MAZHAR BAĞLI
Toplumları kalıcı kılan ve geleceğe taşıyan en önemli parametrelerden birisi güçlü bir medeniyet sahibi olmaktır. Medeniyet, bir ütopyadır oysa, ama yine de toplumları güçlü kılan önemli referanslardan birisidir. Medeniyet sahibi toplumlar, birçok alanda kendine özgü yaklaşımlar, yönetim teknikleri ve insan ilişkileri geliştirebilirler. Dünyada birkaç medeniyet havzasından söz etmek mümkündür. Her ne kadar bu konuda çeşitli teoriler dile getirilirse de en bilinen teori, felsefenin, dinlerin, bilimlerin ve yönetim organizasyon tekniklerinin yeşerdiği her toplumun bir medeniyet sahibi olduğudur.
Türkiye, dünyada medeniyetleri doğuran tüm faktörleri içeren bir coğrafyada bulunan nadir ülkelerden birisidir. Dinlerin, bilimlerin, felsefenin ve yönetim tekniklerinin ilk örneklerinin görüldüğü bir tarihsel mirasın üzerinde bulunmasına rağmen bugün gelinen nokta ne yazık ki iç açıcı değildir. Özellikle uzun bir zamandan beri tartışılan Kürt sorunu ve din/laiklik tartışmasının bir türlü çözüme kavuşturulamamasında, bu tarihsel duruma uygun olmayan bir yöne doğru evrilmiş olmasının etkisi büyük olmuştur.
‘Davayı’ kaybeden ve bir ütopya sahibi olmayan insanların oluşturduğu bir ‘yığın’ var karşımızda. Hem Kürtlerin hem de Türklerin coğrafyayla/mekanla kurdukları romantik ilişki hem de kaybedilen dava (yok olan ütopya), her iki tarafın da patolojik bir dünya kurgusu içine girmelerine neden olmuştur. Bu bir medeniyet sorunudur, bir ütopya sahibi olmama sorunudur aslında. Bir ütopyası olmayanların özgün bir mimari tarzları, ruhları derinden kamçılayan müziksel tınıları ve bir matematikleri yoktur. Matematiği olmayan bir medeniyet düşünülebilir mi?
Romantizmi kaybettik
Matematiğin ve müziğin piri sayılan Pythagoras bir ütopyanın peşinde koşan bir düşünürdü. Rüyaların, masalların ferah kapısından bir ütopyaya dalmıştı. Yıllarca kafa yorduğu ‘gerçeği bulma’ uğraşında kendisine rüyada söylenen yere gittiğinde evrenin ahenkli bir dil ile var olduğunu görüp düşüncesinin merkezine bu kurguyu oturtmuştu. Her şey bir düzen/ahenk ve uyum içinde var olmaktadır. Bu düzeni somutlaştıran en önemli pratik ise musikidir. Musikiyi icra etme ile evrenle bütünleşme arasında zorunlu ve ontolojik bir nedensellik ilişkisi kurmuştu.
Her toplum kendine özgü bir ütopya sahibi olmak durumundadır ve bunun asıl işlevi ise, medeniyeti kurmaktır. Oysa bizim artık ne bir ütopyamız ne de peşinde koşacağımız bilinmeyen bir hakikatimiz vardır. Bir yandan medeniyetimizi oluşturan değerleri dışlayan bir ideoloji diğer tarafta da her şeyin ayan beyan ve açık olduğunu söyleyen bir eğitim sistemi mevcuttur. Bu ikili sıkıştırma dolayısıyla insanlar, ne hakikatin başka türlü mümkün olabileceği konusuna eğilmekte ne de farklı bir kurguyla geçmişe bakma ihtiyacını hissetmektedirler.
Ünlü şair Sezai Karakoç, hayatını kaybedilen medeniyetin yeniden diriltilmesine adayan nadir kişilerden birisidir. O bir medeniyet aşığıdır. Sahip olunan o kadim medeniyeti yeniden diriltme sevdası onun şiirlerinin ana gövdesini oluşturur. Ama bugün Sezai Karakoç’un doğduğu topraklarda bile adı ve düşünceleri sadece ‘romantik’ anılarda geçmektedir. Oysa romantizm ve ütopya belki de insan hayatını anlamlı kılan ve dinamik tutan en önemli parametrelerdir.
Estetik toplum
Nesneye ve olguya ilişkin doğru bir bilginin hem ‘özsel’ hem de ‘formel’ çerçeveye dair bir bilgilenmeyi içermesi en çok beklenen durumdur. Ancak bunun hiçbir zaman sağlanamayacağını da hep biliriz. İşte ütopya sahibi olmak bize bu uzlaşmaz ayrımı anlamlı kılabilen en ilginç alanlardan birisidir. Bugün insanlar ütopyalarını ve romantik mekán kurgularını kaybetmenin sancısını çekmektedirler. Bu acıyı dindirecek olan ise estetik ile aramızda yeniden bir akrabalık tesis edebilmek ve kaybettiğimiz davayı yeniden aramaktan geçer. Kaybedilen ise medeniyettir. Bu medeniyet hem geçmişe hem geleceğe kapı aralayacak olan tek sığınaktır ve onu da kaybetmişiz.
Sevindirici olan ise kaybettiğimiz şeyin farkına az da olsa varmaya başlamış olmamızdır. Bugün bir çok alanda bu medeniyetin yeniden yorumlanması ve bu sayede de yeniden diriltilmesine girişilen pek çok kurum ve kuruluşun yeni yeni hayat bulmaya başladığını görmek sevindiricidir ancak bu silkinmenin top yekun bir toplum projesine dönüşebilmesini sağlayacak üç temel aktör vardır. Bunlar; sanat (medyayı da içine alan iletişim araçları), sivil toplum kuruluşları ve siyasettir.
Bu aktörlerden belki de en az sorunlu olanı sivil toplum kuruluşlarıdır. Her ne kadar toplumun genelde bu alana açık olmadığı söylense de demokratikleşme ve özgürleşme çabaları sayesinde bireylerin kimi alanlarda ‘devlet dışı’ bir yapılanmaya daha sıcak baktıkları da söylenebilir. Çünkü devlet erki üzerinden yürüyen her bir girişim önceden sevimsiz olmak gibi bir durumla karşı karşıyadır hep.
Cenneti arayan sanat
En çok ihtiyaç duyulan ve en çok ifsat edilmiş olan sanat alanında ise, özellikle şiirde, genç bir kuşağın derinden devam eden bir çaba içinde olduğunu görmek mümkün, ancak bunun yeterli olduğunu söylemek çok zor. Sanatsal etkinlikler, ilk atamızdan tevarüs ettiğimiz özlemin (cenneti aramanın) peşinde sürdüğümüz çabanın iz düşümleridir. Fakat medya ile olan öldürücü ilişkisi onu bizden ve bu özlemden uzaklaştırmıştır. Medya, her şeyden önce farklı bir medeniyetin ideolojisi için üretilen ve dolayısıyla da farklı bir etik kaygı içeren bir tekniğe dayanmaktadır. Bu da medya ile toplum arasında kalıcı bir yabancılaşmanın kök salmasına neden olmuştur.
Siyaset de, kendi ideolojisini üretemeden toplumun ideolojisini (felsefesini) dışlama üzerinde varlık bulan bir kurguyla kendisini somutlaştırmaktadır. Batı toplumlarından referans alınan bu alanın en önemli açmazı konuyla ilgili kavram ve uygulamaların birer ‘teknik’ olarak değil de birer ‘değer’ alanı olarak görülmesidir. Bu anlamda demokrasi, laiklik, parlamenter demokrasi gibi konular aslında birer teknik olarak yönetim organizasyon örgütlenmesinin vazgeçilmezleridirler. Bunların söz konusu alanla ilgili birer değerler manzumesi olarak görülmesi, sorunları daha da derinleştirmektedir.
Vurgulamak gerekirse, ülkede yaşanan sorunları sadece ekonomik, etnik ve sosyolojik alanla sınırlandıranlar şu gerçeğin farkında değildirler; bu topraklarda insanları bir arada tutan asıl şey medeniyet aşkı olmuştur hep. Sanat olmuştur, hoşgörü olmuştur, dayanışma olmuştur, aynı değerlere sahip insanların kaygısını yüreğinde taşımak olmuştur. Şairin de dediği gibi; ‘Afrika’da ölse bir zenci/canı bende çıkar/seni bildim bileli’...
24.03.2008

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder