25 Kasım 2009 Çarşamba

Eril'den eril'e aşkın sırrı

DÜCANE CÜNDİOĞLU

1) Ona (!) niçin âşıksın?

Bu niçin'in için'ini açıklayanlar arasında bir tane bile 'âşık' bulunmaz.

Şayet âşık olsalardı, cevap bulmakta, yani aşkları için sebep göstermekte çaresiz kalırlardı. "Nereden bileyim? Bildiğim tek şey âşık olduğum!" gibisinden anlamsız bir iki kelimeden başka bir şey söyleyemezlerdi.

— Ona âşığım. Çünkü....

Bu soru bağlamında 'çünkü' diyen biri âşık olamaz. Beğeniyor, hoşlanıyor, seviyor olabilir ama asla âşık olamaz. Aşkın sebebi olmaz da onun için 'olamaz'.

Aşk, başka bir şeyden (sebepten) dolayı değil, bizatihi kendisinden dolayı istenendir. "Şunun için..." veya "Şundan dolayı..." açıklamaları saçmadır, ya da sahte.

Sebep-sonuç ilişkisini kurmak aklın/düşüncenin işidir. Aşıkta akıl ne arar ki kalkıp aşkının sebeplerini arasın da bulsun! Düşünürsen, yani aklı aradan çıkarmazsan, âşık olamazsın. Âşıksan, düşünemezsin zaten.

Unutmayınız, 'mecnun' kelimesinin hem 'deli', hem 'âşık' mânâsına gelmesi bir tesadüf değildir.

2) Aşk, mahza hazdır.

Aşkın faydalarını sıralayanların, bu yüzden aşkla aslâ alâkaları olamaz.

Niçin? Aşk'da yarar-zarar hesabı olmaz da onun için.

Demek ki aşkın öncesine (sebeplerine) gidemeyeceğimiz gibi, sonrasına (sonuçlarına) da gidemeyiz.

Peki ya aşkın zararları? Aşkın zararı da olmaz. Sizin zarar dediğinizi, âşıklar 'nimet' bilir, 'lütuf' addeder.

Aşk sırf hazdır; lütuf ve nimet işbu hazdan ibarettir.

3) Aşık seçen değil, seçilendir.

Kimse âşık olmaya karar veremez, kimse aşkı arayıp bulamaz. Sadece bekleyebilir. Aşk gelir sizi bulur. Sizi o seçer. Âşık olmaya karar veremezsiniz. Böyle bir yetkiniz de, yetkeniz de yok. Nasibiniz varsa, âniden çarpışırsınız.

Aşk âşıktan sadır olmaz. Bilâkis âşıktır aşktan sadır olan.

4) Aşkın birazı olmaz. O bütüne yöneliktir.

"Ben biraz âşık olayım" diyemezsiniz. Bir şeyin birazını beğenebilir, bir yönünü sevebilir, şu veya bu özelliğinden hoşlanabilirsiniz. Âşıksanız, maşukunuzun birazı, bir yönü, şu veya bu özelliği yoktur, o bütün olarak algılanır; arazlarıyla değil, zatıyla idrak edilir.

Aşk nokta gibi, an gibi, birlik gibi bölünemez. Basittir. Parçaları yoktur. Birdir. Heptir, değilse hiçtir. "Ben biraz tattım" olmaz; aşkın birazı olmaz çünkü.

5) Aşka ara verilebilir mi? Hayır!

Aşktan vazgeçilebilir mi? Hayır!

Bölünemeyenin parçası olmaz; arası da.

Âşık istediğine kavuşmamıştır; seçtiğini elde etmemiştir. İstenen ve seçilen kendisidir. Çaresiz o da en sonunda -eğer sonlu olana, fani olana âşıksa- vazgeçen değil, vazgeçilen olacaktır.

Aşık, aşka koşan değil, aşk tarafından sürüklenense; maşuku çeken değil, maşuk tarafından çekilense, kısacası seçilmişse, aşka mecbur ve mahkumdur. Aşkta oyunbozanlık olmaz bu yüzden.

6) Bir âşık, âşık olduğu için pişmanlık duyar mı?

Aslâ! AŞK kendisinden pişmanlık duyulmayandır. O bir nimettir, bir lütuftur. Lütuf ve nimete mazhar olanlar pişmanlık duymazlar, sadece şükrederler.

Aşkın mahrumiyetinden hasıl olan elem ve acı, âşıklar için gıdadır. Âşıklar bu elem ve acıyla beslenmeselerdi, insanlık sanat nedir bilmezdi. Sanatımsı'nın canı cehenneme! Sanat, aşkın, yani tutkunun çocuğudur ve ışıkla karşılaşabilmesi için yeri göğü yırtan çığlıklara ihtiyacı vardır; o çığlıkların şiddetini artıracak acıya yani. Güven yitimine.

Âşık hiçbir surette kendini güvende hissedemez. Aşkın, yani sürekli hazzın garantisi yoktur. Bu nedenle haz her daim elemin tehdidi altındadır. Âşık bunu bilir, hatta ister; zira o çektiği acılardan bile haz elde eder.

Aşkta ne emn (güven), ne de ye's (ümitsizlik) vardır. Emn'in karşıtı havf (korku), ye'sin karşıtı reca (ümit) olduğu içindir ki âşık önceleri hep korku ile ümit arasında tetikte durur, sonraları 'heybet' (ürperme) ile 'üns' (muhabbet) arasına yerleşir.

Âşıkta sadece muhabbet değil, heybet bulunur. Pişman olamayışı bundandır.

7) Hiç dikkatinizi çekti mi acaba, âşık-maşuk kavram çiftinde sözcüklerin niçin her ikisi de 'eril' formda kullanılmakta? Yani dil düzeyinde âşık da, maşuk da eril. Oysa maşuk sözcüğünün dişil formu da var: 'maşuka'.

Lâkin bu form bu vadide kullanılmaz. Kullanılsaydı, âşık-maşuka denilecekti ki o takdirde erlerin meydanı çoluk-çocuğa, yani halka terketmeleri gerekirdi. Gerek yok, çünkü bütün aşklar, bir aşk'tan payını alır, hem de en aşağı formlarına kadar.

"Sufi mecaz anlamış yâre muhabbetim" diye yakınan şairin aşkı da öyle. Sufi, niçin şairin aşkını 'hakikat' dairesinden çıkarıp bir çırpıda ona 'mecaz' mânâsı veriyor?

Çünkü şairin aşkı maşuk'a değil, maşuka'ya yönelik. Yani onun aşkı eril'den eril'e (aşık'tan maşuk'a) değil, eril'den dişil'e (aşık'tan maşuka'ya)...

İnanınız, aradaki fark, fark-ı azimdir.

17 Kasım 2009 Salı

Aşk hutbesi okunsaydı kadınlar da Cumaya giderdi

ESRA ELÖNÜ

Kadınlar için zıvanadan çıkış bu taraftan!

Selamünaleyküm romantizm!
Selamünaleyküm bunalım Polyannalar!
Selamünaleyküm bir akrostiş şiir yumağı karşısında duygusal marmelat moduna giren papatya konseyine aşk yetiştiren bu hutbe aşkıma gitsinci rumuzlu karanfiller!

Aşk koyunlarını pembe rüya otlağına salan atlarını ve savaşlarını kaybetmiş seküler haset, moleküler entrika sahipleri kadınlar! Partnerleri için slogan atan şeyhleri için sağ şeritte dolma saran hamarat biblolar! Camianın İslamcı ikonlarından imza alabilmek uğruna onursuzluklarıyla izdiham yaratan ülkemin cazibe menbaaları(!)

Ve o cazibe menbaalarının gazozuna yasin okuyan İslamcı beyleri(!) Yarim bana DÖNSÜN diye paralı semazenler tutan istihare yatalağı olmuş zaaf güvercinleri. Ekmek arası DIRDIR yediren, o dırdırı can korkusuna yiyen ve telaffuzları her ne kadar muhafazakar olsa da kadının kadın erkeğin erkek olduğunu unutup DİNDARlık adı altında light kepazelikler yaparak bunu ALLAH’IN DİNİNE sıvayan foyacılar.

Birisinin kaşına diğerinin gözüne laf edip aynı zamanda kaş göz eden el altından çark döndüren sinsi zihniyet üstatları. Erkeğin dincisi aşikar kadının dincisi tahammül edilmezdir. Başın açığını kapatmakla örtü taşımak aynı şey değildir. Bu saydıklarımda DİN KAÇAĞI var, bu saydıklarımda modern burjuvaziye anatomileriyle lojistik destek veren donanımlı, inançlarını part time yaşayan şirazesi bozuk kaporta kafalar var.

Tekrar ediyorum en reçelli şeddeyle
“ÜSTÜNLÜK TAKVADADIR AMA ALÇAKLIKTA GÖZÜMÜZE SOKULMASIN” diyebileceğim bu jenerasyon romantiklerine bakarak vitrinden DİN beğenmeyin (!) Bunları her hangi bir gazetede yazmıyorum bunları bu kıyıdan yazıyorum ve kimseye kürek çektiğim filan yok kaldı ki gaf denizinde kürek çeken bol olur geminin nerden su aldığını gösteriyorum kimbilir belki de hepimiz bu BATAN GEMİNİN Kaptanlarıyız kim bilir diyordu feride(!)

Bu yazıyı ister sakızdan çıkan şıp sevdi maniler niyetine oku
İster rehabilite enjekte eden vitamin niyetine
Ateş olmayan yerden YAZI çıkmaz de istersen
Ya da sen önce kendine bak tayfasını topla kapımı taşlasınlar
Gerçeği yazanın bir yüzü karaysa gözümüze sokanların İKİ YÜZÜ KARA!

16 Kasım 2009 Pazartesi

Herkes kendi cennetine!

DÜCANE CÜNDİOĞLU

Hastalık ve yaşlılık korkusu...

Bu iki korku, modernite tarafından, ölüm korkusunun yerine ikame edilmiş durumda. Çünkü modern insan, mümkün olabildiğince uzun yaşamak istiyor.

Uzun yaşamaktan ise, ister istemez, bedenî hazların sürekliliğini, yani maddî haz kaynaklarını yitirmemeyi anlıyor. Böylelikle sadece uzun değil, aynı zamanda iyi de yaşamak istiyor; yani hem sağlıklı, hem genç olarak yaşamayı düşlüyor; mümkünse sonsuza değin...

Sağlık hastalığın, gençlik yaşlılığın yerine ikame edildiğinde, salt yaşam değil, bilakis hem uzun, hem iyi yaşam, ölüm'ün karşıtı halini alıverir.

Ölüm korkusundan, dolayısıyla bu korkunun bilincinde yol açtığı/açacağı hasarlardan uzaklaşmaya çalışan modern insan da ister istemez bu sefer hastalık ve yaşlılık korkusunun bilincinde oluşturduğu hasarlarla başetmek zorunda kalır.

Modern nevroz türlerinin büyük bir çoğunluğu, varlığını, küçük korkuların büyümesine borçlu.

Günümüzde hastalanmak ve yaşlanmak demek, ölmek demek; küçük küçük ölmek... azar azar ölmek...

***

Nazarımda, modern insanın talihsizliğinin en büyük göstergesi, binlerce küçük ölümle başetmek zorunda kalmasıdır.

Düşünsenize, binlerce küçük ölüm... binlerce kusur... binlerce noksan... Hangisini öldüreceksin, hangisiyle başedeceksin?

Gerçekte hepsi de insan irfanına nisbetle sözünü etmeye değmez şeyler! Hakikat değil hiçbiri, tamamı birer vehim ürünü!

Modern insanı öldüren ne veba, ne kolera, ne frengi, bilâkis bu küçük ölümler. Yüreği küçülen insan küçük küçük ölüyor... mini mini takıntılar yüzünden gram gram ölüyor...

***

Nedense tam da bu noktada Ajda Pekkan'la Bülent Ersoy'u hatırlamadan edemiyorum.

İçim sızlaya sızlaya düşünüyorum: Yaşamak nasıl olur da bu denli güç, bu denli yorucu bir teknik haline gelir?

Zaman nasıl da aleyhlerine işliyor ve bu süreci geciktirmek için nasıl da çırpınıyorlar.

Sahte ölümlere karşılık sahte zaferler!

Ve aptal dostların binbir zahmetle birleşip ayrılan avuçlarından sadır olan sahte alkışlar!

Belli ki hiç dostları olmamış. Gerçek dostlar... kendilerine ayna tutacak dostlar...

Şems-i Tebrizi "Ne yapıp edip bir ayna bul kendine!" der, bir dost yani... sana seni sende gösterecek bir dost...

Seni, yani kusurlarını, yani noksanlarını, seni sen yapan, seni insan haline getiren tüm yoksunluklarını....

Sana, yani gönlün çığlıklarına kulaklarını tıkayan o zavallı nefsine, yani aptalca kibri yüzünden şişine şişine özünü yaşamın özüyle birleştirmeyi bir türlü beceremeyen bir diğer dosta... gönlüne...

Sende, yani bu dünyada, yani bu bedende... cıvık cıvık hazların arasında...

***

İnsan ruhunun hınçla çitilenmesi karşısında bir 'ah' nidası duymak, bir inilti emaresi görmek bu kadar mı zor?

Bedenin doğal kusurlarını, delik deşik edilen bir ruhtan kopartılan 'et' parçalarıyla yamamaya değer mi hiç?

İnsanlar her geçen gün biraz daha bedenlerini diriltmek uğruna, ruhlarına kasteden hasta bilinçler hâline geliyorlar...

Nihayet, Tanrı'ya ve doğaya karşı savaşıyoruz.

İnadına üstelik.

Niçin?

Razı olmamak için... olup biteni sevgiyle öpüp başımıza koymamak için...

Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna erinirim dememek için...

Rıza lokmasını yutmak bu kadar mı zor?

Rıza lokmasını yutmak, yani "varlığın tüm hâllerinden hoşnutluk" mertebesine ermek...

***

Eksiklerimizde, kusurlarımızda bile keramet (lütuf) arayan bir toplumun mensuplarıydık bir zamanlar. Aramızda, bize kusur ve noksanlarımızdan bile hoşnut olmamızı öğreten ustalar dolaşırdı. Kuruntularımıza boşvermemizi öğütleyen ustalar... Hastalanmayı, yaşlanmayı, ölmeyi... bir lütuf, bir nimet, bir armağan bilmemiz gerektiğini hatırlatan ustalar...

Şimdiyse direniyoruz, direncimize mukabil refahımız artarken hoşnutluğumuz azalıyor. Rızamız...

Binlerce küçük ölüm sarmış durumda etrafımızı. Birer virüs gibi binlerce küçük ölüm...

***

Dindarlığın modern formları da benzer duygularca baskılanıyor. Çünkü dindarlar da iyi ve uzun yaşam arzularını öte-dünya nimetleri üzerinden tatmin etmeye çalışıyorlar.

Burada aradıklarını orada da bulmayı istiyorlar. Hem de kat kat fazlasıyla...

Ancak sadece bildikleri hazları. İştah ve şehveti...

Halk nereye gitmek ister? Elbette kendi cennetine! İştah ve şehvet yurduna...

Bizzat bu hazları va'deden Kur'an olduğuna göre, niçin bu nimetleri sanki önemsemezmişim gibi konuşabiliyorum? Acaba Kur'an'ın va'dettiği nimetlere karşı -hâşâ- haddimi bilmeyip dudak mı büküyorum?

Bir hamakat alâmeti olarak addedebileceğim böylesi suizanları taşıyanlar arasında bazı âşina yüzlere de rastladım.

Ne diyebilirim?

Herhalde şu kadarını:

Cennet yok, cennetler var. Cehennem yok, cehennemler var!

O hâlde herkes kendi cennetine!

25 Ekim 2009 Pazar

Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi

DÜCANE CÜNDİOĞLU

Cennet zevklerini ayrıntılandırmayı marifet bilen zavallı sözde hocalara yazıklar olsun! Cennet restaurantının menüleri, artık yeterince zenginleşmiş metropol dindarları için hakikaten cezbedici bir anlam ifade ediyor mu emin değilim!

Etmeli mi? İşte tartışılması gereken nokta da burası!

Yeşilliklerle örülü çiçekli bahçeler, köşklerin önünden şırıl şırıl akan nehirler, her tattan meyveler, narlar, üzümler, vs.

Başka?...

Bir de gencecik hatunlar.

Başka?...

Hepsi bu kadar! Çeşit olarak değil, cins ve nev olarak!

Yani sadece mideye ve bacak arasına hitab eden zevkler! Hepsi de iştah ve şehvetin tatmini!

* * *
Ey benim sevgili hocalarım! İştah ve şehveti, Allah için, daha ne kadar bayağılaştırabilirsiniz, hiç düşündünüz mü?

Başlıca maksadı güzel ahlâk olarak bir dini, bütün işleri sizi ve inançlarınızı ti'ye almak olanlara sevimli göstermek için başka ne tür numaralar çekebilirsiniz?

Ayrıntılandırmayı marifet bildiğiniz zevkler karşılığında ne istiyorsunuz muhataplarınızdan? İbadet etmelerini mi? Mahiyetini sizin de adam gibi bilmediğiniz birtakım credo'lara (itikad) inanmalarını mı? İyi birer insan olmalarını mı?

Söyleyin, vaadleriniz karşılığında ne bekliyorsunuz?

Teklif ettiğiniz zevkleri daha dünyadayken küçümseyenlere söyleyeceğiniz neyiniz var sizin?

En iyisi, siz mideyi ve genital bölgeyi bırakın, insan gönlüne hitap eden bir sözünüz var mı, asıl onu söyleyin!

Alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin, hem de son peygamberin mesajını, niçin az bir pahaya satma ihtiyacı duyuyorsunuz? Kur'an'da konuşmaya değer bir konu mu bulamıyorsunuz da huri muhabbetinden bir adım öteye gidemiyorsunuz?

Acaba konuları başkaları seçiyor da siz sadece ağzınızı mı açıp kapıyorsunuz?

* * *
— "İnsanlığın çoğu sorunu, birer fani olduğumuzu bilmemizden kaynaklanıyor. Bu, bilgi'nin ve dilin lânetidir! Bu ise çaresizliği ve manik çözümleri beraberinde getiriyor. Bütün bunlar ölümsüzlüğe ulaştığımızda ortadan kalkacak!"

Bu ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, yahudi yönetmen Stanley Kubrick'in en büyük takıntısı ölümdü, ölmekten korktuğu kadar başka bir şeyden korkmuyordu. (Filmlerini yorumlarken, Kubrick'in bilincini böylesine derin bir korkunun şekillendirdiğini aslâ gözardı etmemeli!)

Kendisi, bilimin bir gün ölüme çare bulacağına da tüm samimiyetiyle inanıyordu. Nitekim 1968'de kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle diyor:

— "Ölüm bir hastalık ve tıpkı diğer bütün hastalıklar gibi tedavi ihtimali var."

Peki nasıl?

Aşağıdaki satırları okurken, ünlü yönetmenin sesindeki gizli iyimserliğe de dikkat etmeli!

— "Biyolojik ölümsüzlüğe aşağı yukarı 100-150 yıl içinde sahip olacağız. Hücre gençleştirme işlemi gerçekleşecek ve yaşlanma ortadan kalkacak!"

Kubrick, 1960'larda Fizikçi Robert Ettinger'in, yeniden hayata döndürülecekleri güne kadar insanları likit nitrojen içinde dondurabilecekleri önerisini de hararetle destekler, hatta bir gazeteciye, teknik imkânlar yeterli olsa, kendi bedenini dondurmayı düşünebileceğini de söylemekten kaçınmaz.

* * *
Bilmek gerekir ki büyük sanatçıların çoğunun en büyük sermayesi ölüm korkusudur! Ölümün hüznüyle başı belâda olmayan büyük sanatçı yoktur çünkü! Olmamıştır!

Bütün hüzünler, en temelinde, ölüm hüznünün, yani önceden tutulan yasın ürünüdür. Bütün korkular, bir tek korkunun nüshalarıdır. İnsanın macerasını dilediğin nüshadan okuyabilirsin.

İnsan!.. Öleceğini bilen tek canlı! Alemde, öleceğinden korkan tek zavallı!

Dinî açıklamaların tümü, nasıl ki gerçekte bu ezelî korkuyu teskin etmeye matuf ise, sanatın kendisi de bu yokoluş duygusuna karşı durmanın bir başka yoludur!

Sanat, bir tür ölümü geciktirme, dönüştürme tekniği!

Yaratan öleceğine inanmaz, inanamaz! Ama yine de ölür!

* * *
— "İnsanoğlu 20 yıl içinde ölümsüzlüğe kavuşacak!"

"Modern Edison" olarak da anılan Amerikalı bilimadamı Ray Kurzweil'ın seslendirdiği bu iddia, çok değil, daha bir iki hafta önce gazetelerin manşetlerini süslüyordu.

Acaba Kubrick'in beklentileri bu sefer gerçek mi oluyor? Kubrick 1960'larda yüz-yüz elli yıl diyordu, bir bilimadamı ise şimdi yirmi yıl diyor!

Peki nasıl olacak bu iş?

Şöyle: Gelecekte nanobot adı verilen hücre boyutunda milyonlarca robot üretilecekmiş, bu robot-hücreler damarlarda dolaşarak yaşlanma sonucu ölmeye başlayan beyin hücrelerini, kasları, atardamarları, kemikleri onaracaklarmış ve böylece insanların sonsuza kadar genç kalmaları mümkün olacakmış.

Anlaşılan, ölümlerine önceden yas tutanların biraz dişlerini sıkmaları gerekiyor.

* * *
— "Bilim insanları, genetik müdahaleyle dişi farelerin ömrünün 20 yıl uzamasını sağladı."

Bu haber de daha dün yayımlandı.

1) London College Üniversitesi'nden bilimciler, bir proteinin üretilmesini durdurmak üzere yapılan genetik müdahaleyle dişi farelerin ömrünün yüzde 20 uzamasını sağlamışlar.

_Sağlıklı ve uzun yaşama ilişkin bir başka haber de Danimarka'dan:

2) Güney Danimarka Üniversitesi'nde yürütülen araştırmaya göre, iki yüzyıldır uzayan insan ömrü aynı tempoda devam ederse, kalkınmış ülkelerde bugün doğan bebeklerin yarıdan fazlası 100'üncü yaş gününü kutlayabilecekmiş.

Yaşamını veresiye üzerine kurmaktan büyük zavallılık olur mu?

* * *
Bizim cahil taşra hocalarının söylemleriyle modernitenin söylemleri arasındaki mahiyet farkı nedir?

Esasta hiçbir fark yok! Çünkü iki taraf da insanın 'insanı'na değil, insanın 'hayvanı'na hitab ediyor!

Dünyada uzun yaşamaya inanmak güzel! Peki ama ne için?

Cennette sonsuza kadar yaşamak da güzel! Peki ama ne için?

O tür hocalar da, bilimadamları da, iştah ve şehvetten yahut mide ile bel altının tatmininden gayrı bildikleri, tattıkları bir tek insanî (ilmî/entelektüel) hazdan veya bir tek ilahî (irfanî/sanatsal) zevkten haber versinler de görelim!

Aslında kimseyi kınamamalı, herkes kendi hakikatince konuşuyor. Çünkü cennetin kapısında oturan o hocaların "ilahî hikmet"ten nasib ve hisseleri bu kadar!

Ne yazık ki hepsi bu kadar!

21 Ekim 2009 Çarşamba

Türkiye, Japonya olsun mu?

ALİ BULAÇ

Japonya, dünyanın en büyük ekonomilerine sahip ülkelerin başında yer alır. Osmanlı ve Rusya ile beraber modern tarihe adım atmakla beraber, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra bugünkü gelişmeyi yakaladı.
Japonların, dünyanın bilim ve teknoloji tarihine yaptıkları önemli bir katkıları yoktur; Batı'da icat edilmiş bir teknolojik ürünü alır minimize ederler ve kitlesel tüketime sunarlar. Şeylerin özünü taklit etmekte gelişmiş bir yeteneğe sahiptirler. Bir zamanlar Japon kalkınması Türkiye'de çok tartışıldı. Shintoizm'in 'protestanlık' yönünde geçirdiği algı değişimi ve Samurayların ticarete girişi, aşkınlaştırılmış ritüellerin iş disiplinine uygulanması gibi faktörlerin, "Japon kalkınması"nda itici rol oynadığı söylendi. Durum öyle değil. Bu sayılanların tabii ki kendi ölçeklerinde rolleri var, ama bu "etkileyici roller"dir, asıl "belirleyici faktör" Amerika'nın siyasal ve stratejik tercihleridir. Kısaca Japonların ekonomik ve teknolojik yönden sıçrama yapmalarını sağlayan Amerika'dan başkası değildir:

1) İkinci Dünya Savaşı'nda ABD, Japonlara silah bıraktırmak için Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombası attı, yüz binlerce masum sivilin ölmesine sebebiyet verdi. Savaş bittikten sonra, sayısız Amerikalı, kendini Japonlara karşı bir tür suçlu hissetti. Ve nasıl Batı, blok halinde Nazi soykırımından dolayı bugün İsrail her ne yapıyorsa sesini çıkarmıyorsa, Amerikalılar da kendilerini Japonlara karşı borçlu hissettiler, onlara muazzam ekonomik ve teknolojik imkân ve fırsatlar sundular.

2) Bunun yanında siyasî-stratejik başka bir faktör de söz konusuydu: Başlayan Soğuk Savaş konsepti içinde Asya neredeyse bir bütün olarak Sovyet-Rus ve Çin komünizmine karşı savunmasız durumdaydı. Sonradan açıkça gözlendiği üzere bazı yerler, (mesela Vietnam, Kamboçya ve K.Kore) kolayca bu etki alanına girebiliyordu. ABD, Rusya ve Çin'in yayılmasını önlemek üzere yerkürenin Doğu ucunu mevzi seçip tahkim etti. Japonya, "yeni gelişme dinamiği"yle komünist yayılmayı engelleyen bir rol oynadı.

3) Dahası, kapitalist sistem ve tüketim alışkanlıklarının kadim medeniyetler içinde gözünü açmış olan Asyalı insana empoze edilmesi için "tüketimin demokratizasyonu" adı altında bir doktrin çerçevesinde Japonlara misyon yüklendi. Bu sayede kapitalist üretim teknikleri yanında tüketim alışkanlıkları ve kültürü Asya'da yaygınlaştırıldı. Geç başlamakla beraber Çin ve Hindistan'ı bu sürece dahil eden önemli amillerden Japon usulü tüketim ve refah arzusudur.

Bana sorarsanız, bütün bunlar Japonların lehine değil, aleyhine oldu. Ne Shintoizm kaldı ne Güneş tanrısı. Aile parçalandı, Japonlar derin bir tüketim ve refah nihilizmi içinde yuvarlanıp gidiyor. "Kendi gelenek ve kültürlerini koruyarak kalkınan ülke: Japonya" efsanesine bizim sağcılarımız bile itibar etmiyor.

ABD, yeni dönemde Asya'nın batısında, yani Ön Asya'da "ikinci bir Japonya" yaratmak istiyor. Bu da Türkiye'den başkası değil. Yeni düzenin temel taşları döşenirken;

a) Enerji kaynakları ve enerji nakil hatlarının güvenliğini sağlayacak,

b) Ortadoğu'da Batı kampının mevcut avantajlarını ve üstünlüğünü korumak üzere kaba güçle, yani silahla değil de "yumuşak güç"le bir dizi reformlar gerçekleştirecek,

c) Büyük sistemin içinde kalarak bölgesel entegrasyonu gerçekleştirecek,

d) Yeni küresel düzene paradigma dışından meydan okuyacak olanları ehlileştirip denetim altına alacak bölgesel aktör veya aktörlere ihtiyaç hissediyor.

Bunun için öncelikle gözünü Türkiye'ye dikmiş durumda. Diplomatik, politik ve finans desteği yanında bölgesel çalışma rahatlığı sağlıyor. Aslında Ortadoğu zaten bu yönde reform geçirmek zorunda. Ama ortada ciddi bir soru var: Japonya gibi sonradan kendimiz olmaktan çıkma pahasına bu sürece evet mi diyelim, yoksa kendimiz kalarak ve bölge halklarıyla kader birliği yapıp kendi reformlarımızı kendimiz mi yapalım? Ne dersiniz!

15 Ekim 2009 Perşembe

Büyük Selanik

AHMET ALTAN

Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar...

İlk amacına ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.

Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı.

İkincisi ise “zordan” daha zordu.

Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.

Onun hayalindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele halinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.

İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabul edilmemesine sinirleniyordu.

Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi.

Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.

Onun hayal ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu.

Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.

Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.

Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.

Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı.

Demokratlar, “diktatörlüğüne” karşı çıkıyorlardı.

Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.

Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.

Korkunç bir baskı uyguladı.

Kürt liderlerini astı, Müslümanları gazeteler vasıtasıyla “irticacılar” olarak ilan etti, demokratları Meclis’ten attı, solcuları hapse koydu.

Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı.

Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı.

Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemal’i memnun edecek göstermelik bir “Selanik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.

Geride kalan kısımlar da, “yeni Selaniklilerin” esiri durumuna düştü.

İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sahip olamadılar.

Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu “Selanikleşme” hareketine “Atatürk ilke ve inkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilan edildi.

Biz bugün hâlâ Türkiye’de “Selaniklilerle” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz.

Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar.

Samimiler bunu söylerken.

Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selanikleşme” hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor.

Mustafa Kemal’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.

İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması.

Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak.

Bırakın da yapsınlar.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Şiir dili muaf peki ya nesir?

NAZAN BEKİROĞLU

Ben kim namâz-ı aşkta Mecnûn'a uymuşum
Terk eyleyip ikameti kanuna uymuşum

Galib'in, ikameti terk ederek genel geçer kanunlara, hele de Mecnunluk tabiatına uyduğundan söz ettiği bu namaz aşk namazıdır. Dolayısıyla Mevlevi Şeyhi'nin ikameti terk ettiğinden söz etmesi abes gelmez bize. Çünkü o mazmununu kurmuş, sınırlarını belirlemiş, namazı gerçek anlamından kaydırarak aşkın erkanına uygun bir imgeye dönüştürmüştür.

Gerçi geleneksel edebiyat dine ait bir terminolojinin düpedüz gerçek anlamında kullanıldığı, amelin ibadetin hatta imanın aşk kazasına uğradığı örneklerden de beri değildir.

Kanuni, şair olarak Muhıbbi, akşam namazında, geceye yemin ederek başlayan Velleyl Suresi'ni okurken leyl sözcüğünü telaffuz ettiğinde artık ne ettiğini ne kıldığını bilmediğini itiraf eder samimiyetle. Leyl gece demektir. Gece siyahtır. Sevgilinin zülfü de siyahtır. Bu hatırlayış geri kalan her şeyi unutturur şaire:

Sûre-i Velleyl okurdum dün namâz-ı şâmda
Zülfün andım dilberin n'ettim ne kıldım bilmedim

Nesimi de namazın kazası olduğu halde sevgiliden uzakta geçirilen zamanın telafisinin olmadığını ifade eder:

Gel gel berî ki savm ü salâtın kazâsı var
Sensiz geçen zamân-ı visâlin kazâsı yok

Fuzuli ise sevgilinin zülfünün imanında açtığı gediklerden söz ederek perişan haline kafirlerin bile ağladığından dem vurur:

Küfr-i zülfün salalı rahneler îmânımıza
Kâfir ağlar bizim ahvâl-i perîşânımıza

Arttırılabilecek bu örnekler Divan şairinin herhangi bir yan anlam yüklemeksizin de doğrudan dini terminoloji üzerinden konuşabildiğini gösterir bize. O kadar ki kutsal olanın edebiyat yoluyla dahi tahfifine izin vermeyen geleneksel algının en azından kınaması gerektiğini düşünürüz. Fakat olmaz böyle bir şey. Çünkü "Şairdir ne söylese yeridir"den çok öte bir muafiyet ve meşruiyet alanı açmıştır kendisine şair; asırlar içinde akan gümrah bir ırmaktır bu. Bu muafiyetin baş nedeni şiir dilinin gelenekte soyutlayıcı bir dil oluşudur. Onun, gerçeği en fazla taklit ettiği anda dahi onu sadece yorumladığı, bu yorumlayışın da nihai hedef olarak sadece hikmeti hedef aldığı peşinen kabul edilmiştir. İlhamı hikmete muhalif olmadığı sürece mazmununu her türlü terminoloji üzerinde kurabilir. En fazla "anlatıyor" gibi göründüğü anlarda bile soyutlamakta, en somut olanı gösterirken bile ideyi, aynı, sabiteyi işaret etmekte, hikmetli müştereğe giden bir yol açmakta, yalanı bile doğruyu söylemekte, ortak mesajı teyid etmekte, üçüncü çizgiyi, malum bileşkeyi vermektedir. Bir başka ifade ile atılan taş ürkütülen kurbağaya yeterince değmektedir ve okuyucu bu hazırlığa yeteri kadar sahiptir. Bu kabul, şiir dilinin meşruiyet ve muafiyet alanını oluşturur. Olağanüstü bir özgürlüktür bu. Şiirin bu soyut dilidir ki Kur'an'da zaten gerektiği kadar anlatılmış o halde daha fazlasının bu dünyada bilinmesinin yararsız olduğuna inanan geleneksel okuyucuyu bile Peygamber kıssalarının mesnevi/şiir dilinden anlatılması karşısında sessiz kalmaya ikna eder.

Lakin nesrin dili bu kadar ayrıcalıklı değildir. Geleneksel zamanların türü olmayan roman bu ayrıcalığa peşinen sahip değildir bir kere. Aynı şeyi anlatsalar bile şairin soyutladığı yadırganmaz da nasirin anlattığı yadırganır. Çünkü şairin hikmete bağlandığı peşinen kabul görmektedir de nasirin anlattığı ayağının bağıdır.

Belki de mesnevi ile roman arasında bir tür ihtiyacı hissettiğini her fırsatta dile getiren bu satırların yazıcısı, geleneğe bağlanıyorsa nesir için de soyutlayıcı bir ırmak yatağının varlığının okuyucu tarafından artık kabul görmesi gerektiği beklentisi içindedir. Çünkü o, geleneğin hissi ve dili ile dışarıdan değil içeriden, takliden değil aynen, kesbi değil vehbi, akli değil kalbi, iğreti değil sabit, geçici değil kalıcı ilişkiler kurulması ihtiyacındadır. Ve bir tür olarak mesneviden tevarüs edilen miras, hikmete bani soyutlayıcı muafiyet ve meşruiyet alanlarını beraberinde getirmelidir. Bizim bir nesrimiz olacaksa böyle bir şey olmalı, demektedir.

8 Ekim 2009 Perşembe

Dindarlığın en büyük trajedisi

DÜCANE CÜNDİOĞLU

Modern entelektüelin en büyük zaafı nedir? Elbette, toplum karşısında kendisini alacaklı hissetmesi.

Toplum hep ona borçludur. Her daim. Üstelik niteliklerinden ötürü de değil, bizatihi varlığından ötürü.

Varlığıyla toplumun seviyesini/kalitesini yükselttiğine inanır entelektüel; âdeta topluma şeref bahşettiğine... değer kattığına... Bu nedenle de kendisini alacaklı hisseder.

Toplumdan yüksek imtiyazlar talep etmesi de işbu hissiyat sebebiyledir.

* * *
İnsanın beynini, beyinciğini bağırsaklarından daha kıymetli yapan nedir, ah bir bilebilsem!

Hepsi hepsi, etten, kemikten, kıkırdaktan oluşmuş, damarlarla, sinirlerle sarmalanmış bir iskelet!

Tabiat yani. Dört unsurun oluşturduğu bir tabiat!

Bir vicdana sahip olduğu tasavvur edilmedikçe bu iskeletin, bizatihi iskelet olmak itibariyle ne kıymeti var?

Vicdan, yani insanın doğal olmayan tek tarafı!

Evet, insanın sızlayan, sızlayabilen tek tarafı!

İnsan müstesna, hiçbir hayvanın vicdanı sızlamaz!

Hayvanlar bu yönleriyle talihli sayılırlar, pişman olacakları hatalar yapamazlar çünkü!

Suçluluk duyma yetisi olan yegâne hayvan türü biziz! Bir tek insan!

* * *
Erdemli toplum, her şeyden önce vicdanı olan toplumdur; vicdanına karşı sorumlu olan... vicdanının sesini bastırmayan... dahası, sızlayabilen bir vicdana mâlik olmayı bir lütuf, bir fazilet addeden toplum...

Kitlesi/kütlesi kadar cânı da, cânânı da olabilen bir toplum... yani kendine özgü bir ideâli, bir ütopyası, aklı kadar gönlü, bedeni kadar ruhu, hesabı kadar hayâli de olan bir toplum... kısacası, vicdanı olan bir toplum...

Modern entelektüel, artık toplumun vicdanını temsil etmiyor. Üstelik o vicdandan hissesine düşecek mütevazı payı da elinin tersiyle itip reddediyor. Gerçekte biricik ödülü olarak algılaması gereken o sızlama yetisini, o inleme hassasını, düşünce ve sanatın yegâne sermayesi o cânım hüznü basit bir ücret karşılığında satmakla kalmıyor, bu ücreti sınıfsal duruşunun mükâfatı hâline getirecek sözde ittifaklar inşâ ediyor.

Aklın yanında yer alarak. Her daim gücün ve kârın...

Halkın zaaflarına hitab eden tiraj ve rayting avcılarının tüm marifeti bu!

Abarttığımı düşünenler, bir anlığına olsun, bütün o malum şımarıklıklarıyla gazeteciler taifesini gözlerinin önüne getirebilirler; toplumsal vicdanın belirtilerini EKG testleriyle anlamaya/kavramaya çalışan habercileri ve yorumcuları...

* * *
Seyredenler hatırlayacaklardır, Stalker'ın sonunda, entelektüellerin, ruhlarındaki en küçük kıpırtı için dahi bir karşılık görmeyi umduklarına ilişkin nefis bir eleştiriye yer verir Tarkovski!

1980'de bir gazeteci kendisine bu ifadeyi hatırlattığında ise şöyle der:

— “Bugünün dünyasında insanlar her şeyin karşılığını almak istiyorlar. Bunun kelimesi kelimesine maddî bir karşılık olması gerekmiyor. Ahlâklı bir davranış gösteren kişi de 'ahlâklı' olarak tanınmak istiyor. Modern insanın bakışaçısı bu!”

Bu durumun sebebi de, ünlü yönetmene göre, maneviyat yoksunluğu.

Dindarlığın en büyük trajedisi de bu değil mi: maneviyat yoksunluğu?

Çevrenize baksanıza, herkes yaptıklarının karşılığını hemen almak istiyor. Hemen, yani bu dünyada. İlk fırsatta!

Maneviyata, en çok dindarların ihtiyacı var! Çünkü çektikleri meşakkatleri telâfi etmekte sadece mahir değil, aynı zamanda çok süratliler de.

Ahlâklı görünmek ihtiyacında olanlar şimdilik bir tek onlar!

Olmanın karşılığı görünmek!

(Bilenler bilirler, görüntünün olduğu yerde ihlâs olmaz!)

* * *
Genç şairlerin daha ilk dörtlüklerini yazar yazmaz basılmasını istediklerine işaret eden Tarkovski'nin Picasso ile Kafka arasında kurduğu karşıtlık hakikaten ürkütücüdür.

“Picasso” der;

— “Bir çizim yapar, imzasını atar, o işi yüklü bir paraya satar, sonra bu parayı Fransız Komünist Partisi'ne verirdi. Muhteşem! Ama bana öyle geliyor ki bunun sanatla ilgisi yok!”

Peki Kafka?

Tesbit fevkalade yerindedir:

— “Daha önceleriyse, sanatçı, Kafka gibi, romanlarını yazar ve ölür; dostuna ve vasiyetini yerine getirecek olan kişiye de bütün çalışmalarını yakması için bir not bırakırdı. Kafka kendi devrine hazır olmayan bir insandı.”

* * *
Ey tâlib, meydanı, olmadan görünenlere bırakmalıyız, gücü ehl-i siyasete, kârı ise ehl-i ticarete...

Demek ki öncelikli vazifemiz, görünmeden olmak! Ancak Tebrizli Şems'in şu uyarısını aklımızdan çıkarmamak kaydıyla:

— “Vicdanıyla meşgul olan kişi Kur'an'ı ezberinde tutamaz!”

6 Ekim 2009 Salı

Tüm günahlarımız şeriata uygun!

DÜCANE CÜNDİOĞLU

İnsan nefsinin en belirgin vasfı: yaşama güdüsü.... ne pahasına olursa olsun yaşamda kalma arzusu... her hâlukârda yaşamı sürdürme azmi.... mümkün olduğunca en uzun süre... olabildiğince... gidebildiğince...

İşte insanın ölümü kabullenemeyişinin ardındaki en temel güdü!

İnsan organizması hayatta kalmak üzere kodlanmıştır, hem de bütün hücreleriyle... 'Süreklilik' duygusu da bu güdünün eseridir. Biyolojik süreklilik, yani beka duygusu...

Birey olarak sürekliğini sağlayamayacağını bilen organizma, bu ihtiyacını türün sürekliliği üzerinden tatmin eder.

Nasıl?

Elbette üreme yoluyla. İştah ve şehvet de böylelikle yaşamda kalmanın en temel koşulları hâlini alır.

* * *
İnsan yaşamını kavramaya yönelik bir bilincin, her hâlukârda kendileriyle hesaplaşmak zorunda olduğu iki kavram vardır: mülkiyet ve cinsiyet.

Mülkiyet, yani sahip olma isteği, gerçekte, yaşama güdüsünün dönüşmesiyle ortaya çıkıyor. Çünkü yaşama güdüsü veya yaşamda kalma/yaşamı sürdürme arzusu, en temelde biyolojiktir. Yani türsel bir zorunluluktur, bireyin istek ve seçimiyle alâkalı değildir. Mülkiyet ise biyolojik değil, psikolojiktir. Tenin değil, tinin isteğidir. Yani bedenin değil, cânın...

Yaşamı sürdürme isteği, yaşam için gerekli vasıtaları sağlama almak gayretine dönüştüğü an, işte o an, mülkiyet duygusu da oluşuveriyor.

Mal mülk edinme arzusunun temelinde, kuşku yok ki sıhhatini kaybetmiş bir yaşama hırsı vardır; aracı amaç hâline getiren bir bilinç kayması... güya yaşam adına yaşamın kendisini ıskalama zavallılığı...

Azim ve gayret sözcüklerinin yerine, bir çırpıda hırs ve ihtiras sözcüklerinin geçmesi hiç de sebepsiz değil.

Hırs ve ihtiras, en nihayet çalışıp çabalamanın beyhûdeliğini vurgulamaya yarıyor; beka bulmak isteyen fânilerin çırpınışlarındaki boşunalığı...

* * *
Üreme yetisi, en nihayet insan türüne yaşama ve yaşamda kalma imkânı bahşediyor. Pek tabii ki burada bireylerin payına düşense soy sop aracılığıyla süreklilik kazanmak...

Ben öleceğim ama çocuklarım yaşayacak. Ben çocuklarımda yaşayacağım... Onlar da kendi çocuklarında...

Soy bu duygularla koruma altına alındığında, zorunlu olarak tür de kendini korumuş oluyor. Elde edilen mallar miras (hukuk) yoluyla çocuklara kaldığından, mülkiyet duygusunun sadece toplumsal değil, aynı zamanda ruhsal bir gerçeklik kazanması da kolaylaşıyor.

* * *
Yaşamı sürdürme arzusu en temelde biyolojik bir karakter taşırken (doğal/hayvanî bir güdünün eseriyken), bu arzunun insan zihni tarafından mal-mülk avcılığının gerekçesi hâlini alması tamamen psikolojik mahiyettedir. Vehmîdir yani.

Üreme gücünün kendi doğal hedefinden sapıp bağımsız bir zevk oyunu hâlini alması nasıl ki psişe'nin (nefsin) bir marifeti ise, yaşamı sürdürme güdüsünün kendi doğal mecrasından çıkıp mal-mülk biriktirme hırsına yol açması da benzer bir mekanizmanın ürünüdür. Yani modern insanın geçmişte hiç olmadığı şekilde yeniden kurguladığı ve tanımladığı mülkiyet ve cinsiyet oyunlarının hiçbiri 'doğal' değildir.

Din dili, bu oyunları hiç çekinmeden 'şeytanî' olarak tasvir ve tarif etmiştir. Çünkü süreklilik vehmine meşruiyet kazandıran çabaların rahmanî olması —sahih dinî gelenekler açısından— aslâ mümkün değildir.

- Baki olan sadece O'dur! (Hüve'l-Baki)

- Herkes/herşey helâk olacaktır, bir tek O müstesna!

Kendisini Tanrı'nın yüceliğine nisbetle hizalayan dinî bilincin, yaşamı ölümle, dünyayı öte-dünyayla anlamlandırmasının nedeni, insana en çok zarar veren duygunun kibir olduğunu bilmesidir. Maksad, kibrin şifası olan tevazuyu insana öğretmektir.

Dünya da fanidir, insan da. Şeytansa insana bu hakikatin zıddını fısıldar durur.

Hatırlanırsa, Şeytan'ın tatmaları için Adem ile Havva'ya telkin ettiği ağaç, Kur'an'da "ebedilik ağacı" (şeceretu'l-huld) olarak adlandırılmaktadır. Şeytan insana süreklilik (ebediyet) vehmini aşılamaya çalıştı ve başarılı da oldu. Nitekim hâlâ da oluyor.

* * *
Çağdaş dindarlık, kendi kavramlarını aktüalize etmeyi beceremediği gibi, mağlubiyet psikozuyla yeterince istek de duymuyor. Eski terimleri kullanıyor ama her defasında yeni mânâlar kastediyor. Uyduruk mânâlar... Öyle ki çoğu kez, kullandığı terimlerin kadim anlamlarını da hatırlamıyor.

Bu basit tesbitler üzerindeki abartı gölgesini izale etmek için şu tür sorulara cevap vermek yeterlidir:

Modern yaşam düzeneğinin etkisiyle neredeyse 30 yaşlarına ertelenmiş cinselliğin marazlarıyla başetmek zorunda kalan gençlerin dinîn otantik öğütlerini hakkıyla anlama şansları ne kadardır meselâ?

Her text (metin), ancak bir con-text (bağlam) içinde anlamını kazanır. Gecikmiş bir izdivac mahrumiyetinin psikolojik etkileri tarafından baskılanmış genç bilinçlere Kur'an ne düzeyde nüfuz edebilir?

Bağımsızlık diye tutturmuş modern bilince bağlanmanın değerini nasıl öğretebilir?

30 yaşlarına ertelenmiş cinsellik kesinlikle doğal değildir, doğal olmadığı için İslâmî de değildir. Nedir? Sadece toplumsaldır. Modern toplumun istekleriyle uzlaşmanın sonucudur.

İmdi soru şu: Doğal olana hürmet etmek yerine toplumsal gerekliliklerle hem de itiraz hakkını hiç kullanmaksızın el sıkışan dindarlığın insanlığa işaret edebileceği sahici bir ufuk olabilir mi? (Bence olmaz. Zira modern dindarlık, ancak Ülker'in ürettiği alkolsüz bira kıvamında.)

Ne yazık ki tüm günahlarımız şeriata uygun!

5 Ekim 2009 Pazartesi

Gözlerinde görüyorsan gözlerini...

DÜCANE CÜNDİOĞLU

Bir elinde gül, bir elde câm, geldin sâkiyâ! / Hangisin alsam, gülü, yahut ki câmı, ya seni?

Ne güzel özetlemiş değil mi Nedîm!

İnsanın gözü önce kadehin içindeki bâdeyi görür, sonra kadehin kendisini... ve en nihayet o kadehi tutan eli...

"Hangisinden başlasam?" der durur hep!

Gül'den?.. Câm'dan?.. Sen'den?..

İnsan bu, kınamamalı, önce gülü görür, gülü ister... sonra câmı... sonra o câmı sunanı...

Her defasında göremediği bir tek kendisidir! Kendi gözleri...

* * *
Sophos...

Dilimizdeki tam karşılığı: Hikmet.

Kısa tanımı "hakikatin bilgisi" demek. Hakikatin, yani varolanların...

Hata yapmamalı, inceliğe dikkat etmeli: Hikmet, sadece varolanların bilgisi değil, varolanların da hakikatinin bilgisi demek! Şeyleri, nasılsalar aynen öyle bilmek demek.

Bu yüzden, hikmet, görüneni değil, bilâkis görünenin arkasında kalanı bilmeye çalışmanın adı! Phenomen'i değil, nomen'i yani. Perdenin arkasındakini...

Bu nedenle hikmet uğraşısının bir başka tanımı da keşf-i mahcub. Mahcub olanın, yani üzeri hicabla (perdeyle) örtülmüş olanın örtüsünü açmak...

Mânâsı sathileşmekle birlikte bu terimin bir benzeri İngilizce'de de var: 'discovery', yani cover'ı (örtüyü) kaldırmak...

Immanuel Kant nomen'i değil, ancak phenomen'i bilebileceğimizi söylemişti. Bizim Kelâmcılarımız da bu kanaattedir. Cevherin/özün değil, ancak niteliklerinin bilinebileceğini savunmuşlardır.

Burada o ünlü zat ve sıfat(lar) ayrımı hatırlanmalı. Malum â, zât basîttir, birdir, yalındır, o nedenle bölünemez, bölünemediği için de bilinemez. Kavramsallaştırılamaz çünkü. Tanımlanamaz.

Bilinen, görünen ve görülen sade çokluk'tur. İlim veya bilim dedikleri, en nihayet işbu çokluğun bilgisidir; her halukârda görünenin... kabuğun... dışın...

* * *
Başkaları üzerinde güç ve iktidar talebi olanlar, ister istemez kabuğun bilgisini elde etmek ve o kadarla da yetinmek zorundadırlar.

Öz onların nesine?

Aslâ hatırdan çıkarmamalı, öz gösterilemez, ancak görülebilir. Başkalarına öğretilemez, ancak öğrenilebilir.

Bilimin, siyasetin ve ticaretin öze, özü bilmeye ihtiyacı olmaz. Özün bilgisine, hakikatin bilgisine giden yol, esasen yenilgiye rıza vermekle başlar.

Rıza, yani yenilgiden razı olmak, kabaca yenilgiyi kabullenmek anlamına gelmez, bilâkis rıza, 'yenilgiden hoşlanmak' demektir!

Yenilgiden, yani bu dünyada hakikatin yanında yer almanın bedelinden...

* * *
Mythos...

Aristoteles, inanma'yı bilme'nin, inancı bilgi'nin önüne koyar ve philo-mythos'un (hurafe-sevgisinin) her halukârda philo-sophos'tan (hikmet-sevgisinden) önce geldiğini söyler.

"Bilmek hayretle başlar" der; şaşmakla, şaşakalmakla...

İnsanın şaşma yetisi, onun dikkatini perdenin arkasında kalana yöneltebilmeli... onu öze... içe... derine... daha derine... bilinmeyene değil, bilinemeyene doğru itikleyebilmeli...

Burada akla ihtiyaç da yoktur, lüzum da...

İnsan bir kez şaşırmaya görsün hemen sezgilerinden yardım alır, ve suretlerin içine doğru süzülmeye başlar. Sezgileriyle... bilmeden... farketmeden... ama kolayca... birdenbire...

Sanatın hükümfermâ olduğu alan burasıdır. Evet, bu ara, tamıtamına sanatçının ikamet ettiği bölgedir. Sezgilerin uçuştuğu bu topraklar sanatçılara aittir. Aklın girmesine izin verilmeyen topraklar...

Abartının, daha büyük, her defasında daha büyük göstermenin alanı... şaşırmanın ve şaşırtmanın...

Sanatçı inanan adamdır! Görünmeyene inanan... bilinmeyene...

Perdenin arkasında olanı merak eden, ona işaret eden, lütfen izin veriniz de ilk dilime geleni söyleyeyim: "hakikate meclub olan" adam!

Meclub, ne muhteşem bir kelime! Hakikatin kendisine celb ettiği, çektiği, sürüklediği adamdır sanatçı!

* * *
Ritos...

Ritüel'in kökeni... ibadetin... ayin'in... simâ'nın... tören'in...

Yani "Hakikatin bilmenin (sophos) ve/veya hakikatin sezmenin (mythos) en sahici eseri nedir?" sorusuna verilecek tek cevap, ritos! yani dua... yani çağrı...

Hakikati bilme çabası içindeki nefsin, acziyetini derûnunda bilmesinin ve sezmesinin bütün semeresi, bütün mahsulü yürekten kopan bir çığlıktan ibaret!

Tıpkı Samtî Dede'nin (öl. 1630) —gerçekte Sultan Veled'den tercüme olduğu da söylenen— şu kıt'asında itiraf ettiği gibi:

Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin / Canlarda vü tenlerde nihân hep sen imişsin / Senden bu cihan içre nişan ister idim ben / Ahir bunu bildim ki cihan hep sen imişsin!

Samtî dedenin mısralarından hareketle bir noktayı açıklığa kavuşturalım: Perde eşyanın üzerinde değil, o şeylere bakan gözlerdedir; göz kapaklarında...

Perde, gaflet perdesidir ey talib!

Çiğ nefislere, ham ervaha uyup da eşyayı tekmelemeyi bırak artık! Sana ne bâdeden, sana ne câmdan, boşver gülü de sen sâkiye dik gözlerini!

Gözlerinde görüyorsan gözlerini, bekleme, hemen tut ellerini!

4 Ekim 2009 Pazar

Türkçe'de aşk yapılmaz, bilâkis âşık olunur…

DÜCANE CÜNDİOĞLU

Türkçe'de 'yapmak' ve 'etmek' fiilleri -elbette istisnaları olmakla birlikte- farklı sözcüklerle kullanılır. Her iki fiilin anlamı da esasen birdir; ancak ne gariptir ki 'yapmak' fiilini daha çok Batılı sözcüklerle kullanırken, 'etmek' fiilini tam da aksine Doğulu sözcüklerle kullanıyoruz. Öyle ya, bizler sabr ederiz, sebat ederiz, endişe ederiz, dua ederiz, bazen bazı şeyleri kendimize dert ederiz ve fakat bazı şeyleri sorun mu ediyoruz, sorun mu yapıyoruz buna bir türlü karar veremeyiz; diğer yandan chat yaparız, sörf yaparız, banyo yaparız veya kadınlar makyaj yaparlar, bazıları numara yaparlar, hatta kimileri de artistlik yaparlar, vs…

Acaba 'yapmak' fiili Doğulu sözcüklerle kullanılamaz mı? Elbette kullanılır. Meselâ 'nisbet' yapılır, 'aşk' yapılır. Nitekim bu iki sözcük de Batı dillerinden alınmamıştır, ama yine de Türkçe'de 'yapmak' fiiliyle kullanılırlar.

Burada sözcüklerin gerçek anlamlarını kaybedip mecazî olarak kullanılmış olduklarına dikkat edilmeli. Meselâ Türkçe'de aşk yapılmaz, bilâkis âşık olunur. "Aşk yapmak" deyişindeki 'aşk'ın bizim dilimizde, bizim kültürümüzde, bizim dünyamızda tanınan/bilinen 'aşk' ile hiçbir alâkası yoktur. Türkçenin inceliklerinden habersiz ve duyarsız nâdan, "aşk yapmak" deyişini -çok kaba bir biçimde- "seks yapmak" mânâsında kullanıyorlar; yani bu taife belki Türkçe konuşuyorlar ama aslâ Türkçe düşünmüyorlar. Duyguları basit birer fiil haline dönüştürmekle gerçekte ruh dünyalarının ne büyük bir bedel ödediğinin farkında bile olmuyorlar. Anlamıyorlar, hissetmiyorlar, duymuyorlar, bu yüzden duyuramıyorlar da… Oysa 'aşk' kavramı Türkçe'de 'fiil' kategorisinde değil, 'infial' kategorisinde yer alan bir hâlin adıdır. Böyledir; zira bizim insanlarımız "âşık olurlar", âşık âşık dolaşırlar, aşk olmadan meşkin olmayacağına inanırlar, "aşk ile…" derler; "aşk olsun!" diye dua ederler; yani âlemde olan herşeyin aşka münkalib olmasını isterler. Çünkü bilirler ki Cenab-ı Aşk bütün âlemleri "aşk ile" yaratmıştır, "aşk için" yaratmıştır, "aşk olsun" diye yaratmıştır…

Türkçemizde 'yapmak' da, 'etmek' de en nihayet 'eylemek' anlamına gelir; yani birer fiildirler. Onları isimden ayıran cihet, zaman bildiriyor olmalarıdır.

Niçin?

Çünkü fiil ve eylem demek, 'hareket' demektir; hareketin olduğu yerde zaman da vardır. Hareket cisme ârız olduğu gibi, zaman da harekete ârız olur. Eylemin hareket ve zaman bildirmesi, eylemin doğasındandır. İsim ise bizâtihi sureti itibariyle ne hareket bildirir, ne de zaman… 'Hareket' sözcüğünün kendisi bir isimdir. Bu nedenle 'hareket' sözcüğünün harekete delâleti sureti itibariyle değil, mânâsı itibariyledir. Kezâ 'zaman' sözcüğü dahi bir isimdir ve bu sözcüğün de 'zaman'a delâleti sadece mânası itibariyledir; sureti itibariyle değil.

Eylemler hareket ve zaman bildirdikleri için, bir mekânda da olmak zorundadırlar. Mekâna delâlet etmeyen eylem olmaz. (Lütfen 'kategoriler' bahsini hatırlayınız, hani şu meşhur "a'raz-ı nisbiyye" bahsini…)

Klasik Fizik'te hareketin gerçekleşebilmesi için altı unsurun varolması gerektiği kabul edilirdi: 1. Hareketin başladığı nokta, 2) Hareketin bittiği nokta; 3. Hareket edecek cismin mevcudiyeti, 4. Hareketin gerçekleşebileceği dört kategori ki buradan hareket-i kemmiye, hareket-i keyfiyye, hareket-i eyniyye, hareket-i vaziyye olmak üzere dört hareket türü çıkarılırdı; 5. Zaman, 6. En nihayet, hareketi mümkün kılacak bir de illet/sebep.

Hareket varsa, bu unsurlar da vardır. O halde eylem varsa hareket, hareket varsa zaman ve mekân da vardır, olmak zorundadır.

Peki ya aşk?

Aşk bir isimdir; zaman bildirmez; zira isimler zamandan da, mekândan da münezzehtir. Aşkın zorunlu olarak gerekli kıldığı lâzimeler ikidir: âşık ve maşûk… Çünkü âşık ve mâşuk olmasaydı, aşk da olmazdı. Eğer âşığın varlığını düşünebiliyorsak, maşuğun varlığını da düşünmek zorundayız demektir. Her ikisinin arasındaki nisbetin adıdır aşk! İşte bu nedenle bizim insanlarımız aşkın yapılabileceğine değil, âşık olunabileceğine inanırlardı, aşka nisbetle varolunabileceğini kabul ederlerdi.

Modernler 'aşk' sözcüğünü kullanıyorlar ama bizlerin anladıklarından başka bir mânâyı kastediyorlar. Bizler oluyoruz, onlar yapıyorlar. Onlar aşkın failleri, aşka sahip olduklarını zanneden uyanıklar… Oysa bizim dünyamızda bize sahip olan aşkın kendisidir; bizler aslâ aşkın faili değiliz, olamayız, olduğumuzu sanıyorsak, demek ki o zaman âşık değiliz. O gerçekte bir araz, bir hâl, bir sıfat… Gerçek anlamıyla aşk sözkonusu oldukda, kişi fail değil münfaildir; sebeb değil müsebbebdir; illet değil, maluldür.

Aşkın geçmişi ve geleceği olmaz; o zaman'da değil, an'dadır; mekan'da değil nokta'dadır; varolanda değil, Varlık'tadır.

Ne garip değil mi, insanlar âşık olmayı hayal edebiliyorlar ama aşk yapmayı hayal edemiyorlar, sadece planlayabiliyorlar.

Ey talib, unutma ki hayal edilir ve fakat plan yapılır. O halde sen de hiç tereddüd etmeyip hayal edenlerden olmaya çalış, plan yapanlardan değil! Çünkü bu dünyada "ilahî aşk" vâdisine planlamacıların (!) girmesi yasaktır!

16 Eylül 2009 Çarşamba

İslâm ve Modern Düşünce Üzerine

SEYYİD HÜSEYİN NASR

Bugün Müslümanlar arasında İslâm'la modern düşüncenin karşılaşması kadar heyecan ve tartışma yaratan, pek az konu vardır. Siyasetten sanata dek birçok alanı kapsayan bu mevzu üzerindeki tartışmalar, çoğunlukla meselelerin objektif bir gözle analizini ve soğukkanlı bir biçimde değerlendirilmesini engelleyen şiddetli tepkilere ve suçlamalara yol açmaktadır. Modernleşmiş Müslümanları, yaygın ya da moda olan görüşe uyup uymadığına aldırmaksızın gerçeği açıkça söylemekten veya eleştirel değerlendirmelerden alıkoyan modern dünya karşısındaki zafiyet ve aşağılık duygusu yüzünden bütün tartışmalar, âdeta felce uğramıştır. O hâlde işe, önce "modern düşünce"den ne anladığımızı açıklayarak başlayalım.

"Modern" terimine, "çağdaş"tan (contemporary) "yenileyici"ye, "yaratıcı"dan "zamanın ilerleyişiyle uyumlu"ya kadar pek çok anlam verilmiş olması şaşırtıcıdır. Modernizm tartışılırken ilkeler sorunu ve hatta hakikatin kendisi, neredeyse hiç göz önüne alınmamaktadır. Hiçbir zaman şu veya bu fikrin, tarzın ya da kurumun hakikatin belli yönlerine uyup uymadığı sorgulanmamaktadır; tek bir soru varsa, o da modern olup olmadığıdır. Modern dünyayı temsil eden zihinsel ve sanatsal çizgilerdeki muğlâklık, ister ilkelerini benimsemek isterse karşı çıkmak için olsun çağdaş Müslümanın modernizmi anlama yetisini tam bir dumura uğratmıştır. Aslında modernizmin etkisi, geleneksel İslâm'ın fikir ve sanat eserlerinde gözlemlenen o billûr gibi şeffaflığı bulandırmış; o aydınlığı karartmıştır.1

"Modern" terimini kullanırken, tabi ki ne "çağdaş"ı, ne "çağcıl"ı, ne de "tabiatın fethini ve üzerinde tahakküm kurmada başarılı olma"yı kastediyoruz. Aksine "modern" bizim için, gerçekte her şeyi yöneten ve aşkın olandan koparılan şey anlamını taşımaktadır. Bu nedenle modernizm, gelenek'in (ed-din) zıddıdır ve daha önce de belirttiğimiz gibi sadece insanı, hatta şimdilerde daha ziyade insanlık dışı olanı; ilahî kökeninden koparılan ve ayrılan şeyi simgelemektedir.2 Şurası gayet açık ki daima insana eşlik eden, onun mümeyyiz vasıflarından biri olan geleneğin yanında modernizm, pek yeni bir kavramdır. İnsan yeryüzünde yaşadığı müddetçe ölüsünü toprağa gömmüş ve dünyadan sonraki hayata, ruhlak âlemine inanmıştır. Yeryüzündeki yüz binlerce yıllık yolculuğu boyunca insan hep geleneksel bir ömür sürmüş ve hilkat ve tecelli açısından Allah'la ve tabiatla olan ilişkisi, hiç bir zaman evrim geçirmemiştir.3 İnsanın bu kadar uzun bir tarih boyunca arz üzerinde Allah'ın halifeliğini sürdürerek O'nu övmesiyle kıyaslandığında, 15. yüzyılda Batı Avrupa'da Rönesans ile başlayan modernizmin hâkimiyeti, bir göz açıp kapamak kadar kısa bir süreye tekabül eder.4 İşte şu an içinde yaşıyor olduğumuz bu kısa zaman zarfında Müslümanlar, ya modernizmin gücü karşısında ümitsizliğe düşmüşler; ya da dünyanın iğvasına kapılık sahte mutluluklarla avunmaya başlamışlardır.

"Modern düşünce" ifadesindeki "düşünce" (thought) terimi üzerine de birkaç şey söylemekte fayda var. Bu bağlamda kullanılan 'düşünce' kavramı, gelenekselden çok modern bir anlam taşımaktadır. Bu terimin eş anlamlısı olarak kullanılan Arapça fikr ve Farsça endişe kelimeleri, geleneksel metinlerdekiyle aynı anlamı karşılamamaktadır. Aslında Pascal'ın kullandığı Fransızca pensée kelimesi geleneksel anlayışa daha uygundur, zira bu terim, "düşünce"den ziyade "tefekkür" (meditation) anlamı taşımaktadır. "Düşünce" teriminin genellikle tebarüz ettirdiği, tamamıyla beşerî ve dolayısıyla ilâhî-olmayan zihinsel faaliyet anlamına karşılık, fikr ve endişe kelimeleri tefekkür ve temaşa ile alâkalıdır.5 Eğer buna rağmen hâlâ "düşünce" terimini kullanıyorsak, bu, böylesi bir faaliyette bulunan bir topluluğa hitap ettiğimiz ve kullandığımız dil itibarıyla, ifadede acze düşmeksizin, aynı anlam kapsamına sahip pek çok zihinsel faaliyeti kapsayan ancak dikey anlamda "düşünce" teriminin çağdaş kullanımda sahip olduğu sınırlamadan berî olan başka bir terimi kullanamadığımız içindir.

Modern düşünceye İslâmî bir cevap verme çabasından önce, ilimden felsefeye, psikolojiden dinin belli veçhelerine dek uzanan ve hep birlikte modern düşünce adı verilen şeyi oluşturan bütün bu zihinsel faaliyet alanlarının kimi ortak özellikleri üzerinde durmak gerekir. Modern düşüncenin belki de en önemli özelliği, sahip olduğu antropomorfik karakterdir. İnsandan öte bütün ilkeleri reddeden bir düşünce şekli antropomorfik değil de nedir? Elbette şimdi buna modern ilmin kesinlikle antropomorfik olmadığı, ancak modernlik öncesi ilimlerin insan-merkezli kabul edilmesi gerektiği yönünde bir itiraz gelebilir. Görünüşünün aksine, konunun epistemolojik faktörü incelendiğinde bu itirazın hayal mahsulü olduğu kolayca anlaşılabilir. Modern bilimin tasvir ettiği evrende, insanın ruh, akıl ve hatta tin (psyche) olarak hiçbir yerinin bulunmadığı; bu nedenle de evrenin gayr-i insanî ve insanî durumla alâkasız bir yer olduğu doğrudur. Her ne kadar modern insan, insan gerçeğini evrenin genel yapısından soyutlayan bir bilim oluşturmuş gibi görünüyorsa da,6 bu bilimi belirleyen bilgi araçlarının ve kriterlerin yine sadece insan olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Modern bilimi belirleyen, insan aklı ve duyularıdır. İnsanın aklına, en uzaktaki galaksilerin bilgisi bile doldurulmuştur. İnsanın soyutlandığı bu bilimsel dünyanın, bilimin ne olduğunu belirleyen şeyin bilginin öznelliği olduğu göz önünde tutulduğunda, antropomorfik bir nitelik taşıdığı açığa çıkmaktadır.

Öte yandan, geleneksel ilimler antropomorfik tabiatlı değildirler; bu anlamda bilginin yeri ve kabı insan aklı değil, en üst düzlemdeki İlâhî Akıl'dır. Hakikî ilim yalnızca insan aklına değil, insan üstü bir gerçeklik düzeyine sahip olan ve aynı zamanda insan zihnini aydınlatan Akl'a dayanır.7 Orta Çağ kozmologları insanı her şeyin merkezine oturturken, bunu, Rönesans hümanizmi gibi dünyevî ve fâni insanın her şeyin ölçüsü olduğu fikriyle değil; insanın kâinatı, en alt basamağında kendisinin yer aldığı, aşılması gereken bir makamlar hiyerarşisi olarak görebilmesini sağlamak için yapmışlardır. Ve tabi ki bu tür bir yolculuğa, ancak bulunulan yerden başlanacaktır.8

Modern bilimdeki bu antropomorfik karakter, modern düşüncenin psikoloji, antropoloji veya felsefe gibi diğer veçhelerinde çok daha net bir biçimde gözlemlenebilmektedir. Atası felsefe olan modern düşünce, insan gerçeğin ölçüsü yapıldğı andan itibaren tam anlamıyla antropomorfik hâle gelmiştir. Descartes, "Düşünüyorum o hâlde varım." (cogito ergo sum) derken, kendi sınırlı nefsinin bilincinde oluşunu, varlığın ölçütü olarak ortaya koyuyordu. Burada Descartes'in sözünü ettiği "ben", geleneksel öğretide belirtilen "Ben" deme hakkına sahip tek "Ben"; Hallac'ın "Ben Hakk'ım." (ene'l-hak) ifadesindeki İlâhî "Ben" değildir.9 Descartes'e kadar insan varlığını ve gerçekliğin farklı katmanlarını belirleyen, Allah'ın varlığı idi. Ancak Kartezyen rasyonalizm ile birlikte insanın bireysel varlığı, hem gerçekliğin hem de hakikatin ölçütü haline gelmiştir. Batı düşüncesinin genel gelişimi içerisinde, çevre şartlarının da göz ardı edilmesiyle ontoloji epistemoloji karşısında, epistemoloji de mantık karşısında geri çekilmiş; bu zincirleme reaksiyon sonucunda mantık da, bugün pek revaçta olan akla karşı "felsefeler"le karşı karşıya kalmıştır.10

Batı'da Orta Çağ'dan sonra olan şey, üst gerçeklik katmanlarının hem sübjektif hem de objektif alanlardan çıkarılmasıdır. İnsanda akıldan ve nesnel dünyada da normal insan duyuları vasıtasıyla bu aklın anlayabileceği şeyden daha üst seviyede hiç bir şey yoktur. Thomas Aquinas'ın meşhur uygunluk (adeguatio) prensibi hatırlanırsa, hiç kuşkusuz böyle bir durumun vuku bulmak zorunda olduğu söylenebilir. Zira bu prensibe göre, bir şeyi bilmek için onun tabiatına uygun ve yeterli bir bilgi aracı bulunmalıdır. Şu hâlde modern insan kendisinin üstünde hiç bir ilke tanımadğına göre, bu akıldan ve düşünceden neşet eden her şey de sadece ve sadece antropomorfik olacaktır.

Modernizmin antropomorfizmle alâkalı bir diğer özelliği de, modern dünyayı karakterize edecek ilkelerden yoksun oluşudur. İnsan tabiatı, herhangi bir şeyin ilkesi olarak kabul edilmek için son derece istikrarsız, değişken ve kaypaktır. Bu sebepledir ki insanı aşkınlaştıramayan ve antropomorfik tabiatlı bir düşünce tarzı, ilkelerden mahrum kalacaktır. Her ne kadar sadece faaliyet alanına indirgenemezse de ahlâk gibi, siyaset ya da iktisat gibi hayatın hemen bütün faaliyet alanlarında, herkes bu ilke eksikliğini hissetmektedir. Burada, bilimler örnek gösterilerek bu iddiaya karşı çıkılabilir. Şu hâlde, ne deneyciliğin, ne tümevarımla doğrulamanın, ne de akıl tarafından onaylanmış duyu verilerinin bize metafizik anlamda ilkeler sağlayamayacağı belirtilmelidir. Bütün bu yöntemler, aynı oluşturdukları bilim gibi, sadece kendi alanlarında geçerlidirler. Ne var ki belli bir gerçeklik düzleminde birçok şeyi keşfetmekle birlikte üst ilkeleri reddettiği için yine tam da bu keşif ve icatlarla bir dengesizliğe yol açan modern bilim gibi, bu yöntemler de, ebedî ilkelerden kopukturlar. Modern bilimler içinde yalnızca matematiğin birtakım metafizik ilkelere sahip olduğu söylenebilir. Sadece, kanunları insan zihni tarafından keşfedilmiş Platoncu bir bilim olan matematik, her şeye rağmen metafizik ilkeleri (Meselâ insan aklının Küllî Akıl'ın bir yansıması olduğunu göstererek) yansıtmaya devam etmektedir. Diğer bilimlerin bulguları da, elbette belli birtakım gerçeklik ölçülerine uydukları nispette sembolik ve metafizik bir anlama sahiptirler; ancak bu, bilimlerin metafizik ilkelere bağlı oldukları ve daha üst bir bilgi formuyla bütünleştikleri anlamına gelmez. Böyle bir bütünleşme mümkün olabilirdi; ama olmamıştır. Bu sebeple, tıpkı modernizmle bağdaştırdığımız düşünme ve faaliyet tarzının diğer ürünleri gibi modern bilim ve onun genellemeleri de, modern dünyayı niteleyen ilkesizlikten mustariptirler; bu eksiklik, modern dünya tarihi ilerledikçe kendini daha güçlü bir şekilde hissettirmektedir.

Burada, modern dönem öncesi medeniyetlerde başka ne tür bilgi araçlarının bulunduğu sorulabilir. Bunun cevabı, en azından İslâm'ın zihinsel geçmişini bilen Müslümanlar için açıktır: Vahiy, entelektüel sezgi veya vizyon (zevk, keşf veya şuhut).11 Müslüman aydın, vahyi sadece günlük hayatla ilgili manevî kuralları içeren bir yol olarak değil, aynı zamanda birincil bilgi kaynağı olarak görür. O, varlığının özündeki kalp gözü (aynu'l-kalp) açılıp ilâhî hakikatleri fark edene dek, kişinin kendi kendisini arındırması gerektiğinin de bilincindedir. Son olarak Müslüman, aklın bilme gücünü kabul eder; ancak bu akıl her zaman bir yanda vahye, diğer yanda ilhama (sezgi) bağlı olan ve bunlardan beslenen bir akıldır. İslâm dünyasında bu bağı koparmaya çalışan ve aklın, vahiy ve ilhamdan bağımsız olduğunu iddia eden bir kısım fikir sahibi, asla İslâm düşüncesinin ana yatağına müdahil olamamıştır. Marjinal kabul edilen bu tip Müslümanların tersine, Orta Çağ sonrası Batıda, modern Batı düşüncesi bilgi aracı olarak hem vahyi hem de ilhamı reddettiği için, ilham ve vahye dayalı aklı savunanlar her zaman marjinal kalmışlardır. Çağımızda ilâhiyatçılar ve din felsefecileri dahi, İncil'in, meselâ bir St. Bonaventure tarafından ortaya konulan tarzda scientia'yı (ilmi) belirleyecek ve onunla bütünleşecek bir aklî bilgi kaynağı olduğu görüşünü nadiren savunmaktadırlar. İncil'i aklın rehberi olarak gören çok azının da eli kolu, Kitab-ı Mukaddes'in son derece yüzeysel tefsirleriyle öylesine bağlanmıştır ki modern bilimle mücadelelerinde, rasyonalist kampın taraftarları kaçınılmaz olarak galip çıkmaktadırlar. 12

Bu ve diğer belirgin özellikleri incelendiğinde, modernizmi ve yansımalarını anlamak için onu belirleyen insan kavramını anlamak gerektiği sonucuna varılır. Modern insanın kendini ve kaderini nasıl algıladığı, Allah ve dünya karşısındaki konumunu nasıl gördüğü iyice kavranmalıdır. Ayrıca, fikirleri modern dünyayı şekillendiren ve şekillendirmeye devam eden insanların ruh ve zihinlerini belirleyen şeyin ne olduğunu anlamak da son derece önemlidir. Elbette ki Gazzâlî ve Mevlâna ile Erigena ve Eckhart Batıda önemli bir üniversitede aynı anda bulunsaydılar, yeni bir felsefe türü ortaya çıkabilirdi. Bir kişi hangi hâldeyse, o duruma uygun olarak düşünür veya Aristo'nun da dediği gibi bilgi, bilenin durumuna bağlıdır. Allah'tan "bağımsız", kendi kaderinin tek hâkimi, hem yeryüzüne bağlı hem onun sahibi, profan tarihsel zaman içinde mükemmel bir gelecek fikrini uhrevî hakikatlerin yerine ikame eden, ruhlar âlemine ve onun isteklerine tamamen karşı değilse de en azından kayıtsız kalan ve kutsal kavramından yoksun modern insan kavramını incelediğimizde, modernist Müslüman reformcuların daha önce anlatığımız şekilde İslâm ve modernizmi bağdaştırırken ne derece abesle iştigal ettikleri açıkça görülecektir. İslâm'ın insana bakışına, yani homo Islamicus'a şöyle bir göz attığımızda, onun modern insan kavramıyla kesinlikle uyuşamayacağını anlarız.13

Homo Islamicus, öncelikle Allah'ın kulu (abd' Allah) ve onun yeryüzündeki halifesidir (halifetullah fi'l-ard). 14 O, tesadüfen konuşabilen ve düşünebilen bir hayvan değil, Allah tarafından yaratılmış bir ruh ve nefse sahip bir varlıktır. Yaratılmışların en mükemmeli (eşrefu'l-mahlûkat) olarak homo Islamicus, bitki ve hayvan tabiatlarını da ihtiva eder; ne var ki bu hâle, hayatın daha alt formlarından evrim geçirerek gelmemiştir. İnsan her zaman insandı. İslâmî açıdan insan, yeryüzünde yaşamaktadır ve dünyevî ihtiyaçları vardır; ancak o ne sadece bu dünyaya aittir, ne de ihtiyaçları salt dünyevî olmakla sınırlıdır. İnsanın yeryüzünde hüküm sürmesi, kendi hakkı olduğu için değil, bütün yaratıklar önünde Allah'ın vekili olarak bulunduğu içindir. Bu yüzden de, yaratılmış düzenin Allah'a karşı sorumlusu ve yaratılmışlar için rahmet vesilesidir. Homo Islamicus, bölen ve analiz eden bir akla, yani ratio'ya sahiptir; ancak zihnî melekeleri sadece akılla sınırlı değildir. Ayrıca, meşhur "Nefsini bilen Rabbini bilir." (men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu) hadisinde işaret edilen bir içsel bilgi imkânına; yani, Allah'ı bilmenin anahtarı olan kendi iç benliğinin bilgisine sahiptir. Bilincinin maddî bir dış sebeple değil, ancak Allah tarafından yaratıldığını ve ölümlü olduğunu bilir.15 Bu sebeple homo Islamicus, ukbaya dair gerçeklerin; yani dünyada yaşarken asıl yurdundan çok uzaktaki bir yolcu gibi olduğunun da farkındadır. Yine, bu yolculuktaki rehberinin kendisinin de yaratıldığı kaynaktan gelen mesaj olduğunun bilincindedir; bu mesaj onun, sadece Şeriat'taki hukukî boyutuyla değil, gerçek ve bilgi (hakikat) boyutuyla da bağlı bulunduğu vahiydir. Homo Islamicus aynı zamanda, insan melekelerinin duyular ve akılla bağımlı ve sınırlı olmadığının; varlığının bütününü yeniden kazanmak ve Allah'ın ona verdiği tüm imkânları kullanmak için yeterince kabiliyete sahip olduğunun; aklını ve zihnini manevî dünyanın ışığıyla aydınlatabileceğinin ve de Kur'an-ı Kerim'in görülemeyen âlem (âlemu'l-gayb) olarak nitelediği o tinsel ve makul (intelligible) dünyanın bilgisini dolaysız bir biçimde edinebileceğinin ayırdındadır. 16

Şüphesiz bu anlayış, modern insan telâkkisinden bütünüyle farklıdır; modern insan tamamen dünyevî bir varlıktır, kâinatın hâkimidir ve üstelik kendisinden başka hiçbir varlığa karşı sorumlu değildir. Şu hâlde, bu iki anlayışın asla bağdaştırılamayacağı gayet açıktır. İslâmî insan kavramı, insanan Allah'a Prometheci isyanı gibi bir olasılığı ortadan kaldırır ve O'nu, insan hayatının en küçük ayrıntılarında dahi etkin kılar. 17 Bunun tabiî bir sonucu olarak, modernizmin en mümeyyiz vasfı olan antropomorfizme karşılık, tamamıyla Allah-merkezli (theocentric) bir medeniyet, sanat ve felsefe; düşünme ve nesneleri algılama tarzı oluşmuştur. Gerçek bir Müslümana, geç Rönesans ve Barok dinî sanatının Prometheci ve Titancı örneklerinden daha tuhaf gelebilecek bir şey yoktur. İslâm'da insan homo sapiens (akıllı insan) ve homo faber (üreten insan) olma işlevlerini, Allah'a isyan eden bir mahlûk olarak değil, O'nun kulu sıfatıyla yerine getirir. Onun işlevi kendini değil Rabbini yüceltmektir ve en büyük gayesi de, Allah'ın esma ve sıfatlarının bir aynası olmasını sağlayacak ve bunların tecellisini dünyaya yayacak bir kanal olan fena'ya ulaşmak; yani "hiç" olmaktır.

Elbette İslâm'ın insan anlayışını belirleyen unsurların, Hristiyanlık da dahil olmak üzere diğer birçok gelenekteki insan anlayışıyla benzerlikler gösterdiğini inkâr edecek değiliz. Ancak modernizm, Hristiyanlık ya da bir başka gelenek değildir ve burada söz konusu edilen de, Hristiyanlık'la İslâm'ın değil, modern düşünce ile İslâm'ın karşılaştırılmasıdır. Yoksa Hristiyanlık'la bir karşılaştırmaya gidildiğinde, insanın, aklî ve manevî gelişim vasıtasıyla mükemmelliği ve ebedî mutluluğu aramak için yaratıldığı ve yalnızca mükemmelliği isteyip (talibu'l-kemal) kendini aşmaya çalıştığında insan olduğu yolundaki İslâmî öğretiyle skolâstik düşüncedeki homo non proprie humanus sed superhumanus est ifadesinde belirtilen "mükemmel insan olmak için insandan daha fazla olmak gerektiği" fikri, birbirlerine hiç de uzak değildir. Modern insan anlayışı nasıl geleneksel İslâm'ın insan anlayışıyla tezat içindeyse, modern düşüncenin daha önce ele aldığımız antropomorfik, yani seküler tabiatı; çeşitli dallarında ilkeden yoksun oluşu, bununla doğrudan ilişkili olan ve özellikle bilim alanında kendini gösteren indirgemecilik de geleneksel İslâm düşüncesinin esaslarıyla tezat içindedir. Bu tezat, burada daha fazla izah gerektirmeyecek kadar açıktır. 18 Ancak Müslümanları ciddi biçimde etkileyerek dinî düşünce ve hayatlarında ölümcül bir yara açan modern düşüncenin yaygın bir unsuruna; evrim teorisine değinmeden geçemeyeceğiz. 19

Batıda hiç bir modern teori dine, biyoloji, zooloji veya paleontoloji alanında bir hipotezden ibaret olmasına rağmen kanıtlanmış bilimsel bir gerçekmişçesine tavaf edilen evrim teorisinden daha fazla zarar vermemiştir. Üstelik bu teori, astrofizikten sanat tarihine kadar birbirinden son derece farklı alanlara yayılan bir modern düşünce modası hâline gelmiştir. Bu düşünce tarzı, sadece Hristiyanlar üzerinde değil Müslümanlar üzerinde de olumsuz etkilere yol açmıştır. Daha ziyade modernleşmiş Müslümanlar, Allah'ın "isimler"i öğrettiği ve yeryüzünde halifesi tayin ettiği insan (Âdem) anlayışı ile maymundan gelen insan anlayışını savunan evrimci mantığın hiç bir biçimde uzlaştırılamayacağını unutarak, Kur'an-ı Kerim'i akıl almaz biçimlerde tefsir etmeye kalkışmış ve evrimi ispatlama gayretine düşmüşlerdir. Bir kısım gelenekçi ve fundamentalist Müslüman düşünür, salt dinî esaslardan hareketle, düşünsel ve rasyonel hiç bir argüman sunmadan evrim teorisini reddetmiş; çeşitli standart sözlük ve ansiklopedilerin genel kabul gördüğü yolundaki coşkulu iddilarına rağmen bu teorinin mantıksal açıdan sergilediği sefaleti ve L. Bounoure ve D. Dewar20 gibi düşünürlerin evrime karşı ortaya koyduğu bilimsel delilleri çok az kişi irdelemiştir. E. F. Schumacher'in çok isabetle belirttiği gibi, "Evrimcilik bir bilim değil, olsa olsa bir bilim-kurgu hatta bir muzipliktir."21 Son zamanlarda evrime karşı enformasyon teorisinden de yararlanılırken; 22 evrimciliği eleştiren bazı Batılılar da, işi evrim taraftarlarının psikolojik bir dengesizlik hâli içinde bulundukları iddiasına kadar götürmüşlerdir.

Her ne kadar Batılı bilim adamlarının yaptığı gibi Müslüman düşünürlerin de bu teoriyi bilimsel, metafizik, felsefi, mantıkî ve dinî açılardan çürütmesi gerektiği düşüncesindeysek de, bu incelemede amacımız çözümleme veya çürütme değildir. Burada önemli olan; sürekliliği her yerde inkar eden, her nasılsa basitten daha karmaşığa tekâmül edildiğini iddia eden ve bu dünyayı şekillendiren varlığın üst düzeylerine ve arketiplerine karşı kör olan evrimci görüşün, daha önce sözünü ettiğimiz ilke eksikliğinin bir sonucu olduğunun bilinmesidir. Evrimcilik, Allah'ı yarattıklarından "el çektirmeye" çabalayan; insanın üstünde hiç bir ilke kabul etmeyen ve böylece insanlık dışı bir duruma düşen modern insanın, kendi yarattığı boşluğu doldurmak için geliştirdiği ümitsiz bir girişimdir. Aşkın İlke'nin unutulması hâlinde dünya, merkezi olmayan bir çembere döner ve bu merkezin kaybolması da, Hristiyan veya Müslüman, modernizmin tezlerini kabul eden herkes için bir varoluş açmazı olarak kalır.

Evrimle yakından ilgili olan ve son iki yüzyıl boyunca Batı toplumunu siyasî ve felsefî olarak sarsan; şimdi de İslâm dünyasını derinden etkileyen diğer iki düşünce akımı ilerlemecilik ve ütopyacılıktır. Neyse ki tek taraflı ilerleme fikri bugün pek çok Batılı âlim tarafından ciddiye alınmamakta; İslâm âleminde ise, daha önceki modernleşmiş neslin hiç tereddüt göstermeden teslim olduğu "aklın putları"ndan biri olarak görülmektedir.23 Ancak modernleşmiş Müslüman entelijansiya üzerinde ciddî yıkıcı etkilere yol açmış olan ve ilerleme fikriyle akrabalığı bulunan ütopyacılık, dikkatle incelenmesi gereken bir konudur.

Oxford English Dictionary, "ütopyacılık"ı, "sosyal şartların iyileştirilmesi veya kusursuzlaştırılması için geliştirilen, gerçekleşmesi mümkün olmayan ideal tasarı" biçiminde tanımlamaktadır. Bu terim aslen Sir Thomas More'un 1516 yılında Lâtince yazdığı meşhur Utopia adlı esere dayansa da, bugün kullandığımız "ütopyacılık"ın kökleri çok daha eskiye uzanmaktadır. Hristiyanlığın mümeyyiz vasfı olan idealizm ile birleşmiş bedenlenme (incarnation) inancı, elbette modern dönemlerden önce de mevcuttu. Bu özelliklerin karikatürü üzerine bina edilen ve S.Simon, Charles Fourier veya Robert Owen gibilerin hümanist sosyalizmi ya da Marx ve Engels'in siyasal sosyalizmi biçiminde ortaya çıkan ütopyacılık, tam anlamıyla St.Augustine'in City of God (Tanrı Şehri)'ının parodisi sayılabilecek bir tarih anlayışan yol açmıştır. Modernizin en önemli özelliklerinden biri olan geçen yüzyılların ütopyacılığı, Mesihciliğin çeşitli şekilleriyle birleşerek, geleneksel İslâm'ın gaye ve özüne tamamen aykırı hedef ve yöntemlere sahip siyasî-sosyal karışıklıklar doğurmuş ve doğurmaktadır.24 Ütopyacılık, salt insanî araçlarla mükemmel bir düzen kurmayı amaçlar. Teolojik anlamda dünyada kötülüğün bulunduğunu göz ardı eder ve bütün iyiliklerin kaynağından koparak bir iyilik nizamı kurmak mümkünmüşçesine; Tanrı'yı işe karıştırmadan, iyiliğe dayalı bir düzen kurmayı hedefler.

İslâm'da da mükemmel toplum tasvirleri yapılmıştır; Fârâbî'nin el-Medinetu'l-Fazıla'sı (Erdemli Toplum), Şeyh Şihabüddin Sühreverdi'nin, Farsça'da 'olmayan ülke' (utopia) anlamına gelen Na Kuce-Abad'ı bunlara örnektir. Ancak bu mükemmellik ülkesinin "hiçbir yer" (yok yer) olduğu unutulmamalıdır; yani dar-ı dünya ötesinde, bu dünyanın yedi diyarı üzerindeki bir sekizinci diyardır o. Kur'an-ı Kerim'de, Müslümanlara vahiyden uzaklaştıkça mükemmellikten uzaklaşacaklarını bildiren İslâmî bakış açısının gerçekçiliği, yakın zamanlara kadar modern Avrupa felsefesinde süregelen ütopyacılığın İslâm düşüncesinde de filizlenmesini önlemiştir. Dahası Müslümanlar, mükemmel bir hâlin ancak Allah'ın yardımı ile mümkün olabileceğinin bilincindedirler. Bu nedenle, Mehdî'nin Allah tarafından İslâm'ı aslına döndürmek için gönderildiği fikrini savunan Mehdîcilik akımında görüldüğü üzere, İslâm'ın bir yenileyici (müceddit) vasıtasıyla zaman zaman yenilendiği fikrine rağmen; İslâm, modern düşüncenin pek çok sosyo-politik kavramının altında yatan seküler ütopyacılık türleriyle hiçbir zaman karşılaşmamıştır. Ve yine bu nedenle, modern ütopyacılık ile İslâmî öğretinin müceddit ve Mehdî anlayışı arasındaki derin ayrımın farkında olmak gerekir. Aynı şekilde, geleneksel müceddit kavramı ile modern düşünceye karşı mecalsizce tepki gösteren, İslâm'ı yenilemekten uzak modern reformcuyu da birbirinden ayırt etmeliyiz. Bazı fundamentalizm türlerinde gözlenen, ütopyacılığa dayalı ancak İslâmî imgeleri kullanan bu yenileyiciliğin gerçek tabiatının ayırdına varmak son derece önemlidir.

Modern düşüncenin yukarıda belirtilen özellikleriyle ilgili olan ve mutlaka söz konusu edilmesi gereken bir başka özelliği daha vardır. Bu özellik, kutsallığın anlamının kaybedilmiş olmasıdır. Bu dayırlığı hemen hemen kaybetmiş bir insan olarak tarif edilebilecek modern insanın düşüncesi de, kutsallıktan gafil olmanın getirdiği boşluk içinde yüzmektedir. Aksinin olması mümkün değildi; çünkü modern hümanizm, sekülerizmden ayrı düşünülemez. Ne var ki İslâmî bakış açısına bundan daha yabancı bir şey yoktur; zira Allah çokluk (kesret) âleminin derinliklerine nüfuz ettiği ve geleneğin her alanında varolduğu için İslâm'da profan veya seküler gibi kavramlar bulunamaz.25 Bu, İslâm'ın yalnızca zihinsel yönlerinde değil26 büyüleyici sanatında da görülebilir. İslâm geleneği, kutsalın kokusundan mahrum ve ilâhî nizamın yerine salt insan kökenli, ondan ilham alan bir anlayışı ikame eden bir düşünceyi asla kabul etmez. İslâm perspektifinde kutsalın önceliği ve modern düşüncede kutsala yer verilmemesi dikkate alındığında, İslâm'ın modern düşünce ile ciddî bir düzlemde karşı karşıya gelmesinden söz etmenin mümkün olamayacağı açıkça anlaşılır. Hatta İslâm bu noktada, seküler olanı meşru kılmak anlamına taşıyacak "diyalog"tan da uzaktır. Seküler olan, ancak kendi başına varolan kutsalı reddettiği ve inkâr ettiği için söz konusu edilir; profan yahut seküler ise, sadece görüntü'den ibarettir.

Son olarak, modern düşüncenin özelliklerinden biri olan indirgemecilik de, Müslümanların modernizmle olan karşılaşmaları sırasında İslâm'ı etkilemiştir. Modernizmin etkilerinden biri, insanların çoğunun kafalarında İslâm'ı sadece bir boyuta, şeriata indirgemek ve onu, modern düşüncenin taarruzlarına karşı kendini koruyabileceği fikrî silâhlardan yoksun bırakmak olmuştur. Fakat modernizmin doğurduğu evrimcilik, rasyonalizm, varoluşçuluk (existentialism) ve bilinemezcilik (agnosticism) gibi zihinsel meydan okuyuşlar, fıkhî düzlemde değil, yine zihinsel düzlemde göğüslenmelidir. Bu duruma, meseleleri görmezden gelmekle veya m odern bilim ve teknoloji ile şeriat arasında mucizevi bir birleşmeyi beklemekle cevap bulunamaz. İslâm'ın modernizmle olan karşılaşmasından galip çıkması, ona kızmakla ve şeriatın doğru olduğunu savunmakla gerçekleşebilecek bir şey değildir. Bu ancak, modernizmi bütün kökleri ve dalları ile iyice kavrayarak ve onun İslâm'a bulaştırdığı meselelerin çözümünde bütün bir İslâm geleneğini kullanmakla başarılacaktır. Bu girişimin merkezinde de, insanlar insan kaldıkça; teomorfik tabiatlarına uygun bir biçimde sebep-i vücutları olan Allah'a ibadet ederek (ubudiyye) O'na şehadet ettikçe geçerli olacak o bilginin İslâm vahyinin kalbinde yatan hikmet veya hakikat'in yeniden diriltilmesi yer almaktadır.

Çeviren
Sara Büyükduru

13 Eylül 2009 Pazar

Anka üzerine Sadık Yalsızuçanlar'la söyleşi

MERVE ÇETİNEL

17.yy'da yaşamış Niyazi-i Mısri ile günümüze ait bir karakter olan Mehmet arasında, nasıl bir bağlantı var acaba?

Sadece Mehmet’in değil hepimizin ilgisi, ilişkisi var. Niyazi Mısri, bilgelik göğünün parlak bir yıldızı. Yaşamı çok etkileyici, hikmetlerle dolu. İlkeden ödün vermiyor. Adalet duygusu çok kuvvetli. Müthiş bir şair.
Anka’da, Mısri hazretlerini doktora tezi yapmak isteyen ancak bundan vazgeçen, üzücü olaylar yaşayan, canı sürekli yanan, büyük bilgenin iklimine zaman zaman girerek soluklanan bir insanın hikayesinin içinden anlatılıyor olaylar. Mehmet halveti yolunun yolcularından değil ama Mısri ile çok derin bir ilişkisi var.

Niyazi Mısrî hakkında böyle bir kitap kaleme almanızın sebebi nedir? Daha önce hayatlarını romanlaştırdığınız Ömer Hayyam ve İbn Arabî’den sonra Niyazi Mısrî’nin gelmiş olmasında bir bağlantı görebilir miyiz?

Niyazi Mısri’yi, üniversiteye geldiğim yıllardan beri okurdum. Bana çok heyecan veren, çok etkileyen bir bilge şair. Fakat Anka’yı yazma düşüncesini içime Mustafa Tatçı hocam düşürdü. Elmalı’nın Canları konulu bir sempozyuma gitmiştik. Dönerken, ‘Mısri’yi yazsana’ dedi. Daha önce de birkaç kez düşünmüş ama korkmuş, çekinmiştim. Gezgin’de Mağripli büyük bilge İbn Arabi’yi, Şey’de Hayyam’ı konu edinmiştim. Aynı yolun yolcuları, aynı iklimin pınarları bunlar. Mısri’de Celal daha baskın. Şiirlerini birlik düzeyinden söylemiş hep. Yaşamı da gerçekten çok etkileyicidir. Her anı olağanüstüdür. Yıllarca Rodos ve Limni’de sürgünde kalmış. Mübarek bedeni, halen Limni’de yatıyor. Çok zulme maruz kalmış. Kamil insan. Onun yaşamını yazma fikri Tatçı hocanın önerisiyle birlikte içime bir ateş gibi düştü.

Mısrî neden kendisini “Anka” olarak nitelemektedir?

Anka, esasen Kamil İnsan’ın öyküsüdür. Veya şöyle diyeyim : Kamil insanın öyküsünden birkaç tablodur. Ama, onu, bugünden bakarak, modern zamanlarda yaşayan bir insanın hikayesi içinden, onun gözüyle anlatmaya çalıştım. Mısri hazretleri, Kaf Dağındaki, hakikat dağındaki kamil insandır, varlığın kalbi olan insan.

Kitabınızda, kadın ve erkeğin yaratılışından bahsederken “kadının erkeğe vurgunluğunun sebebinin bir şeyin kendi yurduna düşkünlüğündendir” ifadesi geçmekte… Bu sözden yola çıkarak, kadın ve erkeğin yaratılış serüveninden bahseder misiniz?

Söz ettiğiniz şey, esasen İbn Arabi’nin Füsus’unda geçer. Füsus’un son bölümü, son Fassıdır. Dilerseniz ondan aktarayım. İbn Arabi, aşka, muhabbete, kadınla erkeğin nikahına, onun metafiziğine ilişkin konuşurken, o bilinen hadisi şerheder : Bana dünyanızdan iki şey sevdirildi, güzel koku ve kadın. Ve namaz gözümün nuru kılındı. Şeyh’in yorumu şöyle : “Cenab-ı Hak insana, Kendi ruhundan üflediğini beyan ederek, sonuçta Kendi nefsine iştiyak göstermiş oldu. O, insanı Kendi sureti üzere yarattı. Çünkü O, Kendi ruhundandır. İnsanın surette mayası, bedenini oluşturan ve ahlat denilen dört ögeden meydana geldi. Bedeninde nemden oluşan ısı nedeniyle nefsinden ateşlendi. Öyleyse insanın ruhu, kendi yaratılışında ateş oldu. Bunun için Allah, Musa’yla sadece ateş biçiminde belirerek konuştu.

Zaten O’nun o zaman muhtaç olduğu şey de ateşti. Eğer insanın kaynağı, -kimi meleklerin varlığı gibi- unsuri olmayan alemden gemiş olsaydı ruhu da nur olurdu. Allah, Rahmani soluğuyla ruhunu insana üflediğini ima ederek, onun kuşkusuz Rahmani nefesten olduğuna işaret buyurur. Çünkü üflenmiş olan bu solukla, onun aynı belirmiş ve kendisine üflenen maddenin buna yeteneği dolayısıyla bu soluğun tutuşturduğu şey, ateş olmuştur. Öyleyse, insanın insanlığını oluşturan hayvani ruhta allah’ın soluğu içkinleşti. Bundan sonra Cenab-ı Hak, insan için yine insan suretinde başka birini yarattı ve ona kadın dedi. kadın kendi suretiyle belirince, ona iştiyak duydu. Bu durum bir şeyin kendi benliğine iştiyak duymasıdır. Kadının erkeğe vurgunluğu da, bir şeyin kendi yurduna düşkünlüğüdür.

Bu açıkamamıza göre, erkeğe kadın sevdirildi. Allah da Kendi sureti üzere yarattığı kimseye sevgi gösterdi. Nurdan yarattığı meleklerin düzeyleri daha yüce ve doğal alemden doğmuş olmalarına karşın, onları insana secde ettirdi. İşte erkekle kadın ve Allah ile insan arasındaki ilişki buradan başladı. Oysa suret ilişkisi yönünden en büyük ve en kusursuz araçtır. Çünkü suret, tek olan varlığı ikileştirdi. Yani Allah’ın varlığını ikileştirmeye neden oldu. Kadın da yaratılışıyla erkeği ikileştirdi ve onu kendine eş kıldı. Bu duruma göre Hak, erkek ve kadın olmak üzere bir üçle oluştu. Bu arada erkek, kadının kendi aslına arzusu gibi bir arzuyla kendi aslı olan Rabbine iştiyak duydu. Cenab-ı Hak Kendi sureti üzere yarattığı ve sevdiği erkeğe kadını sevdirdi. O halde erkeğin sevgisi, hem kendi parçası olan kadına karşı hem dekendisini yaratan Hakk’a karşı oldu. İşte bu yüzden, Hz. Muhammed (as), ‘bana kadın sevdirildi’ buyurdu. Çünkü kendi sevgisi sadece Rabbinin suretiyle ilgili olduğundan kendi nefsinden söz ederek, ‘ben sevdim’ demedi. Böylece kendi kadına karşı olan sevgisini bile Allah’a bağladı. Çünkü Hz. Muhammed (as), kadın sevgisini Allah’ın kendi suretinde yarattığı varlığına sevgisi gibi ilahi ahlaka uymak için istemiştir. Erkek, kadını sevdiği için kavuşmak istedi. Yani, sevgiyi, kavuşmanın aracı olarak bildi. Unsurlardan oluşan bu yaratılış aleminde, nikahtan daha büyük bir kavuşma yoktur. Bundan ötürü, şehvet duygusu, bedenin tüm parçalarına yayılır ve bu nedenle, insana, seviştikten sonra yıkanması zorunlu olmuştur. Bedende şehvet oluşunca, insan nasıl genel bir sarsıntıyla kendinden geçiyorsa, yıkanarak arınma zorunluğu da o oranda genel olmuştur. Çünkü Allah, Gayyur adı bakımından, kulun, kendisinden başkasıyla mutlu olmasını istemez. O halde insan, zevk ve şehvetle kendinden geçtiği diğer insan bedeninde Hakk’ı görür ve ona dönmek için vücudunu gusülle temizler. Zira bundan başka bir şey olmaz. Erkek, sevdiği kadında hakk’ı görürse, onun bu görüşü, eylem yerinde olur. Ama, kadının kendisinden doğmuş olması bakımından Hakk’ı kendi benliğinde görürse, O’nu öznede görmüş olur. Erkek, kendisinden doğmuş olan kadının suretini hatırına getirmeksizin Hakk’ı kendi benliğinde görürse, bu görüş, eylem yerinde ve dolaysız olarak Allah’tandır. O halde, erkeğin Hakk’a ilişkin görüşü, kadında daha olgun ve kusursuzdur. Çünkü, o, Hakk’ı hem özne hem de eylem yeri olması bakımından görür. Kendi benliğinden görüşüyle, özellikle erkeğin eylem yeri oluşu bakımındandır. Bu nedenle, Hz. Muhammed (as), Hakk’ın kadındaki bu kusursuz görünümünden ötürü, kadını sevdi. Çünkü Allah, maddeden soyutlanmış olarak ebediyyen görülemez. Çünkü Allah, zatı yönünden alemlerden beridir. Demek ki Allah’ı görüş, bu bakımdan imkansız ve görünüş ise sadece maddi alemde mümkün olacağından Hakk’ın kadında görünümü, manevi görüşün en büyük ve kusursuz düzeyidir. Kavuşmanın en büyüğü ise, kadınla erkeğin birleşmesidir. Çünkü bu, Hakk’ın kendisine bir halife seçmek üzere, Kendi suretinde yarattığı varlığa karşı gösterdiği İlahi yönelişin karşılığıdır. Adem, bu kavuşmada, kendini görür. Allah, Adem’i düzelterek ve değiştirerek olgunlaştırdı. İlahi soluğuyla Kendi ruhundan O’na üfledi. Böyle olunca Adem’in dışı madde, içi Hakk oldu. Allah, bundan dolayı Adem’i, bu insanlık anıtı için tedbirle nitelendirdi. Çünkü Allah, işleri gökten yönetir. Gök ise yerin üstündedir. Yer ise, aşağı dünyanın en aşağısıdır. Çünkü o, unsurların en alt düzeyidir. Hz. Muhammed kadını, ‘nisa’ sözcüğüyle ifade etti. Bu kelime, tekil çekimi olmayan bir çoğuldur. Bundan ötürü Hz. Peygamber, ‘dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, nisa...’ buyurdu. Mir’e, yani tekil anlamıyla, ‘bir kadın’ demedi. Bu sözüyle, yaratılışta kadının erkekten sonra geldiğine işaretle İlahi düzene uydu. Çünkü arapçada ‘nüs’et’ fiili, geciktirme anlamındadır. Allah, Kuran’da, ‘Geciktirme, küfürde ileri gitmektir’ buyurdu ve ‘nüs’et’ sözcüğünü, ‘veresiye vermek’ anlamında kullandı. Bu nedenle Hz. Muhammed de (as), ‘mir’e’ anlamında, ‘nisa’ sözcüğünü kullandı. Bu duruma göre, sevdiği şeylere ancak düzeyleri bakımından sevgi gösterdi. Çünkü bunlar, kuşkusuz eylem mahallidir. Yani, erkek için kadın, Allah için tabiat gibidir. Öyle bir tabiat ki, erkek, ona bilinç biçimde yönelerek ve Allah’ın buyruğuyla, onda varlık aleminin suretlerini fethetti. Bu, öyle bir bilinçli yöneliş ve İlahi buyruktur ki, unsurlardan oluşan biçimler aleminde nikah, nurdan yaratılmış ruhlar aleminde çaba ve sözde anlamı bir sonuca bağlamak için giriş düzeni gibidir. Bunların tümü, bu ayrı ayrı yönlerden bir yönde, ilk bireyselliğin nikahıdır. Öyleyse, her kim kadına, bu sınır içerisinde sevgi gösterirse, o, ilahi bir sevgidir. Her kim onlara, sadece şehvet yönünden ilgi gösterirse, şehvetin ilmi ondan eksiktir. Bu gibilere göre sevgi, ruhsuz bir şekil olur. Her ne kadar o suret, gerçekte ruhun kendisiyse de, o can, kendi kadınlarına veya herhangi bir kadına mutlak bir zevk duygusuyla yaklaşan kişiler için anlaşılmaz ve onlar kimi sevdiklerini de anlayamazlar. Bunu anlayıp da kime sevgi duyduklarını kendi dilleriyle söylemedikçe, başkalarının bilgisiz oldukları gerçek sevgiye, kendi benliklerinde cahil olurlar. Nitekim kimi irfan sahipleri, bu gerçeği, ‘Hak katında benim sevdiğim gerçekleşti ancak aşkımın kime karşı olduğunu bilemediler’ dizesiyle ifade ettiler. Günümüzde, her gün bir yerden kalkıp bir yere konabileceğimiz zamanları geride mi bıraktık?

O dönemde şeyhülislam olan Vani Efendi’nin, Karabaş’ın Mısrî’ye olan düşmanlığından bahsediyorsunuz. Aynı dine inanan insanlar arasında bu düşmanlığın sebebi ne olabilir?

Kadızadeler hareketi, esasen Osmanlı’nın irfan yaşamına, toplumsal barışına zarar vermiştir. Burada manevi bir çekememezlik, bir çekişme vardır. Bu, kutbiyet davası, meselesidir. Ama, Sultan Dördüncü mehmed döneminde (Avcı Mehmet yani) dergahlara rahat verilmemiş, devran, sema ve zikir yasaklanmış, dervişler sürülmüş, taciz edilmiştir. Bu, Osmanlı’nın hanesine olumsuz bir puan olarak yazılmıştır. Niyazi Mısri gibi bir bilgeye reva görülen zulmün, Osmanlı’nın inkırazında manevi bakımdan etkili olduğunu söylerler. Üstelik, söz ettiğiniz zatlar, aynı yolun yolcularıdır. Hepsi de halvetidir. Niyazi Mısri, mutlak adalet ilkesini koruma azminde olduğundan, iktidarla ilişkileri hep sorunlu olmuştur. Bir de mizacı farklıdır. Serazat bir kişilik, bir ruhtur. Kimseye eyvallahı olmamış. Vs.

Ölmeden önce ölmek… Bunu nasıl başarabiliriz?

Bu ağır soruya nasıl cevap verebilirim ki… Sadece, nefsimde zerrecik yaşadığımla şunu söyleyebilirim : İnsanın arınması, olgunlaşması için, nefsinin ihtiraslarını, arzularını frenlemesi gerekir. Bunu kısmen de olsa yapabilse, en azından nefsine ve başkasına acı vermeden yaşamanın nasıl bir şey olduğunu tadabilir. Kitaplardan öğrendiğim kadarıyla, ölmeden önce ölmek, insanın bizatihi nefsini, benliğini ve yaşamını Allah’a tasadduk etmesidir.

Kitabınızın sonlarına doğru, “Cennet kötülüklerle süslenmiştir” cümlesiyle ne ifade ediliyor?

Bu konu, Niyazi Mısri hazretlerinin o nefis eserinde geçer. Mevaidü’l-İrfan, İrfan Sofraları. Süleyman Ateş hocanın çevirdiği bu eserin bir bölümünde, ‘cennet merakihle (çirkinliklerle) süslenmiş, çevrelenmiştir’ hikmetini açıklar. Tabi, kendisine neden bu denli çok zulmedildiğiyle ilgili olarak bu yorumu yapar. Hafızam ne kadar izin verirse aktarmaya çalışayım. Bir kamilin adı uzaktan işitilir ve onunla buluşmaya iştiyak duyulur. Fakat geldikleri zaman onu düşmanla çevrili görürler, öyle ki her düşmanın elinde ötekininkine benzemeyen bir mızrak vardır; o mızrakları kamile aşık olanlara atarlar, iftiralar ederler, onu ondan çevirmeye çalışırlar. Bu, Adem’den günümüze değin böyle gelmiştir. Gerçekte kamilin çevresinde bulunan düşmanlar, yetenekli olmayan kimseleri kemal sahiplerinin yanına sokmamak için görevli bekçilerdir. İşte kemal sahibi olan zat, böylece kötülüklerle çevrilmiş bulunur. Onun yanına ancak kuvvetliler girebilir. Nitekim o kamil de maarif cennetine ve kendisine uygun dostlarla toplanma zevkine; düşmanların verdiği acılara, hasetçilerin neden olduğu üzüntülere sabrederek erebilmiştir. Çünkü bilgelerin meclisi, cennete benzer. Bu yüzden Allah’ın Sevgilisi, ‘cennet bahçelerine uğrarsanız, meyvalarından yeyiniz’ dedi. Fakat cennet mekarihle çevrilidir. Kamil kimseler, zikir sohbetine muvafık olan insanla toplanma meclisine ancak sabırla ile ulaşabilmişlerdir. Büyüklerden biri Belgrat’tan bizi ziyarete gelmişti. Önce fakirin hasetçilerinin çokluğunu görerek bana acıdı. Fakat cuma gecesi toplanan ihvanı görüp, onların vecd ile zikrettiğini görünce ağlayarak şöyle dedi : ‘Bırak onları istedikleri kadar hainlik ve düşmanlık etsinler. Onların ezalarına sabret, Çünkü bu nur, onların üflemesiyle sönmez, artar. Onlar nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki Allah, kafirler istemese de, nurunu mutlaka tamamlayacaktır, ayetini okudu ve ekledi : ‘Bu cennetin, hasetçilerden ve düşmanlardan hali kalmayıp onlarla sarılmış bulunması gerekir. İnsanların, etrafındaki çirkinlikleri yarıp buraya girmeye gücü olmadığından haset ve düşmanlığı artar. Fakat onların hasetleri ne kadar artsa bu nur da o kadar artar. Seninle ilgili kötü düşünmelerinden dolayı üzülme.’

Hayret vadisi ve ondan sonra gelen yokluk vadisinden biraz söz edebilir misiniz? Hayret nedir?

Büyük Yunus, ‘Hak bir gönül verdi bana/ha demeden hayran olur’ diyor. Ama, buradaki hayranlığın hayret olup olmadığı, yani bir yetkinlik düzeyi olarak hayret makamından söylenip söylenmediğini bilmiyorum. Yani, bir nesne, varolan hatta varlık karşısında insanın gözündeki perdelerin ortadan kalkmasına yol açan bir hal. Bu halin, bir şaşırma, şaşakalma olduğu kesin. Ama sadece şaşırma olmadığı da. İnsan, daha önce hiç görmediğini gördüğünde, duymadığını duyduğunda, tahayyül etmediğini ettiğinde şaşırmadan öte bir şey yaşar. Burada hayret, hem hayreti gerektiren halin ateşleyicisidir hem de sonuçlarındandır.
Ateşleyicisidir, çünkü, bir nesneye, olguya, varolana veya varlığa, ‘hayret’le bakıldığında, ondaki gizli yüz görünebilir. Sonucudur, çünkü, insan hayret ederek hayran olabilir ve baktığında yeni bir veçhe görebilir. Böylece, hayret, hem bir tür düşüncedir hem de dönüşümdür. Sadece düşünce değildir, çünkü hakikat düşüncelerde değildir.Hakikatin görünümleri ancak, bir deneyim sonucu düşüncede gerçekleşen değişiklikle belirebilir. Yani bir ‘gerçek’, insanın elinden tutarak, onu bir başka ‘gerçeğe’ götürebiliyorsa geçerlidir ve dolayısıyla gerçektir. Belki bu yüzden, Wittgenstein, kelimelerin sadece hayatın akışı içinde anlamlı olduğunu söyler. Varlığın sesine kulak kesilen ve onu duymağa çalışmayı felsefi etkinlik yani düşünme olarak gören Heidegger’den de bir kez daha öğreniyoruz ki, insanın körlüğü gözlerinde değildir. Asıl körlük, göğsümüzdeki tahttadır. Hayret etmeyi, düşünmenin arkhesi olarak önümüze getiren Heidegger şöyle der : ‘İnsanlar, hayretin içinden geçerek hem şimdi, hem de ilk olarak düşünmenin egemen başlangıcına vardılar’ Hikmetin kurucu ögesi hayrettir. Hikmet, varlığın içyüzünü okumaktır. Peki neler oluyor burada? Heidegger’e göre, ‘hayret sırasında kendimize tutunuruz.Varolanın karşısında, onun varolması ve nasılsa öyle ve başka türlü olmaması karşısında geri adım atarız. Hayret etme, varolanın varlığı karşısında geri adım atmayla son bulmaz. Aksine o, bu geri adım ve kendine tutunma olarak aynı zamanda karşısında geri adım attığı şey tarafından ona doğru çekilir ve tutsak alınır.’
Varlığa uygun olarak konuşmayı sağlayan hayret, insanı, kendini yok eden benliğin sınırlarından kurtarır ve zihnini genişletir. Zihin darlığı, insanın temel zaafıdır.
Fazlurrahman’dan öğrendiğimize göre, tüm Arap dilbilimcileri, bize, ‘zulüm’ sözcüğünün yaygın anlamının, ‘birşeyi uygun olmadığı yere koymak’ olduğunu söylüyorlar.
Öyleyse yanlışın, yanlış yönelimin, yanlışa yönelmenin ve yanlışta ısrarın her türlüsü zulümdür. Bunu irtikab etmeninse, göğüsteki gözün, yani iç gözün kalın gaflet perdeleriyle örtülü olmaktan ileri geldiği apaçıktır. Görüşü keskinleştirmenin bir adı hayrettir ve bu içduyum haliyle insan, gerçeği sürekli tecrübe eder ve deneyimleri, onu hayranlık vadisinde tutar. Bu varlığın içinde olmaktır. Bir metin olarak kainat dendiğinde, bir sözcük olarak insan, bir harf olarak ağaç, bir cümle olarak güneş, bir deyiş olarak deniz, bir manzume olarak yıldız demiş oluyoruz ve baktığımız her şeye yeni baktığımızın bilincine varıyoruz.
Öyleyse, kainatı bir metin olarak okumanın ve çözmenin bir yolu olmalıdır. Gerçeği deneyimlerimizle farkettiğimize göre, varolandan varlığa geçerken, kendimizi özne olarak da görmüyor, eleştirinin, ‘kritik bir durum’ olmadığını, yani eserle eleştiricinin nesne-özne ilişkisinden öte bir düzey veya düzlemde karşılaştığını varsayıyoruz. Hayret nasıl şaşırmadan öte bir şeyse, ‘tefekkür’ de, tümüyle modern bir durum/kavram olan düşünce’den başka bir şeydir. Arapçadaki fikir veya farsçadaki endişe hatta fransızcadaki pensee daha çok, dikey bir ‘düşünme tarzı’nı ima eder. Eleştiri’nin bir iç-duyum hali olarak hayret’le başlaması gerektiğini söylerken, düşünme ameliyesinin de sıradan bir zihinsel etkinlik olmadığını da belirtmek istiyorum. Sırası gelmişken, tefekkür’e yol açan hayret’in bir aşamasında, ‘temaşa’yı içerdiğini de hatırlamalı. Kalbin, aklın anlayamadığı akılları vardır diyen, bunu derken, bir müşahade’sini aktarıyor. O, kalbindeki akıllardan biriyle temaşa etmiştir varlığı ve gördüğü resim, salt beşeri bir zihinsel etkinlikle görülebilen bir resim değildir.
Şeyh Bedreddin, Varidat’ında, düşünmenin, varolan hakkında olabileceğini söyler.
Gerçekte düşünce, Yaratıcı’nın Zat’ı hakkında hayret etmek olan huşuya aykırıdır. Hakikat yolcusunun, nesnelerden Yaratıcı’ya ulaştığında düşünmesi hayret’e dönüşür.
Bu yüzden, hayret, tefekkürün ürünüdür. Ve yolcu, buna bir kez eriştiğinde, ne bundan ayrılmalı, ne de onu daha aşağı bir şeyle değişmelidir. Aksine, hayret’i yeterli olmayabilir. Bu yüzden Elçi, ‘Rabbim, hakkındaki hayretimi artır’ diye yakarmıştır. Tefekkür, Yolcu seyr halindeyken kendisinden istenilendir. Gayba dalmıştır. Fakat amaç, Zat’ıyla belirdiğinde tefekkür hayrete dönüşür. Elçi, ‘benim öyle bir vaktim var ki, Rabbimden başkası oraya sığmaz’ buyurmuştur. Hayretin açtığı yol-ki ona marifet diyoruz-nesneleri itibari değerinde bırakmaz, ya onları yok eder veya Yaratıcı’nın vechinin görünüşleri olarak ortaya çıkarır.
Kierkegaard, ‘etik ile estetik birdir’ derken, modernlerin indirgemeci olarak nitelediği ama gerçekte, varlığa ilişkin soru soran ve bunu ‘hayret’te kalarak arayan ve bulan deneyime gönderme yapar. İnsanın Yaratıcı’sıyla dolaysız biçimde ilişki kurabilme yeteneğine inanan herkes, estetik olanın aynı zamanda ahlaki olduğunu deneyebilir. Tam da burada karşımıza, Guenon’un irfanı çıkar. Şehadet aleminden varlığın yüreğine, gayba doğru yolculuğunda insan zihninin imkanlarını yöneten yasalarla ilgilenen geleneksel öğretide sanatla varlığın dilinin uyumundan söz edilmektedir.

Kitabınız son cümlesi, hikâyenin “hiç bir şeye” vardığını söylüyor. Bundan kasıt nedir? Bir başa dönüş mü, her şey mi?

İnanın bilmiyorum.

Etiketler

hmalkan (16) yeni şafak (11) dücane cündioğlu (9) ali bulaç (5) ahmet turan alkan (4) kürt sorunu (4) okuduklarımdan (4) taraf gazetesi (4) zaman gazetesi (4) demokratik açılım (3) feridenin günlüğü (3) kürt açılımı (3) leyla ipekçi (3) nihal karaca (3) türban (3) Türkiye (2) ahmet altan (2) ahmet turan (2) başörtü sorunu (2) esra elönü (2) iskender pala (2) nazan bekiroğlu (2) nihal bengisu (2) sinan paşa (2) tesettür (2) turan alkan (2) türk kimliği (2) ulusal kimlik (2) 1 ocak duası (1) 2009 (1) 28 şubat (1) AB (1) ABD (1) Afganistan (1) Allah'a ısmarladık (1) BOP (1) Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa (1) Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi (1) Ebuzer (1) Eğreti Gelin (1) Fuzulî (1) Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler (1) Hakikat niçin hep ıslak (1) Japonya (1) Japonya olsun mu? (1) Kafka (1) Katip Çelebi (1) Kemal Sunal (1) Mevlânâ (1) NATO (1) Pakistan (1) Picasso (1) Samtî Dede (1) Stalker (1) Stephen Hawking (1) Sultan Veled (1) Tarkovski (1) Türk ayrılıkçıları (1) Türkçeleştirme (1) acı tenkit (1) adanalı ziya (1) adilmedya.com (1) ahmet paşa (1) ahmet taşgetiren (1) ajda pekkan (1) aksiyon dergisi (1) akıl (1) ali aslan (1) ali koca (1) ali murat güven (1) anatomik tagayyür (1) anayasa mahkemesi (1) anka (1) ankebut 5 (1) anlayış dergisi (1) antropomorfik (1) ateş olmayan yerden yazı çıkmaz (1) atilla fikri ergun (1) avrasya (1) aym (1) aziz mahmud hüdayi (1) aşk (1) aşk hutbesi (1) aşk yapmak (1) aşk üzerine (1) aşk-ı cihan (1) aşkın merhaleleri (1) aşıklık (1) aşıklık odur ki (1) barok dindarlık (1) başka gezegen yok arkadaşlar (1) bedir (1) bengisu karaca (1) beşir ayvazoğlu (1) bilimsel yazar (1) bireysel özgürlük (1) bu hutbe aşkıma gitsin (1) bülent ersoy (1) büyük selanik (1) can güngen (1) cemil meriç (1) cenneti arayan sanat (1) chp (1) cüppeli şövalye (1) darendeli (1) demir leblebidir (1) demokratik hak (1) derviş ruhu (1) dijital cami (1) dilek hanif (1) din de bizim (1) din istismarı (1) dinci (1) dinci basın (1) dindarlar (1) dindarlığın trajedisi (1) dinsiz basın (1) edebiyatta dînî terminoloji (1) elif şafak (1) empati (1) entel sinemacı (1) eril'den eril'e aşkın sırrı (1) ertelenmiş cinsellik (1) estetik (1) estetik toplum (1) evrim (1) ferisiler (1) filistin sorunu (1) formula (1) füsus (1) gazozuna yasin (1) gözlerinde görüyorsan gözlerini (1) haber7 (1) hakan albayrak (1) hakikat (1) happy birthday (1) hastalık ve yaşlılık korkusu (1) hayat (1) hayatın anlamı (1) hayrunnisa gül (1) hazreti aişe (1) hegemonya (1) hendek (1) henry david thoreau (1) her düşünceye saygı (1) hercai yazar (1) herkes kendi cennetine (1) herşey O'dur (1) herşey O'ndandır (1) hiciv (1) hilal kaplan (1) homo islamicus (1) hudeybiye (1) hurma kapsülü (1) hüseyin nasr (1) hüzün (1) hüzünlü veda (1) ihsan eliaçık (1) ihvan (1) ihvan-ı müslimin (1) inamıyorum (1) islam (1) islamcılık (1) islami entelijansiya (1) istenç (1) istihare yatalağı (1) işarat-ı evsaf-ı aşk (1) kadının erkeğe vurgunluğu (1) kahretsin (1) kalp (1) kalp zekası (1) kapitalist tüketim alışkanlıkları (1) karınca kararınca (1) kaybolan paradigmalar (1) kendine iyi bak (1) kerem dağlı (1) kesret (1) kişisel tercih (1) klasik islamcı (1) kuran kursu (1) kutlu doğum (1) kutsallık (1) küçük ölümler (1) kıbrıs (1) laiklik (1) laiklik yorumu (1) mahalle baskısı (1) mahallenin ferisileri (1) marlboro (1) mazhar bağlı (1) medeniyet (1) medeniyet ve ütopya (1) milliyetçilik (1) mizah (1) mizaha meyyalim (1) modern düşünce (1) modernizm (1) muhafazakar (1) muhafazakar kesim (1) muhafazakarlık (1) muktezayı hüsn (1) mustafa kemal (1) mustafa tekin (1) mustafa özel (1) muzip (1) müslüman gençlik (1) müslüman kardeşler (1) müslüman siyaseti (1) müslüman sol (1) müslümanca ekonomi (1) nasır (1) neden hep yaşlı? (1) neden okuyorum (1) nesir dili (1) nihal bengisu karaca (1) niyazi mısrî (1) nuh'un gemisi (1) nurettin huyut (1) obama (1) okuduklarım (1) okuma tutkusu (1) okumak (1) orhan pamuk (1) philip morris (1) putlaştırma (1) q klavye (1) risalehaber (1) romantizm (1) romantizmi kaybettik (1) sabah paşa (1) sadık yalsızuçanlar (1) said nursi (1) sara büyükduru (1) sen önce kendine bak tayfası (1) senai demirci (1) senkretizm (1) seyyid kutup (1) sivil itaatsizlik (1) stanley kubrick (1) suskun buldum (1) sözde vatandaş (1) tarzı (1) tasavvuf (1) taşgetiren (1) taşra hocaları (1) tenzih (1) terörist (1) teşbih (1) tiki (1) tiki ümmet (1) turuncu dergisi (1) türkiyelilik (1) türkçülük (1) uhud (1) utopia (1) vahdet (1) vallahi dertten (1) varoluş (1) veda ve yolcular (1) vitali hakko (1) yenilgi (1) yenilgiye ağıt (1) yeşilçam (1) yılbaşı (1) zaman (1) zorla laik (1) âşık olmak (1) çarşaf açılımı (1) çağdaş dindarlık (1) çocukluğun mahalleleri (1) ölüm korkusu (1) ölümsüzlük (1) ömer faruk darendeli (1) öss (1) öss vasıtaları (1) öteki mahalle (1) özkan erdem (1) ümmet (1) ütopya (1) Şems-i Tebrizî (1) şeriata uygun günah (1) şeyh-i ekber (1) şiir dili (1) şinasi (1) şişmanlık (1)