DÜCANE CÜNDİOĞLU
Türkçe'de 'yapmak' ve 'etmek' fiilleri -elbette istisnaları olmakla birlikte- farklı sözcüklerle kullanılır. Her iki fiilin anlamı da esasen birdir; ancak ne gariptir ki 'yapmak' fiilini daha çok Batılı sözcüklerle kullanırken, 'etmek' fiilini tam da aksine Doğulu sözcüklerle kullanıyoruz. Öyle ya, bizler sabr ederiz, sebat ederiz, endişe ederiz, dua ederiz, bazen bazı şeyleri kendimize dert ederiz ve fakat bazı şeyleri sorun mu ediyoruz, sorun mu yapıyoruz buna bir türlü karar veremeyiz; diğer yandan chat yaparız, sörf yaparız, banyo yaparız veya kadınlar makyaj yaparlar, bazıları numara yaparlar, hatta kimileri de artistlik yaparlar, vs…
Acaba 'yapmak' fiili Doğulu sözcüklerle kullanılamaz mı? Elbette kullanılır. Meselâ 'nisbet' yapılır, 'aşk' yapılır. Nitekim bu iki sözcük de Batı dillerinden alınmamıştır, ama yine de Türkçe'de 'yapmak' fiiliyle kullanılırlar.
Burada sözcüklerin gerçek anlamlarını kaybedip mecazî olarak kullanılmış olduklarına dikkat edilmeli. Meselâ Türkçe'de aşk yapılmaz, bilâkis âşık olunur. "Aşk yapmak" deyişindeki 'aşk'ın bizim dilimizde, bizim kültürümüzde, bizim dünyamızda tanınan/bilinen 'aşk' ile hiçbir alâkası yoktur. Türkçenin inceliklerinden habersiz ve duyarsız nâdan, "aşk yapmak" deyişini -çok kaba bir biçimde- "seks yapmak" mânâsında kullanıyorlar; yani bu taife belki Türkçe konuşuyorlar ama aslâ Türkçe düşünmüyorlar. Duyguları basit birer fiil haline dönüştürmekle gerçekte ruh dünyalarının ne büyük bir bedel ödediğinin farkında bile olmuyorlar. Anlamıyorlar, hissetmiyorlar, duymuyorlar, bu yüzden duyuramıyorlar da… Oysa 'aşk' kavramı Türkçe'de 'fiil' kategorisinde değil, 'infial' kategorisinde yer alan bir hâlin adıdır. Böyledir; zira bizim insanlarımız "âşık olurlar", âşık âşık dolaşırlar, aşk olmadan meşkin olmayacağına inanırlar, "aşk ile…" derler; "aşk olsun!" diye dua ederler; yani âlemde olan herşeyin aşka münkalib olmasını isterler. Çünkü bilirler ki Cenab-ı Aşk bütün âlemleri "aşk ile" yaratmıştır, "aşk için" yaratmıştır, "aşk olsun" diye yaratmıştır…
Türkçemizde 'yapmak' da, 'etmek' de en nihayet 'eylemek' anlamına gelir; yani birer fiildirler. Onları isimden ayıran cihet, zaman bildiriyor olmalarıdır.
Niçin?
Çünkü fiil ve eylem demek, 'hareket' demektir; hareketin olduğu yerde zaman da vardır. Hareket cisme ârız olduğu gibi, zaman da harekete ârız olur. Eylemin hareket ve zaman bildirmesi, eylemin doğasındandır. İsim ise bizâtihi sureti itibariyle ne hareket bildirir, ne de zaman… 'Hareket' sözcüğünün kendisi bir isimdir. Bu nedenle 'hareket' sözcüğünün harekete delâleti sureti itibariyle değil, mânâsı itibariyledir. Kezâ 'zaman' sözcüğü dahi bir isimdir ve bu sözcüğün de 'zaman'a delâleti sadece mânası itibariyledir; sureti itibariyle değil.
Eylemler hareket ve zaman bildirdikleri için, bir mekânda da olmak zorundadırlar. Mekâna delâlet etmeyen eylem olmaz. (Lütfen 'kategoriler' bahsini hatırlayınız, hani şu meşhur "a'raz-ı nisbiyye" bahsini…)
Klasik Fizik'te hareketin gerçekleşebilmesi için altı unsurun varolması gerektiği kabul edilirdi: 1. Hareketin başladığı nokta, 2) Hareketin bittiği nokta; 3. Hareket edecek cismin mevcudiyeti, 4. Hareketin gerçekleşebileceği dört kategori ki buradan hareket-i kemmiye, hareket-i keyfiyye, hareket-i eyniyye, hareket-i vaziyye olmak üzere dört hareket türü çıkarılırdı; 5. Zaman, 6. En nihayet, hareketi mümkün kılacak bir de illet/sebep.
Hareket varsa, bu unsurlar da vardır. O halde eylem varsa hareket, hareket varsa zaman ve mekân da vardır, olmak zorundadır.
Peki ya aşk?
Aşk bir isimdir; zaman bildirmez; zira isimler zamandan da, mekândan da münezzehtir. Aşkın zorunlu olarak gerekli kıldığı lâzimeler ikidir: âşık ve maşûk… Çünkü âşık ve mâşuk olmasaydı, aşk da olmazdı. Eğer âşığın varlığını düşünebiliyorsak, maşuğun varlığını da düşünmek zorundayız demektir. Her ikisinin arasındaki nisbetin adıdır aşk! İşte bu nedenle bizim insanlarımız aşkın yapılabileceğine değil, âşık olunabileceğine inanırlardı, aşka nisbetle varolunabileceğini kabul ederlerdi.
Modernler 'aşk' sözcüğünü kullanıyorlar ama bizlerin anladıklarından başka bir mânâyı kastediyorlar. Bizler oluyoruz, onlar yapıyorlar. Onlar aşkın failleri, aşka sahip olduklarını zanneden uyanıklar… Oysa bizim dünyamızda bize sahip olan aşkın kendisidir; bizler aslâ aşkın faili değiliz, olamayız, olduğumuzu sanıyorsak, demek ki o zaman âşık değiliz. O gerçekte bir araz, bir hâl, bir sıfat… Gerçek anlamıyla aşk sözkonusu oldukda, kişi fail değil münfaildir; sebeb değil müsebbebdir; illet değil, maluldür.
Aşkın geçmişi ve geleceği olmaz; o zaman'da değil, an'dadır; mekan'da değil nokta'dadır; varolanda değil, Varlık'tadır.
Ne garip değil mi, insanlar âşık olmayı hayal edebiliyorlar ama aşk yapmayı hayal edemiyorlar, sadece planlayabiliyorlar.
Ey talib, unutma ki hayal edilir ve fakat plan yapılır. O halde sen de hiç tereddüd etmeyip hayal edenlerden olmaya çalış, plan yapanlardan değil! Çünkü bu dünyada "ilahî aşk" vâdisine planlamacıların (!) girmesi yasaktır!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder