DÜCANE CÜNDİOĞLU
1) Ona (!) niçin âşıksın?
Bu niçin'in için'ini açıklayanlar arasında bir tane bile 'âşık' bulunmaz.
Şayet âşık olsalardı, cevap bulmakta, yani aşkları için sebep göstermekte çaresiz kalırlardı. "Nereden bileyim? Bildiğim tek şey âşık olduğum!" gibisinden anlamsız bir iki kelimeden başka bir şey söyleyemezlerdi.
— Ona âşığım. Çünkü....
Bu soru bağlamında 'çünkü' diyen biri âşık olamaz. Beğeniyor, hoşlanıyor, seviyor olabilir ama asla âşık olamaz. Aşkın sebebi olmaz da onun için 'olamaz'.
Aşk, başka bir şeyden (sebepten) dolayı değil, bizatihi kendisinden dolayı istenendir. "Şunun için..." veya "Şundan dolayı..." açıklamaları saçmadır, ya da sahte.
Sebep-sonuç ilişkisini kurmak aklın/düşüncenin işidir. Aşıkta akıl ne arar ki kalkıp aşkının sebeplerini arasın da bulsun! Düşünürsen, yani aklı aradan çıkarmazsan, âşık olamazsın. Âşıksan, düşünemezsin zaten.
Unutmayınız, 'mecnun' kelimesinin hem 'deli', hem 'âşık' mânâsına gelmesi bir tesadüf değildir.
2) Aşk, mahza hazdır.
Aşkın faydalarını sıralayanların, bu yüzden aşkla aslâ alâkaları olamaz.
Niçin? Aşk'da yarar-zarar hesabı olmaz da onun için.
Demek ki aşkın öncesine (sebeplerine) gidemeyeceğimiz gibi, sonrasına (sonuçlarına) da gidemeyiz.
Peki ya aşkın zararları? Aşkın zararı da olmaz. Sizin zarar dediğinizi, âşıklar 'nimet' bilir, 'lütuf' addeder.
Aşk sırf hazdır; lütuf ve nimet işbu hazdan ibarettir.
3) Aşık seçen değil, seçilendir.
Kimse âşık olmaya karar veremez, kimse aşkı arayıp bulamaz. Sadece bekleyebilir. Aşk gelir sizi bulur. Sizi o seçer. Âşık olmaya karar veremezsiniz. Böyle bir yetkiniz de, yetkeniz de yok. Nasibiniz varsa, âniden çarpışırsınız.
Aşk âşıktan sadır olmaz. Bilâkis âşıktır aşktan sadır olan.
4) Aşkın birazı olmaz. O bütüne yöneliktir.
"Ben biraz âşık olayım" diyemezsiniz. Bir şeyin birazını beğenebilir, bir yönünü sevebilir, şu veya bu özelliğinden hoşlanabilirsiniz. Âşıksanız, maşukunuzun birazı, bir yönü, şu veya bu özelliği yoktur, o bütün olarak algılanır; arazlarıyla değil, zatıyla idrak edilir.
Aşk nokta gibi, an gibi, birlik gibi bölünemez. Basittir. Parçaları yoktur. Birdir. Heptir, değilse hiçtir. "Ben biraz tattım" olmaz; aşkın birazı olmaz çünkü.
5) Aşka ara verilebilir mi? Hayır!
Aşktan vazgeçilebilir mi? Hayır!
Bölünemeyenin parçası olmaz; arası da.
Âşık istediğine kavuşmamıştır; seçtiğini elde etmemiştir. İstenen ve seçilen kendisidir. Çaresiz o da en sonunda -eğer sonlu olana, fani olana âşıksa- vazgeçen değil, vazgeçilen olacaktır.
Aşık, aşka koşan değil, aşk tarafından sürüklenense; maşuku çeken değil, maşuk tarafından çekilense, kısacası seçilmişse, aşka mecbur ve mahkumdur. Aşkta oyunbozanlık olmaz bu yüzden.
6) Bir âşık, âşık olduğu için pişmanlık duyar mı?
Aslâ! AŞK kendisinden pişmanlık duyulmayandır. O bir nimettir, bir lütuftur. Lütuf ve nimete mazhar olanlar pişmanlık duymazlar, sadece şükrederler.
Aşkın mahrumiyetinden hasıl olan elem ve acı, âşıklar için gıdadır. Âşıklar bu elem ve acıyla beslenmeselerdi, insanlık sanat nedir bilmezdi. Sanatımsı'nın canı cehenneme! Sanat, aşkın, yani tutkunun çocuğudur ve ışıkla karşılaşabilmesi için yeri göğü yırtan çığlıklara ihtiyacı vardır; o çığlıkların şiddetini artıracak acıya yani. Güven yitimine.
Âşık hiçbir surette kendini güvende hissedemez. Aşkın, yani sürekli hazzın garantisi yoktur. Bu nedenle haz her daim elemin tehdidi altındadır. Âşık bunu bilir, hatta ister; zira o çektiği acılardan bile haz elde eder.
Aşkta ne emn (güven), ne de ye's (ümitsizlik) vardır. Emn'in karşıtı havf (korku), ye'sin karşıtı reca (ümit) olduğu içindir ki âşık önceleri hep korku ile ümit arasında tetikte durur, sonraları 'heybet' (ürperme) ile 'üns' (muhabbet) arasına yerleşir.
Âşıkta sadece muhabbet değil, heybet bulunur. Pişman olamayışı bundandır.
7) Hiç dikkatinizi çekti mi acaba, âşık-maşuk kavram çiftinde sözcüklerin niçin her ikisi de 'eril' formda kullanılmakta? Yani dil düzeyinde âşık da, maşuk da eril. Oysa maşuk sözcüğünün dişil formu da var: 'maşuka'.
Lâkin bu form bu vadide kullanılmaz. Kullanılsaydı, âşık-maşuka denilecekti ki o takdirde erlerin meydanı çoluk-çocuğa, yani halka terketmeleri gerekirdi. Gerek yok, çünkü bütün aşklar, bir aşk'tan payını alır, hem de en aşağı formlarına kadar.
"Sufi mecaz anlamış yâre muhabbetim" diye yakınan şairin aşkı da öyle. Sufi, niçin şairin aşkını 'hakikat' dairesinden çıkarıp bir çırpıda ona 'mecaz' mânâsı veriyor?
Çünkü şairin aşkı maşuk'a değil, maşuka'ya yönelik. Yani onun aşkı eril'den eril'e (aşık'tan maşuk'a) değil, eril'den dişil'e (aşık'tan maşuka'ya)...
İnanınız, aradaki fark, fark-ı azimdir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder