şey...
Aşkın üçüncü merhalesinde tutku vardır. Tutku olmasının sebebi Sevgili'nin, kalpten hiç ayrılmaması, orada tutunup kalmasıdır. Hani bir alacaklının borçlusuna yapışıp ondan ayrılmaması gibi. Bir devamlılık ve ayrılmazlık halidir ki gözyaşına boğulmuş âşıkın içinde gittikçe büyüyen bir ateş yakar; ateş ile suyu üst üste biriktirir.
Gönüldeki ateşin yeterince büyüyüp kalbe ve bedene zarar vermeye başladığı aşamaya aşk denir. Aşk, seven ile sevilen arasındaki maceranın dördüncü kademesidir ve önce aklı kovar, mantık zincirini bozar. Bu ruhsal ve anatomik tagayyür sebebiyle aşka bir hastalık gözüyle bakanlar olmuşsa da bunun tedavi kabul eder bir şey olmadığı ortadadır.
Beşinci basamakta şevk vardır. Buna özlem de diyebiliriz. Kalbin sevgiliye hızla yol alışından ibarettir. Vuslata kanat çırpmak, sevgilinin yüzünü görmek ve kendini ona adamak gibi özellikler bu kademede müşahede eder. Âşık bu merhalede sevgilinin yolunu bütün yollardan daha doğru, daha sahih görür. Sevgilinin bir yerde kendisini beklediğini vehmeder ve bu yolculuk uğruna her şeyini vermeye hazırdır. Allah böyleleri için bir hadis-i kudsîde "Müttakilerin bana olan özlemleri arttı. Benim onlarla buluşma iştiyakım ise daha çoktur." buyurur. Hz. Peygamber'in, "Her kim Allah'la buluşmayı arzularsa Allah da onunla buluşmayı arzular" hadisi ile Kur'an'daki "Kim bir gün Allah'ın huzuruna çıkacağını ümid ediyorsa, Allah'ın belirlediği sürenin sonu elbette gelecektir (Ankebut, 5)" ayeti de bu özleme işaret ederler. Âşıkın sevgiliye kavuşmadan kalbinin durulması işte bu yüzden mümkün olamaz. Burada sevgilinin âşıkı için randevu vermiş olması da, randevusunu geciktirmesi de, hatta ayrılığın uzatılması da hep bu özlemin artmasına zemin hazırlar. Özlem büyüdükçe vuslatın kadr u kıymeti de büyür; dolayısıyla seven ile sevilen arasındaki yakınlık da. Sevgili, vadinden dönmeyen, sözüne sadık bir Sevgili ise özlemin artması âşıkı mutlu eder. Çünkü her an hayali gönlünde, ismi dilindedir. Sevgili kalbinin içinde iken onu özlemek, sevgili gözbebeğinde iken onu aramak, bir sır gibi içindeyken onu dillendirip durmak hep bu özlem basamağının insanı arıtan, yakan, pişiren, olduran yanıdır.
Aşk, sevenin sevdiğine kul olmasıyla kemale erer. Bu son merhalede kulluk ile tapınma neredeyse yan yana durur. Çünkü kim birisini severse önce ona boyun eğer; sonra kalbi ona kulluk etmeye başlar. Sevilen bir köle, seven bir efendi de olsa durum farksızdır ve görünüşte kul ile efendi ayrı olsa da, kalb kalbe roller değişmiş olur. Çünkü kulluğun hakikati sevilene boyun eğme, önünde kendi acziyetini ve zelilliğini ikrardır. Âşıkın en şerefli ve mutlu hali kulluk mertebesine yükseldiği haldir. Bu yüzden Allah, elçisi Muhammed'i Kur'an'da "kulum" diye anar (Bakara, 23). Çocuklarına Abdullah, Abdurrahman, Abdurrahim, Abdüssettar vb. isimler veren babalar yüzyıllar boyunca işte o kulluğun (abd=kul=âşık) izini sürdüler. Ve kul kendine bir Sevgili edindiğinde...

BERCESTE

Âşık öldürmek tutalım muktezâ-yı hüsn imiş
Tîğ-ı hicrân ile katl etmek kimin fermanıdır

Diyelim ki âşık öldürmek, güzelin güzellik hakkıdır. Peki de, âşıkı ayrılık denen kılıca mahkûm ederek canını almak, kimin fermanıdır?

Ahmet Paşa

17 Haziran 2008, Salı

9 Nisan 2008 Çarşamba

Mizaha meyyalim vallahi dertten

A. TURAN ALKAN

Sizin bir şeyden haberiniz yok elbette; bu yazıyı kaleme almadan önce tam üç saat kafa patlatıp çok ciddi bir mevzuda ağırbaşlı bir yazı yazmıştım. Tam sonuna doğru geldiğimde başa dönüp yeniden okudum, beğenmedim. "Benim beğenmediğimi kim beğenir ki" diye üç saatlik emeği silip yenisine başladım.
Niçin beğenmediğimi izah edeyim: "Şu yanlıştır, halbuki doğru olan budur" vezninde, elâleme hocalık taslayan bir yazıydı bu. Türk ve dünya matbuatında "yanlış yapıyorsunuz, doğrusu şudur" mealinde kaleme alınmış kaç yazı vardır hiç hesap ettiniz mi? Hesaplanmayacak kadar çok olsa gerektir; bunlara yenilerini ilâve etmenin ne gereği var ki diye düşündüm. Doğru çöpe!
İyi ama bir köşe yazarı, "doğru şudur, siz hâlâ yanlış yapıyorsunuz; kendinize gelin!" demeyecekse ne yapmalıdır? Bu konuda çaktırmadan ufak tefek temrinler geliştirdiğimin farkında olduğunuzu tahmin ediyorum. Bende mizaha kaçış böyle başladı; önceleri ara sıra bulaşıyordum mizaha; çünkü durup dururken "ciddi ve bilimsel yazar" sıfatından soyunup "hercai yazar" sınıfına düşmeyi kendime yedirememiştim. Küçük bir mizah (veya hiciv) molasından sonra yeniden ciddi bir edâ takınıyor, hükümete, muhalefete, basın kuruluşlarına, gazetelere, genelkurmaya, bilim dünyasına, entelektüel muhitlere acı tenkidler yağdırıp incinen gururumu yatıştırıyordum.
Derken bir şey farkettim; daha doğrusu az önce bütün çıplaklığı ile farkettim ki, kemâl-i ciddiyet edâsı ile sağa-sola nizâmat verme arzumun kendisi de dahil olmak üzere Türkiye'de olup bitenler hiç de ciddiyetle kabil-i te'lif gibi görünmüyordu. Sözlük kullanma tembeli genç okuyucular için cümleyi yeniden kurmam gerekirse benim vaziyetim, gülünç şeylere şahit olduktan sonra oturup ciddi şeyler yazmaya kalkışan bir adamın düştüğü acıklı hâlin ta kendisiydi.
"Ölüye gidip ağlamalı, düğüne gidip oynamalı" diye bir tabir vardır ya, ben her iki vaziyete de tam intibak edemeyen birisi olmalıyım ki, gerçek durumu farketmekte hayli gecikmiş bulunuyorum. Düğünlerde oynamayı içimden gelse de beceremem; bu son derece normaldir fakat şıkır şıkır oynayanları gördükçe içimi hep tarifsiz bir hüznün kaplaması, siz de takdir edersiniz ki iyiye âlâmet bir şey sayılmaz; cenazelerde ise en sevdiğim fasıl, günün akşamına doğru askerlik hikâyelerinin birer birer fora edilmeye başladığı zamanlardır; o anlarda insanlar biraz daha gerçek tabiatlarına döner ve hayatın küçük ve aldatıcı saadetlerini hatırlamaya başlarlar.
Biraz muzip tabiatlı olmak benim kabahatim değil; belki de kaderin bir oyunu. Mizaç ve fıtrat her zaman suyun üstüne çıkmayı başarıyor neticede. İşte bu yüzden mahrem telefon kayıtlarının dinlenmesindeki usul hatasını yeren, buna mukabil yıllarca "iyi hukukçu" diye tanınmış kişilerin bile ufukta beliren darbe ihtimâli karşısında taverna pistine atılmamak için kendini zaptetmeye lüzum görmeyen çocuksu heyecanlarını yeren o ciddi ve güzelim yazımı, digital âlemin karanlık labirentlerinde hiç acımadan postalayıverdim.
Rahmetli annem, "ağır ol, batman gel" diye çıkışırdı hep; demek bir bildiği varmış. Ne yapsam ağır olamıyorum; hele muhalefetle genelkurmay arasındaki söz düellosundan sonra ağırbaşlılığımı hepten yitirdiğimi zannediyorum. Genelkurmay Başkanımızın iki gün önce uluslararası ve bilimsel bir toplantıda, "Terör örgütlerinin temel hedefi ulus devlet yapısını yok etmek... Ulus devlet dengesini kaybederse terör ortamı oluşur" sözlerini okuduktan sonra tarihe ve siyaset bilimine bütün inancını kaybetmiş bir insan haline geliverdim.
Mizaha meyyal değilim aslında, şartlar zorluyor. Yine de ara sıra ciddi kılıklı şeyler yazarsam ikaz edin e mi!
12 Mart 2008, Çarşamba

23 Mart 2008 Pazar

Çocukluğun mahalleleri

NİHAL B. KARACA

Psikanaliz demode oldu; ama ben şu mahalle baskısı denilen tartışmada, 'benim mahallem iyi, senin mahallen kötü' kavgasına hakim olan çocuksu edaya bakarak, malum tartışmanın çocukluğa kadar giden travmalarda gizli olduğunu düşünüyorum zaman zaman.
Dindar muhafazakâr mahallenin baskıcılığından şikâyet edenlerin geçmişinde bir eli sopalı Kur'an kursu hocası olduğu vehmine kapılıyorum sık sık.
Nitekim ben de, çocukluğunun bir kısmını öteki mahallede geçirmiş biri olarak, o kısma baktığımda hiç de iç açıcı şeyler görmüyorum. Çocukken zaten herkes biraz zalimdir, denilebilir. Hayır. 'Çocukluk işte! deyip geçemeyeceğiniz bir alandır zalimlik; zira içeriğinin ne olacağını, zalimliğin hangi enstrüman üzerinden yürüyeceğini mahalledeki patoloji belirler. Öte yandan, yaşanan tartışmaların ne kadar 'çocukça' olduğunu göstermek açısından çocukluğun dünyası kadar velud ve temiz bir anılar sarnıcı daha yoktur.
Benim yaşadığım İzmir Basın Sitesi'ndeki patoloji, çocukluğun kendine özgü zalimliğinin içini 'çağdaş yaşam tarzı' göstergelerine uygunluk-uygunsuzluk kriterleriyle donatıyordu sözgelimi. Tabii ki iş, Ramazan pidesinin sıcak kokusuyla coşmaya gelince çok Müslüman'dı mahalle; ama o kadar. Mahallenin bizden dört-beş yaş büyük olan genç kız çetesi tarafından çağrılıp hiç oje sürmediğim gerekçesiyle azarlandığımı dün gibi hatırlıyorum. Hatta bizim ailenin neden yazları Çeşme'ye Kuşadası'na gitmediği, eğer onlardan habersiz gidiyorsak onlara bikinilerimi göstermem gerektiği de 'gerilim' konularımızdan biriydi. Sonra kadını erkeği, genci yaşlısı ile yaz mevsimini şortla geçiren İzmirlinin kriterlerini içselleştirmiş bu genç mahkeme heyetinin önünde bir kez de neden hiç 'şort' giymediğim sorgusuna maruz kalmıştım. Diz üstü eteğimi bile kabul ettiremediğim bu yeniyetmelerin üçüncü ve son yargısı 'Duyduk ki, baban gericiymiş!' olmuştu.
Bu sorgu diğerlerinden daha farklı gelişti; çünkü biraz daha merhametli olanı azıcık mütereddit 'ama aynı zamanda doktor...' deyivermiş ve sorgu çetesi ikiye bölünmüştü. Günümüz Türkiye'sindeki tartışmaların küçük ölçekli versiyonuydu kızları karşı karşıya getiren. Kelime hazineleri ve kavram dünyaları pek tabii daha dar olan bu İzmirli genç kızların bir bölümü 'dindarsa çağdaş olamaz, çağdaşsa dindar olamaz' tezini savunurken diğer grubu, 'doktor olmuş adam, vardır bir bildiği kendince' diyordu. İkinci ve görece merhametli olan gruba göre bile, babam kapıcı olsaydı, yatacak yerim yoktu.
Sonunda 'babamın değerli biri olabileceği, ama benim mutlaka şort giymem gerektiği' konusunda 'uzlaşma'ya varılmıştı. Ne kadar çocukça, ama ne kadar da tanıdık.
Çocukluğun kendine özgü dünyasının da bir sınırı vardı nitekim. Çeteye hesap vermekle yükümlü olan grupla takılmadım bir daha. Öfkemin transferi ise tıpkı yetişkinler dünyasındaki gibi oldu. Annesi çalıştığı için, 60 yaşında hâlâ oje süren ve şort giyen anneannesi tarafından büyütülen ezik bir kız arkadaş buldum kendime. Gayet zalimce, 'Siz ne biçim ailesiniz?' 'Bak, benim annem her zaman bizim başımızda!' diye diye ezdim onu. Küçük şefkat parçaları ve ikramlarımla yeniden kendime bağladım, sonra yeniden ağlattım. Yıllar sonra bu yaptığım şeyi şirket patronlarının yöneticilik taktikleri, adam çalıştırma sanatları arasında saydığını, tarif ettiğini gördüğümde de hiç şaşırmadım.
Fakat çetenin aksine, beni durduran bir şey oldu. Arkadaşlığımızın ikinci ayında yakalandığım kabakulak hastalığını 'yukarıya' bağladım/bağlamayı bilmek, Yaratıcı'yla dolaysız temas da çocuklukta yeşeren bir hasletti belki.
İyilik ile kötülük arasındaki son eşikten önce durmam gereken bir nokta olduğunu, ne kadar cezp edici olsa da ileri gitmemek gerektiğini, 'yukarının' koyduğu ilkelerin bu anlamda ne kadar faydalı olduğunu kavradım. Bu kelimelerle değil tabii. Çocukluğun kendine özgü alfabesiyle.
Özetle: Yolu dayaklı Kur'an kursundan geçmiş olup da muhafazakar kesime düşman düşmüş olanlar 70 yıldır sıra savmaktalar. İktidarda AKP var deyip işi öteki mahalleyi ezmeye dönüştürmek isteyen varsa -ki hiç sanmıyorum- onlar da, çocuklukta sahip olduğumuz lükslere sahip olmadığımızı bilmeliler. Bizi başkalarına zulmetmekten alıkoymak üzere getirilmiş çok ciddi engeller var çünkü. Yukarıda Allah var misal.
09 Ocak 2008, Çarşamba

10 Mart 2008 Pazartesi

Aşk üzerine

İSKENDER PALA

Eskiler sözü güzelleştirerek söylemeye çaba sarf ederler; bunu, yazacakları sözleri kalıcı kılmanın şartlarından biri sayarlardı.
Bu yüzden nesri de şiirsel söylemek, ona ahenk katmak ve anlatımı kuvvetlendirmek önemliydi. Cinas denilen sanat böyle doğmuş ve nesir ustaları cümlelerinin arasında ritm ve kafiye bulundurmayı önemsemişlerdi. Eskilerin cinaslı bir üslupla ortaya koydukları bu tür yazılara biz sonradan süslü nesir demişiz. Türkçe'de bu üslubun ilk temsilcisi Fatih çağının ünlü bilgini Sinan Paşa olup aşağıdaki metin onun Tazarruname (İÜ. Ktp. TY.1818, v. 92a.) adlı eserinden alınmış ve bir çevirinin(/yalınlaştırmanın) asıl metin karşısında ne kadar cılız durduğunu göstermek için karşılıklı verilmiştir:

İşarat-ı Evsaf-ı Aşk
Aşk âsâyiş-i cândur; aşk ârâyiş-i cihândur. Aşk nemek-i diyk-i vefadur; aşk hadîka-i ehl-i safâdur. Aşk hakîkat çerhınun ahteridür; aşk cân leşkerinün mihteridür. Aşk bir sultân-ı kâhir ü tîzdür ki alem çekicek birbirine urur vücûd ile ademi; aşk bir bî-karâr u şûr-engîzdür ki kadem basıcak şûr u gavgâya bırağur âlemi. Aşk bir cevher-i pâkdür araz sanman; aşk râhat-ı cândur maraz sanman.
Aşk bir mürgdur ki melâmet-i halk ona bâl olur; aşk bir devletdür ki idbâr-ı dünyâ ona ikbâl olur. Aşk bazarında câme-i dîbâyı bir habbeye almazlar; uşşâk mahallesinde nâmûs ile nâmı bir çöpe saymazlar. Âşık olanlar gayret ü ârı bırağurlar; dost isteyenler ol vakârı bırağurlar. Âkıl eydür: "Cübbe vü destâr hani?"; âşık eydür: "Hâne-i hammâr hani?" Âşık düğünden bîniyâz olur; âşık cihân içinde serfirâz olur. Aşk bir külüng-i pulâddur ki her vakit varlık binasın yıkar; aşk bir bennâ-yı üstâddur ki dâim yokluk sarayın yapar. Aşk bir derd-i mâderzâd olur; âşık iki cihândan âzâd olur. Ne vuslatda şâd u ne gamdan firârı olur; ne destinde sabr u ne pâyında karârı olur.
Âşık hemîşe belâkeş olur; dâim belâ içinde hoş olur. Âşık her dem sûz u şevkda olur; derd-i aşk içinde zevkde olur. Âşıka gıdâ belâ olur; âşıka safâ cefâ olur. Âşık ki yolunda merd olur; renci dârû vü râhatı derd olur. Beyt: "Dil ki bûy-ı aşkdan bîreng olur / Ehl-i dil katında ol dil seng olur". Dil bağında ki aşk gülü olmaz; bir bezme benzer ki onun mülü olmaz.
Aşk kıssa vü hikâyet olmaz; aşk-bâzî hadîs ü rivâyet olmaz. Âlem-i aşk âlem-i diğerdür, pâye-i aşk ondan bülend-terdür, ki her mesken ona menzil ola; veya onun mekanı bir avuç kül ola. Aşk bir makâm-ı vicdanîdür; cezbesi cezbe-i nûrânîdür. Aşk halk gözünde dîvânelikdür; aşk kendi vücûduna bîgânelikdür. Aşk ezel kadehinden bîhûşlukdur; aşk iki âlemi ferâmûşlukdur.

Aşk Üzerine Tanımlar
Aşk canın huzur, cihanın ziynet bulmasıdır. Aşk vefa azığının tuzu; gönülden anlayanlar için hazırlanmış bir bahçedir. Aşk hakikat göğüne yıldız; can ordusuna mehterdir. Aşk, öylesine kudretli ve hızlı savaşan bir sultandır ki sancağını çekip de yürüdüğünde varlık ile yokluğu birbiriyle çarpıştırır; aşk öylesine delifişek bir kargaşa adamıdır ki ayak bastığı yeri çoraklaştırıp kavgaya salar. Aşk pak bir cevherdir; onu araz sanmayın; aşk bir can rahatlığıdır, hastalık anlamayın.
Aşk bir kuştur ki halkın ayıplaması onun kanadı; aşk bir talihtir ki dünya zilleti onun açık bahtı sayılır. Aşk pazarında ipek kumaşlar bir arpa tanesi etmez; aşıklar mahallesinde itibar kaygısı veya şöhretin çöp kadar değeri olmaz. Aşık olanlar gayret ile namusu bırakırlar; sevgili peşindekiler elbette ağırbaşlılığı terk ederler. Akıllının sorusu "Hani rütbe ve makam?"; aşıkın sorusu "Nerde aşk meyhanesi?"dir. Aşık dünya eğlencesine dönüp bakmaz; bu yüzden başı dik dolaşır. Aşk tunçtan bir külünktür ki durmadan varlık binasını yıkmakta; aşk öyle usta bir mimardır ki (yıktığı varlık binasının yerine) daima yokluk sarayını yapmakta. Aşk, aşıkta anadan doğma bir derttir ki onunla kendini iki cihan kaygısından kurtarır; bu uğurda ne vuslat ile şad olup ayrılık derdinden kaçınır; ne sabır elde edebilir, ne ayağına dur durak bulunur.
Aşık bela çekmede devamlılık gösterir; çünkü bela ile hoş geçimdedir. Aşık her an yanış ve özlem içindedir; aşk derdiyle daima zevk içindedir. Aşık için (sevgilisiz) işret bir bela; eğlence de bir cefa olur. Aşık ki gidişatında mertlik üzeredir; sıkıntıları zehir, rahatı ise dert sayılır. Beyit: "Gönül ki aşk kokusuyla kendinden geçip sarhoş olmuyorsa; ehl-i diller katında o gönlün taştan farkı yoktur". Aşk gülü açmamış bir gönül bahçesi; şarabı olmayan bir işret meclisi kadar beyhude ve yavandır.
Aşk masal veya hikaye değildir; aşk oyunu anlatıl(a)maz, rivayete gelmez. Aşk alemi başka bir alemdir; aşk payesi ise ondan da yüksektedir; öyle ki sıradan bir mekana gelip konabilir; hatta bir avuç külde bile vatan tutabilir. Aşk vicdana ait bir makamdır ve cezbesi de nurani bir cezbedir. Aşk avamın gözünde bir delilik ve kendi kendisine (kendi varlığına ve varlık alemine) yabancılıktır. Aşk, ta ezeldeki kadehin sarhoşluğudur ki aşık, bu dünyayı da, öte dünyayı da unutmuştur (vesselam)!..

[BERCESTE]

Aşk kim ruha gıdadır ne yenir ne yutulur
Bir demir leblebidir çiğneyene aşk olsun
Şinasi

04 Mart 2008, Salı

9 Mart 2008 Pazar

Zorla laik olduğumu sanmanız zoruma gidiyor

SENAİ DEMİRCİ

Yıllar önceydi. Henüz iki-üç yaşlarında olan oğlum Furkan'a yeni açmış hercaileri yakından göstermek için eğilmek üzereydim ki, parkın bekçisi bir hamlede yanımızda bitti: "Çiçekleri koparmak yasak!" İrkildim..
Eğilemedim. Dokunamadım çiçeğe. Koparmadım. Zaten koparmayacaktım ki. Dahası, "Koparmazsan daha iyi olur!" demek üzereydim oğluma. "Yasssakkk!" korkusuyla değil; "Yerinde kalsın da, zikrine devam etsin.." ümidiyle koparamazdım. "Başkalarının da hakkı var o güzelliği görmeye..." hakkaniyeti bekçinin hoyrat uyarısından çok daha önce elimi çektirirdi çiçekten.
O an, kelimenin argo anlamıyla da gerçek anlamıyla da "kopmuş" oldum. Çiçeği zaten koparmayacak olan ben, çiçek kopartmaktan zorla alıkonan biriyle aynı görüntüyü verdiğim için alındım. Çiçek koparabilir adamlardan biri sanılmak ağırıma gitti. Çiçeği koparabilecek kadar eğildiğim halde bile çiçeği kopartmadığımı görebilecek kadar bekleseydi bekçi, kendimi gösterebilirdim. Sabretseydi, çiçekleri kopartabileceği halde koparmayan, bekçi görmediğinde bile çiçeklere dokunmayan bir adam da görebilecekti. Göremedi. Kaybetti. Beni de koparttı dalımdan. İrademi budadı. Tercihimi ezdi geçti.*
Adem (as) ve biz oğulları/ kızları hep cennette kalsaydık, hata etmeye fırsat bulamayacaktık. Melekler gibi. İndirilmeseydik dünyaya, günah işlemeyecektik. Şeytanın ayağımıza dolanmasına izin verilmeseydi, ayağımız hiç kaymayacaktı. Hepten "masum" kalacaktık. Öyle mi? Çiçekleri koparmak elindeyken de koparmadığını gösterme fırsatı verilmeyen benim kadar alınırdık baştan alınmış bu karara. Şike utancıyla yaşardık belki de cennette. Eli kolu bağlanmış bir adam olarak bir hazinenin başına konulduğumu düşünüyorum arada bir. Hemen yanıbaşımda elleri serbest kalır kalmaz çalmaya hevesli biri daha var. Oysa benim ellerim çözülse de çalmayacağım. Sonuçta, fiilen ikimiz de çalmıyoruz. İkimiz de "çal-a-mı-yor-uz" çünkü. Çalmıyor iken çal-a-mıyor görünmek ne kadar da ağırıma giderdi! Çalmadığımı gösterebilmem için çal-abil-iyor da olduğum bir özgürlük alanı tanınmalıydı bana.
Çalabileceğimiz yerdir dünya. Çiçekleri koparabilecek kadar eğilebildiğimiz yerdir. Sınanırız burada. Deneniriz. Elimize vurulmaz çiçekleri koparttığımızda bile. Hatta birkaç çiçeğin koparılmasını da göze alır Bahçe Sahibi. Dilerse hiç koparmamamızı garanti edebilir ama serbest bırakır bizi. Ara sıra koparsak da kopardığımız için pişman da olabileceğimiz fırsatlar tanır bize. "Hiç çiçek koparmıyor olsaydınız, çiçek koparıp da pişman olan ve bir daha çiçek koparmayacağına bile-isteye söz veren birileri olmanızı daha çok isterdim" bile diyor.
İyi ki hata yapabiliyoruz dünyada. Hata yapabilir olduğumuz yerde tanışırız kendimizle. Hata yapabilir olduğumuz halde, yapmamayı tercih ettiğimiz anda irademizle buluşuruz. Tercihimizle sıcak temasa geçeriz. Vicdanımızın titreyişini fark ederiz. İnsan yanımızla yüzleşiriz.
Tercihe izin verilmeyen yerde, baskının hükmettiği alanda "insan" yoktur. Zorlamanın ezdiği "kamusal alan"larda "insan"ın var olabilirliği de iptal edilir. Zorlayan da zorlanan da "insan" olma fırsatını ilga eder. Mecbur tutulduğumuz demde "kendi kendinelik"imizi ortaya koyamayız ki. Zorbalığın olduğu yerde, "değer" üretemeyiz ki. Zorbalık "hatadan dönmeye" fırsat tanınmaz. Hata etmeni baştan engeller. "İyi"yi "kötü"ye tercih edecek özgürlük yoksa, "iyilik" üretilemez. "Zorla güzellik olmaz." Zorla din de olmaz. "Borç"tur "din". Minnet borcu. Hiç zorunlu olmadığı halde seni yoktan var edene, hiç zorlanmadan, iç'inden gelerek, iç'ten isteyerek teşekkür edebilmen içindir bu ömür. Teşekkür de edebilsin diyedir teşekkür etmeyenlere de, teşekkür etmeyişlerine de izin verilmesi.
Rabb-i Rahîmimiz, ister istemez kulluk etmemizi istiyor değil; isteyerek ve güzellikle huzuruna gelmemizi istiyor. Baskılanmış bir "insan"ı geçerli saymıyor. İradesiyle var olmasını istiyor insanın. Baskı, başını örtmeye doğru da olsa, başını kapatmaya doğru da olsa, başını örtmek de isteyenlerin örtmek isteyemeyenlere baskı yapabileceği ihtimaliyle başını örtmek de isteyenlere doğru da olsa, güzel değildir, insanî değildir. Dolayısıyla, ve dobrasıyla "İslamî" değildir.
Diyeceğim şu ki: Kanun zoruyla laik olduğumun sanılması, "Çiçekleri kopartma!" uyarısıyla çiçeklere dokunmadığımın sanılması kadar ağırıma gidiyor. Müslüman’ım ben! Herkese ve her şeye "selâm" yakınlığı kazandıran İslam'ı bir tür taraftarlığa indirgemeye hevesli oryantalist icadı "İslamcı" etiketini üzerime yapıştırmıyorum, yakıştırmıyorum.
"Müslüman" laiklik taraftarı ya da karşıtı olmayacak kadar ilgisizdir laiklikle. Laikliğe müstağnidir o kadar. Başkalarına baskı yapmayacak kadar merhametlidir o zaten. Farklı yaşayış biçimlerine müdahale etmeyecek kadar nezaketlidir o zaten. Bana merhameti ve nezaketi kazandıran İslam'ın, İslam'dan uzakta yaşanan kabalığın ve zorbalığın önüne geçmek için konulmuş laiklikle çerçevelenmesi ağırıma gidiyor. Başkalarının hayatına laiklik zoruyla karışmadığımın sanılmasını mümin olma izzetime yakıştıramıyorum. "Yassakkk!" sesini bir daha duymak istemiyorum Sayın Rektörüm. s.demirci@zaman.com.tr
* 90'lı yılların başından beri severek oturduğum Üsküdar'ın, o zamanlar, "bir Aziz Mahmud Hüdayî şehri" olduğunun da farkında değildim. O Hüdayi ki, coşkuyla zikirlerini işittiği çiçekleri koparmaya kıyamayıp ‘bir bunu suskun buldum' dediği boynu bükük kuru bir çiçeği hocasına hediye ediyordu. Keşke Üsküdar'da her çiçeğin başına "Burası Aziz Mahmud Hüdayî şehridir; çiçekler dalından koparılmaz" diye yazabilseydim.

29 Şubat 2008 Cuma

Bir yenilgiye ağıt

ALİ KOCA

Ruhumun girdaplarına girmeyi ne kadar çok isterdim! İsteğim o girdaplara nüfûz etmek değil; girdapların mahiyetini, keyfiyetini görebilmek. Zamanın ve mekânın boğuculuğunda her gün biraz daha derinleşen o karanlık kuyularda bir ışığa rastalayabilmek ümidim.
Bir ışık, belki bir hüzme; cihanı değil, ruhumu aydınlatacak bir parıltı belki de aradığım. Bir dünyayı yutabilecek kadar derin olan o kuyularda benim ruhum örseleniyor. Ve ben böyle derinden sarsılmamıştım hiç. Sanki bir eşikte duruyorum; bir tercihimle, bir adımımla ömrüm değişecekmiş gibi geliyor. Bir uçurumun önündeyim, uçurumun derinliği beni korkutmuyor. Ve ilginçtir bu derinlik beni cezbediyor. Bıraksam kendimi sonsuz bir uçurumun emniyetine bu işkence biter mi ki?
Durgun ve sakin gibi görünen hayatımda sorular beni hiç rahat bırakmadı. Aslında bana rahatsızlık da vermediler! Fakat her zaman için zihnimi ve kalbimi meşgul etmeye devam ettiler. Cevapları bulmak hayatımda her şeyi yoluna koyacak zannederken; her cevap yeni bir soruyla geldi. Sonsuza uzanan bir zincirin halkaları gibi: Cevabı bul ve yeni soru gelsin, cevabı bul ve yeni soru gelsin… Sanki bir yarışma ismi! Fakat kazananı belli değil! Kaybedeni var mı? O da bilinmiyor! Kazanamadıktan sonra kaybeden olmaya alıştırıyor insan kendini. Kazanamayınca, kaybeden olmak, kayıplarda olmak ve bunu kabullenmek de en acısı.
Bir gün bir zafer çığlığıyla irkiliyor ömrüm! Belki yalancı bir çığlık; ama yalancı da olsa bir zafer çığlığı. Daha da önemlisi bu çığlık benden değil, ebedî düşmanımdan. Aynı zamanda ebedî dostum! Hayatımı mahveden, hayatımı düzenleyen; önüme engeller koyan, önümdeki problemleri çözen; zor durumda kurtarıcım, en olmadık yerde cellâdım… sıfatları uzar gider. Kısacası, aklım! Ömrümü irkilten zafer çığlığını atan aklım, yıllardır uğraştığı hedefine varıyor. Bu uğurda bazen hafakanlara girse de, uzun bir süre dışlanıp horlansa da; bedenime daha ötesi ruhuma ızdıraplar yaşatsa da en sonunda zaferini ilan ediyor: Kalbini öldürdüm!
Bundan sonrası aklın hikâyesi aslında; ama ben, bir kalbin yenilgisini anlatacağım…
Yenilgiler, zaferler kadar cezbetmez insanı. İnsan hep yenen olmayı istediğinden midir bilinmez; ama zaferlerin verdiği coşku yoktur yenilgilerde. Zaferler kadar ihtişamlı bir yeri yoktur insanlık hafsalasında yenilgilerin. Ve yenilgiler hep bir hataya ya da bir insana bağlanır. Halbuki yenilgi, -çok ihmal edilse de- bazen yazgıdır. Hem de çok güzel bir yazgı. En güzel destanlar yenilgi üzerine yazılmış ve söylenmiştir. Manas’ın, İlyada’nın, Alp Er Tunga’nın zafer destanları olduğunu kim iddia edebilir ki?!
Şairin de dediği gibi ‘yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer’ için yenilgi şarttır. Hem zaferin ne kıymeti olurdu ortada bir yenilgi olmasaydı? Bir yenilen olmasaydı yenenin destanını kim anlatır, kim dinlerdi? İşte bu yüzdendir ki kalbin yenilgisi çok anlamlı ve önemli. Bir Âdem yenilmeli ki insanlığın ‘dünya sürgünü’ başlasın; bir dünya yıkılmalı ki sonsuzluğun kapıları açılsın!..

Neden okuyorum?

ÖMER FARUK DARENDELİ

Bir okuma tutkusu başladı bugünlerde bende. Kitaplarla olan dostluk ilişkilerimin biraz daha arttığını hissediyorum. Bir kitabı bitirmeden diğer kitabı belirliyor ve hemen diğer kitaba başlıyorum. Bunun sebebini düşünüyorum. Neden okuyorum? Bir okuma değil, sanırım benimki, bir kaçış. Cemil Meriç gibi bir kaçış. Gerçek dünyadan, insanların samimiyetsizliğinden, sevdiklerimin vefasızlığından kitaplar dünyasına bir kaçış. Menfaat bekleyenlerden hiçbir menfaati olmayana, sevgine mutlak bilgi ile karşılık verene, almayana ve alma gayreti gütmeyene, faydalı olana doğru bir kaçış. Dilimi anlamayanlardan dilini anladıklarıma doğru bir kaçış. Belki de hayatımı anlamlandırma çabası. Ya da söyleyemediğim doğruları kitaplarda aramak. Aynı düşünceleri paylaşıyor olduğumu görerek rahatlamak. Yalan yağmurlarının altından kaçarak kitapların şemsiyesi altına sığınmak. Yalan yüzlerin, yalan gözlerin, yalan sözlerin velhasıl bütün yalanların dünyasından uzaklaşmak. Denizde alabora olmaktan korkup en yakın limana sığınan gemi misali, bütün korkunçluk ve tehlikelerden kaçış ve kitaplara sığınış. Duyduklarım ve gördüklerimin şoku beni kitapların dünyasına doğru yol almaya zorluyor. Tüm zorlukları yıkmak için, yıkamadıklarımdan kaçmak, kaçıp kurtulmak için. Ve daha birçok içinler…
Tüm duygusuzluklardan duygu dolu olanlara doğru bir gidiş benimki. Çare kaçmak değil belki, kitaplar bir sığınak gibi görülmemeli belki. Ama ne yapayım? Menfaat dünyasına söyleyecek sözler bulmak için, bulup menfaatçi olduklarını yüzlerine haykırmak için kitaplar dünyasına gidiyorum. Okumanın ukalalaştırmayacağını göstermek için, çok bilmenin çok konuşmayı gerektirmediğini göstermek için okuyorum.
Neden okuduğumu öğrenmek için okuyorum. Kendimi daha iyi anlamak, anlatmak için, şarkıları daha iyi yorumlayabilmek için, bulunduğum yere kuş bakışı bakabilmek için okuyorum. Anlamsız, kötü ve boş şeyler değil; anlamlı, güzel, dopdolu şeyler söylemek ve yazmak için okuyorum. Kendim için olan okumalarımın son bulmasını sağlayabilmek ve tüm okumalarımın insanlara faydalı olmak adına olması için okuyorum. Meriç gibi: “… darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: Her düşünceye saygı.” sözünü söyleyebilme olgunluğunu gösterebilmek için okuyorum. Aramızdaki her sorunu kavga ile çözmenin bir ahmaklık olduğunu kavramak ve bunu kavratmak için okuyorum. Binlerce sorun var ve benim kafamda bu binlerce sorunun çözümünün ne olduğu ile ilgili binlerce soru var. Binlerce sorunun çözümü için ve binlerce soruma cevap bulabilmek için okuyorum.
Bir kitabı (Kur’an) anlamak ve o bir kitabı (Kur’an) anlatmak için okuyorum.
Velhasıl kaçmak için, kaçtıklarıma yaklaşabilme olgunluğunu bulmak, sorunlara çözüm, sorularıma cevap bulmak ve daha faydalı olmak için okuyorum.

24 Şubat 2008 Pazar

Hüzün, veda ve yolcular

LEYLA İPEKÇİ

İnsan yalnız başına kaldığında hüzünlenir. Ya da varolan hüznü artar. Sanırım yalnızlık ile hüzün arasında fıtratımızdan kaynaklanan bir bağ var. Hüzün bizi uzaklara yolluyor. Bir nevi yitiklik duygusu veriyor insana. Kayıp olan bir şeye özlem duyuyoruz hüzünlenince. Sanki bir vakitler bizimle bir bütünü oluşturan o şey bizden kopup gitmiş gibi.
Ya da biz ayrı düşmüşüz kendimizi ait hissettiğimiz bir şeyden. Uzaklaşmışız sanki.
Bu kadar da değil. Hüzün arttığında duyarlılığımız da artar. Baktığımızı daha derinden kavramaya başlarız. İnsiyaki olarak. Hüzünlü bir insanın kötülük ve şiddete yönelme eğilimi de azalır kendiliğinden. Hatta eskiden kendine daha çok yakıştırdığı, zamanla araya dünya halleri girdikçe unuttuğu bir iyilik haresiyle yeniden çevrilmiş hisseder kendini. Sanki bir nevi kendine dönmüş, içindeki öze dair bir ipucu yakalamıştır. İyiliğin kuşatıcı, kötülüğün ise arızi olduğunu hüzün bastığında daha net ayırt ederiz.
Dünya ve somut yaşam hızla aradan çekilmektedir ve hüzün bizi bu dünyanın ötelerine, oraya, gayba yollamaktadır. Kelimelerle bilmediğimiz ama içimizden sözsüz olarak bildiğimiz başka alemlere...
Sanırım insan kalabalıklar içinde de olsa tek başına taşıyor hüznü. Hüzün yalnızlık ile birleştiğinde ise insandaki ifade arzusu artıyor. İçindeki o sözsüz bilgi kendini açığa çıkarmak, kendini belli etmek, var etmek istiyor. Böylelikle notalar, harfler, boyalar, yani sanatın gereçleri giriyor devreye. İnsanın kendini ifade etmeye olan yatkınlığı içindeki hüznünü keşfetme güdüsüyle birlikte çeşitli anlamlar kazanabiliyor. Hüznü bir yüzeye (kağıda, tuvale veya bir çalgıya) yansıtarak onun sağladığı imkanlarla kendini ifade etmeye başlayabiliyor.
Özlem ve kavuşma
Adem’in dünyaya düşüşü bir ayrılış, bir veda ve tabii ki bir yalnızlık serüveni idi. Havva’yı bulmasıyla yalnızlığını giderdi bir nebze. Ama koptuğu cennete olan özlemi baki kaldı. Bizler de dünyada bu gurbet duygusunu bir evlattan diğerine naklediyoruz. Belki doğduğumuz memlekette yaşamıyor çoğumuz. Buna bir de insan olarak doğmaktan kaynaklanan, ana rahminden kopuşu ekleyin. Hem dünyaya düşerken, hem rahimden çıkarken, hem de bir yerden bir yere hicret ederken kopuyoruz yurdumuzdan. Bunlara bir de asli tabiatımıza kodlanmış gurbet duygusu eklenince, edilen her vedanın hüzün getirmesi elbette kaçınılmaz.
Ardından el salladığımız bir geminin ufuk çizgisine doğru yitip gitmesi bütünüyle hüzün uyandırır bizde. Bilinmeze, uzağa, muammaya doğru gitmektedir gemi. Vedalar da bu yüzden hüzünlüdür. Her veda, insanda bir kavuşma hayali bırakır. Ve uzaklık algımız giderek genişlemeye başlar. Tıpkı hüzün ile yalnızlık arasında olan bağın aynısını, hüzün ve veda arasında da kurmak mümkündür o halde.
Kavuşma özlemi, ister istemez bir gelecek zaman algısı da eklemiştir vedalarımıza. Kısacası hüzün ve veda yolculuklarımıza bir geniş zaman kazandırdığı gibi, maziyi, geleceği ve hayalleri iç içe ve bir bütün olarak yaşamamızı da sağlar. Cennet hem yitirilmiş olduğu için geçmiştedir, hem oraya geri dönüleceği için gelecektedir. Hem de kavuşma arzusuyla kavuşamama korkusu arasında salınıp duran bir başka zaman tahayyülünde devam etmektedir...
Vedalarımız aslında bir çeşit kendimizden kopuşu da imler bize. Çünkü her ayrılış bir başka yere varışı hedefler aslında. Bu da bir yolculuk, bir serüven, bir arayış anlamına gelir. Her birimiz kendi arayışlarımızın yolcusuyuz, vedalarımız ve kavuşma hayallerimizle. Ve her birimizin kendini bulma serüveni arayışlarla dolu.
Ama bu arayışlar yeknesak ve hep tekdüze sürmüyor. Ve yine genellikle mutlu anlardan çok mutsuz anlar ile, acılar, ayrılıklar, maruz kalınan haksızlıklar ile pişiyoruz hepimiz. Kendimize en yaklaştığımız anlar ise ansızın bize derin bir hüzün eşlik etmeye başlar.
Belki de bazen, düşünüyorum da, kendimize en yaklaştığımız anlarda hayatı ve kainatı olduğu gibi görmeye başlıyoruz. Yalın haliyle. Ve sanki hüznümüz de bundan. Derinleşmeyle gerçekleşen bir yalınlaşmadan. Belki de asıl derinleşme böylesine bir yalın algılayışla gerçekleşebiliyor ancak.
En uzun yol
Ne demektir bu? Peşin hükümlerimizden, savunduğumuz ideolojilerden, takıntı ve zaaflarımızdan ve hatta kin ve nefret duygularımızdan arındıkça ancak: Olduğu gibi bakmaya başlıyoruz eşyanın hakikatine. İnsanın yüzüne. Bir olaya. Ve tabii kendimize... Kısa bir süreliğine de olsa: Kendimiz oluyoruz.
Tam bu noktadan mucizevi bir hisse kapılıyorum ben. Sanki kendim olmam demek, Allah’ın (cc) beni görmek istediği gibi olmamla aynı şey demek oluyor. Yani O’nun benim için yazdığı ile benim kendim için dilediğim bir bakıma çakışmış oluyor. İrade ile kaderin çakışması böyle bir şey olsa gerek diyorum. Benim için yazılanı kendi irademle dilemiş ve seçmiş olmam nasıl da büyülü bir buluşma.
Hayr olan ancak böyle gerçekleşebilir sanırım. Şer gibi görünenin aslında hayr olması bir bakıma ancak böyle çok daha geniş bir boyuttan bakıldığında, ilahi niteliğine bürünebiliyor insanın nezdinde. Sanırım en uzun yol, insanın kendine doğru gidiyor. Hüzünlü vedalarla hep. Yolculuklar burada da, orada da sürüyor. Kaldırılacağımız güne dek.

Etiketler

hmalkan (16) yeni şafak (11) dücane cündioğlu (9) ali bulaç (5) ahmet turan alkan (4) kürt sorunu (4) okuduklarımdan (4) taraf gazetesi (4) zaman gazetesi (4) demokratik açılım (3) feridenin günlüğü (3) kürt açılımı (3) leyla ipekçi (3) nihal karaca (3) türban (3) Türkiye (2) ahmet altan (2) ahmet turan (2) başörtü sorunu (2) esra elönü (2) iskender pala (2) nazan bekiroğlu (2) nihal bengisu (2) sinan paşa (2) tesettür (2) turan alkan (2) türk kimliği (2) ulusal kimlik (2) 1 ocak duası (1) 2009 (1) 28 şubat (1) AB (1) ABD (1) Afganistan (1) Allah'a ısmarladık (1) BOP (1) Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa (1) Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi (1) Ebuzer (1) Eğreti Gelin (1) Fuzulî (1) Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler (1) Hakikat niçin hep ıslak (1) Japonya (1) Japonya olsun mu? (1) Kafka (1) Katip Çelebi (1) Kemal Sunal (1) Mevlânâ (1) NATO (1) Pakistan (1) Picasso (1) Samtî Dede (1) Stalker (1) Stephen Hawking (1) Sultan Veled (1) Tarkovski (1) Türk ayrılıkçıları (1) Türkçeleştirme (1) acı tenkit (1) adanalı ziya (1) adilmedya.com (1) ahmet paşa (1) ahmet taşgetiren (1) ajda pekkan (1) aksiyon dergisi (1) akıl (1) ali aslan (1) ali koca (1) ali murat güven (1) anatomik tagayyür (1) anayasa mahkemesi (1) anka (1) ankebut 5 (1) anlayış dergisi (1) antropomorfik (1) ateş olmayan yerden yazı çıkmaz (1) atilla fikri ergun (1) avrasya (1) aym (1) aziz mahmud hüdayi (1) aşk (1) aşk hutbesi (1) aşk yapmak (1) aşk üzerine (1) aşk-ı cihan (1) aşkın merhaleleri (1) aşıklık (1) aşıklık odur ki (1) barok dindarlık (1) başka gezegen yok arkadaşlar (1) bedir (1) bengisu karaca (1) beşir ayvazoğlu (1) bilimsel yazar (1) bireysel özgürlük (1) bu hutbe aşkıma gitsin (1) bülent ersoy (1) büyük selanik (1) can güngen (1) cemil meriç (1) cenneti arayan sanat (1) chp (1) cüppeli şövalye (1) darendeli (1) demir leblebidir (1) demokratik hak (1) derviş ruhu (1) dijital cami (1) dilek hanif (1) din de bizim (1) din istismarı (1) dinci (1) dinci basın (1) dindarlar (1) dindarlığın trajedisi (1) dinsiz basın (1) edebiyatta dînî terminoloji (1) elif şafak (1) empati (1) entel sinemacı (1) eril'den eril'e aşkın sırrı (1) ertelenmiş cinsellik (1) estetik (1) estetik toplum (1) evrim (1) ferisiler (1) filistin sorunu (1) formula (1) füsus (1) gazozuna yasin (1) gözlerinde görüyorsan gözlerini (1) haber7 (1) hakan albayrak (1) hakikat (1) happy birthday (1) hastalık ve yaşlılık korkusu (1) hayat (1) hayatın anlamı (1) hayrunnisa gül (1) hazreti aişe (1) hegemonya (1) hendek (1) henry david thoreau (1) her düşünceye saygı (1) hercai yazar (1) herkes kendi cennetine (1) herşey O'dur (1) herşey O'ndandır (1) hiciv (1) hilal kaplan (1) homo islamicus (1) hudeybiye (1) hurma kapsülü (1) hüseyin nasr (1) hüzün (1) hüzünlü veda (1) ihsan eliaçık (1) ihvan (1) ihvan-ı müslimin (1) inamıyorum (1) islam (1) islamcılık (1) islami entelijansiya (1) istenç (1) istihare yatalağı (1) işarat-ı evsaf-ı aşk (1) kadının erkeğe vurgunluğu (1) kahretsin (1) kalp (1) kalp zekası (1) kapitalist tüketim alışkanlıkları (1) karınca kararınca (1) kaybolan paradigmalar (1) kendine iyi bak (1) kerem dağlı (1) kesret (1) kişisel tercih (1) klasik islamcı (1) kuran kursu (1) kutlu doğum (1) kutsallık (1) küçük ölümler (1) kıbrıs (1) laiklik (1) laiklik yorumu (1) mahalle baskısı (1) mahallenin ferisileri (1) marlboro (1) mazhar bağlı (1) medeniyet (1) medeniyet ve ütopya (1) milliyetçilik (1) mizah (1) mizaha meyyalim (1) modern düşünce (1) modernizm (1) muhafazakar (1) muhafazakar kesim (1) muhafazakarlık (1) muktezayı hüsn (1) mustafa kemal (1) mustafa tekin (1) mustafa özel (1) muzip (1) müslüman gençlik (1) müslüman kardeşler (1) müslüman siyaseti (1) müslüman sol (1) müslümanca ekonomi (1) nasır (1) neden hep yaşlı? (1) neden okuyorum (1) nesir dili (1) nihal bengisu karaca (1) niyazi mısrî (1) nuh'un gemisi (1) nurettin huyut (1) obama (1) okuduklarım (1) okuma tutkusu (1) okumak (1) orhan pamuk (1) philip morris (1) putlaştırma (1) q klavye (1) risalehaber (1) romantizm (1) romantizmi kaybettik (1) sabah paşa (1) sadık yalsızuçanlar (1) said nursi (1) sara büyükduru (1) sen önce kendine bak tayfası (1) senai demirci (1) senkretizm (1) seyyid kutup (1) sivil itaatsizlik (1) stanley kubrick (1) suskun buldum (1) sözde vatandaş (1) tarzı (1) tasavvuf (1) taşgetiren (1) taşra hocaları (1) tenzih (1) terörist (1) teşbih (1) tiki (1) tiki ümmet (1) turuncu dergisi (1) türkiyelilik (1) türkçülük (1) uhud (1) utopia (1) vahdet (1) vallahi dertten (1) varoluş (1) veda ve yolcular (1) vitali hakko (1) yenilgi (1) yenilgiye ağıt (1) yeşilçam (1) yılbaşı (1) zaman (1) zorla laik (1) âşık olmak (1) çarşaf açılımı (1) çağdaş dindarlık (1) çocukluğun mahalleleri (1) ölüm korkusu (1) ölümsüzlük (1) ömer faruk darendeli (1) öss (1) öss vasıtaları (1) öteki mahalle (1) özkan erdem (1) ümmet (1) ütopya (1) Şems-i Tebrizî (1) şeriata uygun günah (1) şeyh-i ekber (1) şiir dili (1) şinasi (1) şişmanlık (1)