25 Ekim 2009 Pazar

Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi

DÜCANE CÜNDİOĞLU

Cennet zevklerini ayrıntılandırmayı marifet bilen zavallı sözde hocalara yazıklar olsun! Cennet restaurantının menüleri, artık yeterince zenginleşmiş metropol dindarları için hakikaten cezbedici bir anlam ifade ediyor mu emin değilim!

Etmeli mi? İşte tartışılması gereken nokta da burası!

Yeşilliklerle örülü çiçekli bahçeler, köşklerin önünden şırıl şırıl akan nehirler, her tattan meyveler, narlar, üzümler, vs.

Başka?...

Bir de gencecik hatunlar.

Başka?...

Hepsi bu kadar! Çeşit olarak değil, cins ve nev olarak!

Yani sadece mideye ve bacak arasına hitab eden zevkler! Hepsi de iştah ve şehvetin tatmini!

* * *
Ey benim sevgili hocalarım! İştah ve şehveti, Allah için, daha ne kadar bayağılaştırabilirsiniz, hiç düşündünüz mü?

Başlıca maksadı güzel ahlâk olarak bir dini, bütün işleri sizi ve inançlarınızı ti'ye almak olanlara sevimli göstermek için başka ne tür numaralar çekebilirsiniz?

Ayrıntılandırmayı marifet bildiğiniz zevkler karşılığında ne istiyorsunuz muhataplarınızdan? İbadet etmelerini mi? Mahiyetini sizin de adam gibi bilmediğiniz birtakım credo'lara (itikad) inanmalarını mı? İyi birer insan olmalarını mı?

Söyleyin, vaadleriniz karşılığında ne bekliyorsunuz?

Teklif ettiğiniz zevkleri daha dünyadayken küçümseyenlere söyleyeceğiniz neyiniz var sizin?

En iyisi, siz mideyi ve genital bölgeyi bırakın, insan gönlüne hitap eden bir sözünüz var mı, asıl onu söyleyin!

Alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin, hem de son peygamberin mesajını, niçin az bir pahaya satma ihtiyacı duyuyorsunuz? Kur'an'da konuşmaya değer bir konu mu bulamıyorsunuz da huri muhabbetinden bir adım öteye gidemiyorsunuz?

Acaba konuları başkaları seçiyor da siz sadece ağzınızı mı açıp kapıyorsunuz?

* * *
— "İnsanlığın çoğu sorunu, birer fani olduğumuzu bilmemizden kaynaklanıyor. Bu, bilgi'nin ve dilin lânetidir! Bu ise çaresizliği ve manik çözümleri beraberinde getiriyor. Bütün bunlar ölümsüzlüğe ulaştığımızda ortadan kalkacak!"

Bu ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, yahudi yönetmen Stanley Kubrick'in en büyük takıntısı ölümdü, ölmekten korktuğu kadar başka bir şeyden korkmuyordu. (Filmlerini yorumlarken, Kubrick'in bilincini böylesine derin bir korkunun şekillendirdiğini aslâ gözardı etmemeli!)

Kendisi, bilimin bir gün ölüme çare bulacağına da tüm samimiyetiyle inanıyordu. Nitekim 1968'de kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle diyor:

— "Ölüm bir hastalık ve tıpkı diğer bütün hastalıklar gibi tedavi ihtimali var."

Peki nasıl?

Aşağıdaki satırları okurken, ünlü yönetmenin sesindeki gizli iyimserliğe de dikkat etmeli!

— "Biyolojik ölümsüzlüğe aşağı yukarı 100-150 yıl içinde sahip olacağız. Hücre gençleştirme işlemi gerçekleşecek ve yaşlanma ortadan kalkacak!"

Kubrick, 1960'larda Fizikçi Robert Ettinger'in, yeniden hayata döndürülecekleri güne kadar insanları likit nitrojen içinde dondurabilecekleri önerisini de hararetle destekler, hatta bir gazeteciye, teknik imkânlar yeterli olsa, kendi bedenini dondurmayı düşünebileceğini de söylemekten kaçınmaz.

* * *
Bilmek gerekir ki büyük sanatçıların çoğunun en büyük sermayesi ölüm korkusudur! Ölümün hüznüyle başı belâda olmayan büyük sanatçı yoktur çünkü! Olmamıştır!

Bütün hüzünler, en temelinde, ölüm hüznünün, yani önceden tutulan yasın ürünüdür. Bütün korkular, bir tek korkunun nüshalarıdır. İnsanın macerasını dilediğin nüshadan okuyabilirsin.

İnsan!.. Öleceğini bilen tek canlı! Alemde, öleceğinden korkan tek zavallı!

Dinî açıklamaların tümü, nasıl ki gerçekte bu ezelî korkuyu teskin etmeye matuf ise, sanatın kendisi de bu yokoluş duygusuna karşı durmanın bir başka yoludur!

Sanat, bir tür ölümü geciktirme, dönüştürme tekniği!

Yaratan öleceğine inanmaz, inanamaz! Ama yine de ölür!

* * *
— "İnsanoğlu 20 yıl içinde ölümsüzlüğe kavuşacak!"

"Modern Edison" olarak da anılan Amerikalı bilimadamı Ray Kurzweil'ın seslendirdiği bu iddia, çok değil, daha bir iki hafta önce gazetelerin manşetlerini süslüyordu.

Acaba Kubrick'in beklentileri bu sefer gerçek mi oluyor? Kubrick 1960'larda yüz-yüz elli yıl diyordu, bir bilimadamı ise şimdi yirmi yıl diyor!

Peki nasıl olacak bu iş?

Şöyle: Gelecekte nanobot adı verilen hücre boyutunda milyonlarca robot üretilecekmiş, bu robot-hücreler damarlarda dolaşarak yaşlanma sonucu ölmeye başlayan beyin hücrelerini, kasları, atardamarları, kemikleri onaracaklarmış ve böylece insanların sonsuza kadar genç kalmaları mümkün olacakmış.

Anlaşılan, ölümlerine önceden yas tutanların biraz dişlerini sıkmaları gerekiyor.

* * *
— "Bilim insanları, genetik müdahaleyle dişi farelerin ömrünün 20 yıl uzamasını sağladı."

Bu haber de daha dün yayımlandı.

1) London College Üniversitesi'nden bilimciler, bir proteinin üretilmesini durdurmak üzere yapılan genetik müdahaleyle dişi farelerin ömrünün yüzde 20 uzamasını sağlamışlar.

_Sağlıklı ve uzun yaşama ilişkin bir başka haber de Danimarka'dan:

2) Güney Danimarka Üniversitesi'nde yürütülen araştırmaya göre, iki yüzyıldır uzayan insan ömrü aynı tempoda devam ederse, kalkınmış ülkelerde bugün doğan bebeklerin yarıdan fazlası 100'üncü yaş gününü kutlayabilecekmiş.

Yaşamını veresiye üzerine kurmaktan büyük zavallılık olur mu?

* * *
Bizim cahil taşra hocalarının söylemleriyle modernitenin söylemleri arasındaki mahiyet farkı nedir?

Esasta hiçbir fark yok! Çünkü iki taraf da insanın 'insanı'na değil, insanın 'hayvanı'na hitab ediyor!

Dünyada uzun yaşamaya inanmak güzel! Peki ama ne için?

Cennette sonsuza kadar yaşamak da güzel! Peki ama ne için?

O tür hocalar da, bilimadamları da, iştah ve şehvetten yahut mide ile bel altının tatmininden gayrı bildikleri, tattıkları bir tek insanî (ilmî/entelektüel) hazdan veya bir tek ilahî (irfanî/sanatsal) zevkten haber versinler de görelim!

Aslında kimseyi kınamamalı, herkes kendi hakikatince konuşuyor. Çünkü cennetin kapısında oturan o hocaların "ilahî hikmet"ten nasib ve hisseleri bu kadar!

Ne yazık ki hepsi bu kadar!

21 Ekim 2009 Çarşamba

Türkiye, Japonya olsun mu?

ALİ BULAÇ

Japonya, dünyanın en büyük ekonomilerine sahip ülkelerin başında yer alır. Osmanlı ve Rusya ile beraber modern tarihe adım atmakla beraber, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra bugünkü gelişmeyi yakaladı.
Japonların, dünyanın bilim ve teknoloji tarihine yaptıkları önemli bir katkıları yoktur; Batı'da icat edilmiş bir teknolojik ürünü alır minimize ederler ve kitlesel tüketime sunarlar. Şeylerin özünü taklit etmekte gelişmiş bir yeteneğe sahiptirler. Bir zamanlar Japon kalkınması Türkiye'de çok tartışıldı. Shintoizm'in 'protestanlık' yönünde geçirdiği algı değişimi ve Samurayların ticarete girişi, aşkınlaştırılmış ritüellerin iş disiplinine uygulanması gibi faktörlerin, "Japon kalkınması"nda itici rol oynadığı söylendi. Durum öyle değil. Bu sayılanların tabii ki kendi ölçeklerinde rolleri var, ama bu "etkileyici roller"dir, asıl "belirleyici faktör" Amerika'nın siyasal ve stratejik tercihleridir. Kısaca Japonların ekonomik ve teknolojik yönden sıçrama yapmalarını sağlayan Amerika'dan başkası değildir:

1) İkinci Dünya Savaşı'nda ABD, Japonlara silah bıraktırmak için Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombası attı, yüz binlerce masum sivilin ölmesine sebebiyet verdi. Savaş bittikten sonra, sayısız Amerikalı, kendini Japonlara karşı bir tür suçlu hissetti. Ve nasıl Batı, blok halinde Nazi soykırımından dolayı bugün İsrail her ne yapıyorsa sesini çıkarmıyorsa, Amerikalılar da kendilerini Japonlara karşı borçlu hissettiler, onlara muazzam ekonomik ve teknolojik imkân ve fırsatlar sundular.

2) Bunun yanında siyasî-stratejik başka bir faktör de söz konusuydu: Başlayan Soğuk Savaş konsepti içinde Asya neredeyse bir bütün olarak Sovyet-Rus ve Çin komünizmine karşı savunmasız durumdaydı. Sonradan açıkça gözlendiği üzere bazı yerler, (mesela Vietnam, Kamboçya ve K.Kore) kolayca bu etki alanına girebiliyordu. ABD, Rusya ve Çin'in yayılmasını önlemek üzere yerkürenin Doğu ucunu mevzi seçip tahkim etti. Japonya, "yeni gelişme dinamiği"yle komünist yayılmayı engelleyen bir rol oynadı.

3) Dahası, kapitalist sistem ve tüketim alışkanlıklarının kadim medeniyetler içinde gözünü açmış olan Asyalı insana empoze edilmesi için "tüketimin demokratizasyonu" adı altında bir doktrin çerçevesinde Japonlara misyon yüklendi. Bu sayede kapitalist üretim teknikleri yanında tüketim alışkanlıkları ve kültürü Asya'da yaygınlaştırıldı. Geç başlamakla beraber Çin ve Hindistan'ı bu sürece dahil eden önemli amillerden Japon usulü tüketim ve refah arzusudur.

Bana sorarsanız, bütün bunlar Japonların lehine değil, aleyhine oldu. Ne Shintoizm kaldı ne Güneş tanrısı. Aile parçalandı, Japonlar derin bir tüketim ve refah nihilizmi içinde yuvarlanıp gidiyor. "Kendi gelenek ve kültürlerini koruyarak kalkınan ülke: Japonya" efsanesine bizim sağcılarımız bile itibar etmiyor.

ABD, yeni dönemde Asya'nın batısında, yani Ön Asya'da "ikinci bir Japonya" yaratmak istiyor. Bu da Türkiye'den başkası değil. Yeni düzenin temel taşları döşenirken;

a) Enerji kaynakları ve enerji nakil hatlarının güvenliğini sağlayacak,

b) Ortadoğu'da Batı kampının mevcut avantajlarını ve üstünlüğünü korumak üzere kaba güçle, yani silahla değil de "yumuşak güç"le bir dizi reformlar gerçekleştirecek,

c) Büyük sistemin içinde kalarak bölgesel entegrasyonu gerçekleştirecek,

d) Yeni küresel düzene paradigma dışından meydan okuyacak olanları ehlileştirip denetim altına alacak bölgesel aktör veya aktörlere ihtiyaç hissediyor.

Bunun için öncelikle gözünü Türkiye'ye dikmiş durumda. Diplomatik, politik ve finans desteği yanında bölgesel çalışma rahatlığı sağlıyor. Aslında Ortadoğu zaten bu yönde reform geçirmek zorunda. Ama ortada ciddi bir soru var: Japonya gibi sonradan kendimiz olmaktan çıkma pahasına bu sürece evet mi diyelim, yoksa kendimiz kalarak ve bölge halklarıyla kader birliği yapıp kendi reformlarımızı kendimiz mi yapalım? Ne dersiniz!

15 Ekim 2009 Perşembe

Büyük Selanik

AHMET ALTAN

Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar...

İlk amacına ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.

Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı.

İkincisi ise “zordan” daha zordu.

Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.

Onun hayalindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele halinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.

İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabul edilmemesine sinirleniyordu.

Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi.

Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.

Onun hayal ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu.

Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.

Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.

Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.

Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı.

Demokratlar, “diktatörlüğüne” karşı çıkıyorlardı.

Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.

Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.

Korkunç bir baskı uyguladı.

Kürt liderlerini astı, Müslümanları gazeteler vasıtasıyla “irticacılar” olarak ilan etti, demokratları Meclis’ten attı, solcuları hapse koydu.

Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı.

Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı.

Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemal’i memnun edecek göstermelik bir “Selanik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.

Geride kalan kısımlar da, “yeni Selaniklilerin” esiri durumuna düştü.

İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sahip olamadılar.

Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu “Selanikleşme” hareketine “Atatürk ilke ve inkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilan edildi.

Biz bugün hâlâ Türkiye’de “Selaniklilerle” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz.

Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar.

Samimiler bunu söylerken.

Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selanikleşme” hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor.

Mustafa Kemal’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.

İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması.

Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak.

Bırakın da yapsınlar.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Şiir dili muaf peki ya nesir?

NAZAN BEKİROĞLU

Ben kim namâz-ı aşkta Mecnûn'a uymuşum
Terk eyleyip ikameti kanuna uymuşum

Galib'in, ikameti terk ederek genel geçer kanunlara, hele de Mecnunluk tabiatına uyduğundan söz ettiği bu namaz aşk namazıdır. Dolayısıyla Mevlevi Şeyhi'nin ikameti terk ettiğinden söz etmesi abes gelmez bize. Çünkü o mazmununu kurmuş, sınırlarını belirlemiş, namazı gerçek anlamından kaydırarak aşkın erkanına uygun bir imgeye dönüştürmüştür.

Gerçi geleneksel edebiyat dine ait bir terminolojinin düpedüz gerçek anlamında kullanıldığı, amelin ibadetin hatta imanın aşk kazasına uğradığı örneklerden de beri değildir.

Kanuni, şair olarak Muhıbbi, akşam namazında, geceye yemin ederek başlayan Velleyl Suresi'ni okurken leyl sözcüğünü telaffuz ettiğinde artık ne ettiğini ne kıldığını bilmediğini itiraf eder samimiyetle. Leyl gece demektir. Gece siyahtır. Sevgilinin zülfü de siyahtır. Bu hatırlayış geri kalan her şeyi unutturur şaire:

Sûre-i Velleyl okurdum dün namâz-ı şâmda
Zülfün andım dilberin n'ettim ne kıldım bilmedim

Nesimi de namazın kazası olduğu halde sevgiliden uzakta geçirilen zamanın telafisinin olmadığını ifade eder:

Gel gel berî ki savm ü salâtın kazâsı var
Sensiz geçen zamân-ı visâlin kazâsı yok

Fuzuli ise sevgilinin zülfünün imanında açtığı gediklerden söz ederek perişan haline kafirlerin bile ağladığından dem vurur:

Küfr-i zülfün salalı rahneler îmânımıza
Kâfir ağlar bizim ahvâl-i perîşânımıza

Arttırılabilecek bu örnekler Divan şairinin herhangi bir yan anlam yüklemeksizin de doğrudan dini terminoloji üzerinden konuşabildiğini gösterir bize. O kadar ki kutsal olanın edebiyat yoluyla dahi tahfifine izin vermeyen geleneksel algının en azından kınaması gerektiğini düşünürüz. Fakat olmaz böyle bir şey. Çünkü "Şairdir ne söylese yeridir"den çok öte bir muafiyet ve meşruiyet alanı açmıştır kendisine şair; asırlar içinde akan gümrah bir ırmaktır bu. Bu muafiyetin baş nedeni şiir dilinin gelenekte soyutlayıcı bir dil oluşudur. Onun, gerçeği en fazla taklit ettiği anda dahi onu sadece yorumladığı, bu yorumlayışın da nihai hedef olarak sadece hikmeti hedef aldığı peşinen kabul edilmiştir. İlhamı hikmete muhalif olmadığı sürece mazmununu her türlü terminoloji üzerinde kurabilir. En fazla "anlatıyor" gibi göründüğü anlarda bile soyutlamakta, en somut olanı gösterirken bile ideyi, aynı, sabiteyi işaret etmekte, hikmetli müştereğe giden bir yol açmakta, yalanı bile doğruyu söylemekte, ortak mesajı teyid etmekte, üçüncü çizgiyi, malum bileşkeyi vermektedir. Bir başka ifade ile atılan taş ürkütülen kurbağaya yeterince değmektedir ve okuyucu bu hazırlığa yeteri kadar sahiptir. Bu kabul, şiir dilinin meşruiyet ve muafiyet alanını oluşturur. Olağanüstü bir özgürlüktür bu. Şiirin bu soyut dilidir ki Kur'an'da zaten gerektiği kadar anlatılmış o halde daha fazlasının bu dünyada bilinmesinin yararsız olduğuna inanan geleneksel okuyucuyu bile Peygamber kıssalarının mesnevi/şiir dilinden anlatılması karşısında sessiz kalmaya ikna eder.

Lakin nesrin dili bu kadar ayrıcalıklı değildir. Geleneksel zamanların türü olmayan roman bu ayrıcalığa peşinen sahip değildir bir kere. Aynı şeyi anlatsalar bile şairin soyutladığı yadırganmaz da nasirin anlattığı yadırganır. Çünkü şairin hikmete bağlandığı peşinen kabul görmektedir de nasirin anlattığı ayağının bağıdır.

Belki de mesnevi ile roman arasında bir tür ihtiyacı hissettiğini her fırsatta dile getiren bu satırların yazıcısı, geleneğe bağlanıyorsa nesir için de soyutlayıcı bir ırmak yatağının varlığının okuyucu tarafından artık kabul görmesi gerektiği beklentisi içindedir. Çünkü o, geleneğin hissi ve dili ile dışarıdan değil içeriden, takliden değil aynen, kesbi değil vehbi, akli değil kalbi, iğreti değil sabit, geçici değil kalıcı ilişkiler kurulması ihtiyacındadır. Ve bir tür olarak mesneviden tevarüs edilen miras, hikmete bani soyutlayıcı muafiyet ve meşruiyet alanlarını beraberinde getirmelidir. Bizim bir nesrimiz olacaksa böyle bir şey olmalı, demektedir.

8 Ekim 2009 Perşembe

Dindarlığın en büyük trajedisi

DÜCANE CÜNDİOĞLU

Modern entelektüelin en büyük zaafı nedir? Elbette, toplum karşısında kendisini alacaklı hissetmesi.

Toplum hep ona borçludur. Her daim. Üstelik niteliklerinden ötürü de değil, bizatihi varlığından ötürü.

Varlığıyla toplumun seviyesini/kalitesini yükselttiğine inanır entelektüel; âdeta topluma şeref bahşettiğine... değer kattığına... Bu nedenle de kendisini alacaklı hisseder.

Toplumdan yüksek imtiyazlar talep etmesi de işbu hissiyat sebebiyledir.

* * *
İnsanın beynini, beyinciğini bağırsaklarından daha kıymetli yapan nedir, ah bir bilebilsem!

Hepsi hepsi, etten, kemikten, kıkırdaktan oluşmuş, damarlarla, sinirlerle sarmalanmış bir iskelet!

Tabiat yani. Dört unsurun oluşturduğu bir tabiat!

Bir vicdana sahip olduğu tasavvur edilmedikçe bu iskeletin, bizatihi iskelet olmak itibariyle ne kıymeti var?

Vicdan, yani insanın doğal olmayan tek tarafı!

Evet, insanın sızlayan, sızlayabilen tek tarafı!

İnsan müstesna, hiçbir hayvanın vicdanı sızlamaz!

Hayvanlar bu yönleriyle talihli sayılırlar, pişman olacakları hatalar yapamazlar çünkü!

Suçluluk duyma yetisi olan yegâne hayvan türü biziz! Bir tek insan!

* * *
Erdemli toplum, her şeyden önce vicdanı olan toplumdur; vicdanına karşı sorumlu olan... vicdanının sesini bastırmayan... dahası, sızlayabilen bir vicdana mâlik olmayı bir lütuf, bir fazilet addeden toplum...

Kitlesi/kütlesi kadar cânı da, cânânı da olabilen bir toplum... yani kendine özgü bir ideâli, bir ütopyası, aklı kadar gönlü, bedeni kadar ruhu, hesabı kadar hayâli de olan bir toplum... kısacası, vicdanı olan bir toplum...

Modern entelektüel, artık toplumun vicdanını temsil etmiyor. Üstelik o vicdandan hissesine düşecek mütevazı payı da elinin tersiyle itip reddediyor. Gerçekte biricik ödülü olarak algılaması gereken o sızlama yetisini, o inleme hassasını, düşünce ve sanatın yegâne sermayesi o cânım hüznü basit bir ücret karşılığında satmakla kalmıyor, bu ücreti sınıfsal duruşunun mükâfatı hâline getirecek sözde ittifaklar inşâ ediyor.

Aklın yanında yer alarak. Her daim gücün ve kârın...

Halkın zaaflarına hitab eden tiraj ve rayting avcılarının tüm marifeti bu!

Abarttığımı düşünenler, bir anlığına olsun, bütün o malum şımarıklıklarıyla gazeteciler taifesini gözlerinin önüne getirebilirler; toplumsal vicdanın belirtilerini EKG testleriyle anlamaya/kavramaya çalışan habercileri ve yorumcuları...

* * *
Seyredenler hatırlayacaklardır, Stalker'ın sonunda, entelektüellerin, ruhlarındaki en küçük kıpırtı için dahi bir karşılık görmeyi umduklarına ilişkin nefis bir eleştiriye yer verir Tarkovski!

1980'de bir gazeteci kendisine bu ifadeyi hatırlattığında ise şöyle der:

— “Bugünün dünyasında insanlar her şeyin karşılığını almak istiyorlar. Bunun kelimesi kelimesine maddî bir karşılık olması gerekmiyor. Ahlâklı bir davranış gösteren kişi de 'ahlâklı' olarak tanınmak istiyor. Modern insanın bakışaçısı bu!”

Bu durumun sebebi de, ünlü yönetmene göre, maneviyat yoksunluğu.

Dindarlığın en büyük trajedisi de bu değil mi: maneviyat yoksunluğu?

Çevrenize baksanıza, herkes yaptıklarının karşılığını hemen almak istiyor. Hemen, yani bu dünyada. İlk fırsatta!

Maneviyata, en çok dindarların ihtiyacı var! Çünkü çektikleri meşakkatleri telâfi etmekte sadece mahir değil, aynı zamanda çok süratliler de.

Ahlâklı görünmek ihtiyacında olanlar şimdilik bir tek onlar!

Olmanın karşılığı görünmek!

(Bilenler bilirler, görüntünün olduğu yerde ihlâs olmaz!)

* * *
Genç şairlerin daha ilk dörtlüklerini yazar yazmaz basılmasını istediklerine işaret eden Tarkovski'nin Picasso ile Kafka arasında kurduğu karşıtlık hakikaten ürkütücüdür.

“Picasso” der;

— “Bir çizim yapar, imzasını atar, o işi yüklü bir paraya satar, sonra bu parayı Fransız Komünist Partisi'ne verirdi. Muhteşem! Ama bana öyle geliyor ki bunun sanatla ilgisi yok!”

Peki Kafka?

Tesbit fevkalade yerindedir:

— “Daha önceleriyse, sanatçı, Kafka gibi, romanlarını yazar ve ölür; dostuna ve vasiyetini yerine getirecek olan kişiye de bütün çalışmalarını yakması için bir not bırakırdı. Kafka kendi devrine hazır olmayan bir insandı.”

* * *
Ey tâlib, meydanı, olmadan görünenlere bırakmalıyız, gücü ehl-i siyasete, kârı ise ehl-i ticarete...

Demek ki öncelikli vazifemiz, görünmeden olmak! Ancak Tebrizli Şems'in şu uyarısını aklımızdan çıkarmamak kaydıyla:

— “Vicdanıyla meşgul olan kişi Kur'an'ı ezberinde tutamaz!”

6 Ekim 2009 Salı

Tüm günahlarımız şeriata uygun!

DÜCANE CÜNDİOĞLU

İnsan nefsinin en belirgin vasfı: yaşama güdüsü.... ne pahasına olursa olsun yaşamda kalma arzusu... her hâlukârda yaşamı sürdürme azmi.... mümkün olduğunca en uzun süre... olabildiğince... gidebildiğince...

İşte insanın ölümü kabullenemeyişinin ardındaki en temel güdü!

İnsan organizması hayatta kalmak üzere kodlanmıştır, hem de bütün hücreleriyle... 'Süreklilik' duygusu da bu güdünün eseridir. Biyolojik süreklilik, yani beka duygusu...

Birey olarak sürekliğini sağlayamayacağını bilen organizma, bu ihtiyacını türün sürekliliği üzerinden tatmin eder.

Nasıl?

Elbette üreme yoluyla. İştah ve şehvet de böylelikle yaşamda kalmanın en temel koşulları hâlini alır.

* * *
İnsan yaşamını kavramaya yönelik bir bilincin, her hâlukârda kendileriyle hesaplaşmak zorunda olduğu iki kavram vardır: mülkiyet ve cinsiyet.

Mülkiyet, yani sahip olma isteği, gerçekte, yaşama güdüsünün dönüşmesiyle ortaya çıkıyor. Çünkü yaşama güdüsü veya yaşamda kalma/yaşamı sürdürme arzusu, en temelde biyolojiktir. Yani türsel bir zorunluluktur, bireyin istek ve seçimiyle alâkalı değildir. Mülkiyet ise biyolojik değil, psikolojiktir. Tenin değil, tinin isteğidir. Yani bedenin değil, cânın...

Yaşamı sürdürme isteği, yaşam için gerekli vasıtaları sağlama almak gayretine dönüştüğü an, işte o an, mülkiyet duygusu da oluşuveriyor.

Mal mülk edinme arzusunun temelinde, kuşku yok ki sıhhatini kaybetmiş bir yaşama hırsı vardır; aracı amaç hâline getiren bir bilinç kayması... güya yaşam adına yaşamın kendisini ıskalama zavallılığı...

Azim ve gayret sözcüklerinin yerine, bir çırpıda hırs ve ihtiras sözcüklerinin geçmesi hiç de sebepsiz değil.

Hırs ve ihtiras, en nihayet çalışıp çabalamanın beyhûdeliğini vurgulamaya yarıyor; beka bulmak isteyen fânilerin çırpınışlarındaki boşunalığı...

* * *
Üreme yetisi, en nihayet insan türüne yaşama ve yaşamda kalma imkânı bahşediyor. Pek tabii ki burada bireylerin payına düşense soy sop aracılığıyla süreklilik kazanmak...

Ben öleceğim ama çocuklarım yaşayacak. Ben çocuklarımda yaşayacağım... Onlar da kendi çocuklarında...

Soy bu duygularla koruma altına alındığında, zorunlu olarak tür de kendini korumuş oluyor. Elde edilen mallar miras (hukuk) yoluyla çocuklara kaldığından, mülkiyet duygusunun sadece toplumsal değil, aynı zamanda ruhsal bir gerçeklik kazanması da kolaylaşıyor.

* * *
Yaşamı sürdürme arzusu en temelde biyolojik bir karakter taşırken (doğal/hayvanî bir güdünün eseriyken), bu arzunun insan zihni tarafından mal-mülk avcılığının gerekçesi hâlini alması tamamen psikolojik mahiyettedir. Vehmîdir yani.

Üreme gücünün kendi doğal hedefinden sapıp bağımsız bir zevk oyunu hâlini alması nasıl ki psişe'nin (nefsin) bir marifeti ise, yaşamı sürdürme güdüsünün kendi doğal mecrasından çıkıp mal-mülk biriktirme hırsına yol açması da benzer bir mekanizmanın ürünüdür. Yani modern insanın geçmişte hiç olmadığı şekilde yeniden kurguladığı ve tanımladığı mülkiyet ve cinsiyet oyunlarının hiçbiri 'doğal' değildir.

Din dili, bu oyunları hiç çekinmeden 'şeytanî' olarak tasvir ve tarif etmiştir. Çünkü süreklilik vehmine meşruiyet kazandıran çabaların rahmanî olması —sahih dinî gelenekler açısından— aslâ mümkün değildir.

- Baki olan sadece O'dur! (Hüve'l-Baki)

- Herkes/herşey helâk olacaktır, bir tek O müstesna!

Kendisini Tanrı'nın yüceliğine nisbetle hizalayan dinî bilincin, yaşamı ölümle, dünyayı öte-dünyayla anlamlandırmasının nedeni, insana en çok zarar veren duygunun kibir olduğunu bilmesidir. Maksad, kibrin şifası olan tevazuyu insana öğretmektir.

Dünya da fanidir, insan da. Şeytansa insana bu hakikatin zıddını fısıldar durur.

Hatırlanırsa, Şeytan'ın tatmaları için Adem ile Havva'ya telkin ettiği ağaç, Kur'an'da "ebedilik ağacı" (şeceretu'l-huld) olarak adlandırılmaktadır. Şeytan insana süreklilik (ebediyet) vehmini aşılamaya çalıştı ve başarılı da oldu. Nitekim hâlâ da oluyor.

* * *
Çağdaş dindarlık, kendi kavramlarını aktüalize etmeyi beceremediği gibi, mağlubiyet psikozuyla yeterince istek de duymuyor. Eski terimleri kullanıyor ama her defasında yeni mânâlar kastediyor. Uyduruk mânâlar... Öyle ki çoğu kez, kullandığı terimlerin kadim anlamlarını da hatırlamıyor.

Bu basit tesbitler üzerindeki abartı gölgesini izale etmek için şu tür sorulara cevap vermek yeterlidir:

Modern yaşam düzeneğinin etkisiyle neredeyse 30 yaşlarına ertelenmiş cinselliğin marazlarıyla başetmek zorunda kalan gençlerin dinîn otantik öğütlerini hakkıyla anlama şansları ne kadardır meselâ?

Her text (metin), ancak bir con-text (bağlam) içinde anlamını kazanır. Gecikmiş bir izdivac mahrumiyetinin psikolojik etkileri tarafından baskılanmış genç bilinçlere Kur'an ne düzeyde nüfuz edebilir?

Bağımsızlık diye tutturmuş modern bilince bağlanmanın değerini nasıl öğretebilir?

30 yaşlarına ertelenmiş cinsellik kesinlikle doğal değildir, doğal olmadığı için İslâmî de değildir. Nedir? Sadece toplumsaldır. Modern toplumun istekleriyle uzlaşmanın sonucudur.

İmdi soru şu: Doğal olana hürmet etmek yerine toplumsal gerekliliklerle hem de itiraz hakkını hiç kullanmaksızın el sıkışan dindarlığın insanlığa işaret edebileceği sahici bir ufuk olabilir mi? (Bence olmaz. Zira modern dindarlık, ancak Ülker'in ürettiği alkolsüz bira kıvamında.)

Ne yazık ki tüm günahlarımız şeriata uygun!

5 Ekim 2009 Pazartesi

Gözlerinde görüyorsan gözlerini...

DÜCANE CÜNDİOĞLU

Bir elinde gül, bir elde câm, geldin sâkiyâ! / Hangisin alsam, gülü, yahut ki câmı, ya seni?

Ne güzel özetlemiş değil mi Nedîm!

İnsanın gözü önce kadehin içindeki bâdeyi görür, sonra kadehin kendisini... ve en nihayet o kadehi tutan eli...

"Hangisinden başlasam?" der durur hep!

Gül'den?.. Câm'dan?.. Sen'den?..

İnsan bu, kınamamalı, önce gülü görür, gülü ister... sonra câmı... sonra o câmı sunanı...

Her defasında göremediği bir tek kendisidir! Kendi gözleri...

* * *
Sophos...

Dilimizdeki tam karşılığı: Hikmet.

Kısa tanımı "hakikatin bilgisi" demek. Hakikatin, yani varolanların...

Hata yapmamalı, inceliğe dikkat etmeli: Hikmet, sadece varolanların bilgisi değil, varolanların da hakikatinin bilgisi demek! Şeyleri, nasılsalar aynen öyle bilmek demek.

Bu yüzden, hikmet, görüneni değil, bilâkis görünenin arkasında kalanı bilmeye çalışmanın adı! Phenomen'i değil, nomen'i yani. Perdenin arkasındakini...

Bu nedenle hikmet uğraşısının bir başka tanımı da keşf-i mahcub. Mahcub olanın, yani üzeri hicabla (perdeyle) örtülmüş olanın örtüsünü açmak...

Mânâsı sathileşmekle birlikte bu terimin bir benzeri İngilizce'de de var: 'discovery', yani cover'ı (örtüyü) kaldırmak...

Immanuel Kant nomen'i değil, ancak phenomen'i bilebileceğimizi söylemişti. Bizim Kelâmcılarımız da bu kanaattedir. Cevherin/özün değil, ancak niteliklerinin bilinebileceğini savunmuşlardır.

Burada o ünlü zat ve sıfat(lar) ayrımı hatırlanmalı. Malum â, zât basîttir, birdir, yalındır, o nedenle bölünemez, bölünemediği için de bilinemez. Kavramsallaştırılamaz çünkü. Tanımlanamaz.

Bilinen, görünen ve görülen sade çokluk'tur. İlim veya bilim dedikleri, en nihayet işbu çokluğun bilgisidir; her halukârda görünenin... kabuğun... dışın...

* * *
Başkaları üzerinde güç ve iktidar talebi olanlar, ister istemez kabuğun bilgisini elde etmek ve o kadarla da yetinmek zorundadırlar.

Öz onların nesine?

Aslâ hatırdan çıkarmamalı, öz gösterilemez, ancak görülebilir. Başkalarına öğretilemez, ancak öğrenilebilir.

Bilimin, siyasetin ve ticaretin öze, özü bilmeye ihtiyacı olmaz. Özün bilgisine, hakikatin bilgisine giden yol, esasen yenilgiye rıza vermekle başlar.

Rıza, yani yenilgiden razı olmak, kabaca yenilgiyi kabullenmek anlamına gelmez, bilâkis rıza, 'yenilgiden hoşlanmak' demektir!

Yenilgiden, yani bu dünyada hakikatin yanında yer almanın bedelinden...

* * *
Mythos...

Aristoteles, inanma'yı bilme'nin, inancı bilgi'nin önüne koyar ve philo-mythos'un (hurafe-sevgisinin) her halukârda philo-sophos'tan (hikmet-sevgisinden) önce geldiğini söyler.

"Bilmek hayretle başlar" der; şaşmakla, şaşakalmakla...

İnsanın şaşma yetisi, onun dikkatini perdenin arkasında kalana yöneltebilmeli... onu öze... içe... derine... daha derine... bilinmeyene değil, bilinemeyene doğru itikleyebilmeli...

Burada akla ihtiyaç da yoktur, lüzum da...

İnsan bir kez şaşırmaya görsün hemen sezgilerinden yardım alır, ve suretlerin içine doğru süzülmeye başlar. Sezgileriyle... bilmeden... farketmeden... ama kolayca... birdenbire...

Sanatın hükümfermâ olduğu alan burasıdır. Evet, bu ara, tamıtamına sanatçının ikamet ettiği bölgedir. Sezgilerin uçuştuğu bu topraklar sanatçılara aittir. Aklın girmesine izin verilmeyen topraklar...

Abartının, daha büyük, her defasında daha büyük göstermenin alanı... şaşırmanın ve şaşırtmanın...

Sanatçı inanan adamdır! Görünmeyene inanan... bilinmeyene...

Perdenin arkasında olanı merak eden, ona işaret eden, lütfen izin veriniz de ilk dilime geleni söyleyeyim: "hakikate meclub olan" adam!

Meclub, ne muhteşem bir kelime! Hakikatin kendisine celb ettiği, çektiği, sürüklediği adamdır sanatçı!

* * *
Ritos...

Ritüel'in kökeni... ibadetin... ayin'in... simâ'nın... tören'in...

Yani "Hakikatin bilmenin (sophos) ve/veya hakikatin sezmenin (mythos) en sahici eseri nedir?" sorusuna verilecek tek cevap, ritos! yani dua... yani çağrı...

Hakikati bilme çabası içindeki nefsin, acziyetini derûnunda bilmesinin ve sezmesinin bütün semeresi, bütün mahsulü yürekten kopan bir çığlıktan ibaret!

Tıpkı Samtî Dede'nin (öl. 1630) —gerçekte Sultan Veled'den tercüme olduğu da söylenen— şu kıt'asında itiraf ettiği gibi:

Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin / Canlarda vü tenlerde nihân hep sen imişsin / Senden bu cihan içre nişan ister idim ben / Ahir bunu bildim ki cihan hep sen imişsin!

Samtî dedenin mısralarından hareketle bir noktayı açıklığa kavuşturalım: Perde eşyanın üzerinde değil, o şeylere bakan gözlerdedir; göz kapaklarında...

Perde, gaflet perdesidir ey talib!

Çiğ nefislere, ham ervaha uyup da eşyayı tekmelemeyi bırak artık! Sana ne bâdeden, sana ne câmdan, boşver gülü de sen sâkiye dik gözlerini!

Gözlerinde görüyorsan gözlerini, bekleme, hemen tut ellerini!

4 Ekim 2009 Pazar

Türkçe'de aşk yapılmaz, bilâkis âşık olunur…

DÜCANE CÜNDİOĞLU

Türkçe'de 'yapmak' ve 'etmek' fiilleri -elbette istisnaları olmakla birlikte- farklı sözcüklerle kullanılır. Her iki fiilin anlamı da esasen birdir; ancak ne gariptir ki 'yapmak' fiilini daha çok Batılı sözcüklerle kullanırken, 'etmek' fiilini tam da aksine Doğulu sözcüklerle kullanıyoruz. Öyle ya, bizler sabr ederiz, sebat ederiz, endişe ederiz, dua ederiz, bazen bazı şeyleri kendimize dert ederiz ve fakat bazı şeyleri sorun mu ediyoruz, sorun mu yapıyoruz buna bir türlü karar veremeyiz; diğer yandan chat yaparız, sörf yaparız, banyo yaparız veya kadınlar makyaj yaparlar, bazıları numara yaparlar, hatta kimileri de artistlik yaparlar, vs…

Acaba 'yapmak' fiili Doğulu sözcüklerle kullanılamaz mı? Elbette kullanılır. Meselâ 'nisbet' yapılır, 'aşk' yapılır. Nitekim bu iki sözcük de Batı dillerinden alınmamıştır, ama yine de Türkçe'de 'yapmak' fiiliyle kullanılırlar.

Burada sözcüklerin gerçek anlamlarını kaybedip mecazî olarak kullanılmış olduklarına dikkat edilmeli. Meselâ Türkçe'de aşk yapılmaz, bilâkis âşık olunur. "Aşk yapmak" deyişindeki 'aşk'ın bizim dilimizde, bizim kültürümüzde, bizim dünyamızda tanınan/bilinen 'aşk' ile hiçbir alâkası yoktur. Türkçenin inceliklerinden habersiz ve duyarsız nâdan, "aşk yapmak" deyişini -çok kaba bir biçimde- "seks yapmak" mânâsında kullanıyorlar; yani bu taife belki Türkçe konuşuyorlar ama aslâ Türkçe düşünmüyorlar. Duyguları basit birer fiil haline dönüştürmekle gerçekte ruh dünyalarının ne büyük bir bedel ödediğinin farkında bile olmuyorlar. Anlamıyorlar, hissetmiyorlar, duymuyorlar, bu yüzden duyuramıyorlar da… Oysa 'aşk' kavramı Türkçe'de 'fiil' kategorisinde değil, 'infial' kategorisinde yer alan bir hâlin adıdır. Böyledir; zira bizim insanlarımız "âşık olurlar", âşık âşık dolaşırlar, aşk olmadan meşkin olmayacağına inanırlar, "aşk ile…" derler; "aşk olsun!" diye dua ederler; yani âlemde olan herşeyin aşka münkalib olmasını isterler. Çünkü bilirler ki Cenab-ı Aşk bütün âlemleri "aşk ile" yaratmıştır, "aşk için" yaratmıştır, "aşk olsun" diye yaratmıştır…

Türkçemizde 'yapmak' da, 'etmek' de en nihayet 'eylemek' anlamına gelir; yani birer fiildirler. Onları isimden ayıran cihet, zaman bildiriyor olmalarıdır.

Niçin?

Çünkü fiil ve eylem demek, 'hareket' demektir; hareketin olduğu yerde zaman da vardır. Hareket cisme ârız olduğu gibi, zaman da harekete ârız olur. Eylemin hareket ve zaman bildirmesi, eylemin doğasındandır. İsim ise bizâtihi sureti itibariyle ne hareket bildirir, ne de zaman… 'Hareket' sözcüğünün kendisi bir isimdir. Bu nedenle 'hareket' sözcüğünün harekete delâleti sureti itibariyle değil, mânâsı itibariyledir. Kezâ 'zaman' sözcüğü dahi bir isimdir ve bu sözcüğün de 'zaman'a delâleti sadece mânası itibariyledir; sureti itibariyle değil.

Eylemler hareket ve zaman bildirdikleri için, bir mekânda da olmak zorundadırlar. Mekâna delâlet etmeyen eylem olmaz. (Lütfen 'kategoriler' bahsini hatırlayınız, hani şu meşhur "a'raz-ı nisbiyye" bahsini…)

Klasik Fizik'te hareketin gerçekleşebilmesi için altı unsurun varolması gerektiği kabul edilirdi: 1. Hareketin başladığı nokta, 2) Hareketin bittiği nokta; 3. Hareket edecek cismin mevcudiyeti, 4. Hareketin gerçekleşebileceği dört kategori ki buradan hareket-i kemmiye, hareket-i keyfiyye, hareket-i eyniyye, hareket-i vaziyye olmak üzere dört hareket türü çıkarılırdı; 5. Zaman, 6. En nihayet, hareketi mümkün kılacak bir de illet/sebep.

Hareket varsa, bu unsurlar da vardır. O halde eylem varsa hareket, hareket varsa zaman ve mekân da vardır, olmak zorundadır.

Peki ya aşk?

Aşk bir isimdir; zaman bildirmez; zira isimler zamandan da, mekândan da münezzehtir. Aşkın zorunlu olarak gerekli kıldığı lâzimeler ikidir: âşık ve maşûk… Çünkü âşık ve mâşuk olmasaydı, aşk da olmazdı. Eğer âşığın varlığını düşünebiliyorsak, maşuğun varlığını da düşünmek zorundayız demektir. Her ikisinin arasındaki nisbetin adıdır aşk! İşte bu nedenle bizim insanlarımız aşkın yapılabileceğine değil, âşık olunabileceğine inanırlardı, aşka nisbetle varolunabileceğini kabul ederlerdi.

Modernler 'aşk' sözcüğünü kullanıyorlar ama bizlerin anladıklarından başka bir mânâyı kastediyorlar. Bizler oluyoruz, onlar yapıyorlar. Onlar aşkın failleri, aşka sahip olduklarını zanneden uyanıklar… Oysa bizim dünyamızda bize sahip olan aşkın kendisidir; bizler aslâ aşkın faili değiliz, olamayız, olduğumuzu sanıyorsak, demek ki o zaman âşık değiliz. O gerçekte bir araz, bir hâl, bir sıfat… Gerçek anlamıyla aşk sözkonusu oldukda, kişi fail değil münfaildir; sebeb değil müsebbebdir; illet değil, maluldür.

Aşkın geçmişi ve geleceği olmaz; o zaman'da değil, an'dadır; mekan'da değil nokta'dadır; varolanda değil, Varlık'tadır.

Ne garip değil mi, insanlar âşık olmayı hayal edebiliyorlar ama aşk yapmayı hayal edemiyorlar, sadece planlayabiliyorlar.

Ey talib, unutma ki hayal edilir ve fakat plan yapılır. O halde sen de hiç tereddüd etmeyip hayal edenlerden olmaya çalış, plan yapanlardan değil! Çünkü bu dünyada "ilahî aşk" vâdisine planlamacıların (!) girmesi yasaktır!

Etiketler

hmalkan (16) yeni şafak (11) dücane cündioğlu (9) ali bulaç (5) ahmet turan alkan (4) kürt sorunu (4) okuduklarımdan (4) taraf gazetesi (4) zaman gazetesi (4) demokratik açılım (3) feridenin günlüğü (3) kürt açılımı (3) leyla ipekçi (3) nihal karaca (3) türban (3) Türkiye (2) ahmet altan (2) ahmet turan (2) başörtü sorunu (2) esra elönü (2) iskender pala (2) nazan bekiroğlu (2) nihal bengisu (2) sinan paşa (2) tesettür (2) turan alkan (2) türk kimliği (2) ulusal kimlik (2) 1 ocak duası (1) 2009 (1) 28 şubat (1) AB (1) ABD (1) Afganistan (1) Allah'a ısmarladık (1) BOP (1) Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa (1) Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi (1) Ebuzer (1) Eğreti Gelin (1) Fuzulî (1) Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler (1) Hakikat niçin hep ıslak (1) Japonya (1) Japonya olsun mu? (1) Kafka (1) Katip Çelebi (1) Kemal Sunal (1) Mevlânâ (1) NATO (1) Pakistan (1) Picasso (1) Samtî Dede (1) Stalker (1) Stephen Hawking (1) Sultan Veled (1) Tarkovski (1) Türk ayrılıkçıları (1) Türkçeleştirme (1) acı tenkit (1) adanalı ziya (1) adilmedya.com (1) ahmet paşa (1) ahmet taşgetiren (1) ajda pekkan (1) aksiyon dergisi (1) akıl (1) ali aslan (1) ali koca (1) ali murat güven (1) anatomik tagayyür (1) anayasa mahkemesi (1) anka (1) ankebut 5 (1) anlayış dergisi (1) antropomorfik (1) ateş olmayan yerden yazı çıkmaz (1) atilla fikri ergun (1) avrasya (1) aym (1) aziz mahmud hüdayi (1) aşk (1) aşk hutbesi (1) aşk yapmak (1) aşk üzerine (1) aşk-ı cihan (1) aşkın merhaleleri (1) aşıklık (1) aşıklık odur ki (1) barok dindarlık (1) başka gezegen yok arkadaşlar (1) bedir (1) bengisu karaca (1) beşir ayvazoğlu (1) bilimsel yazar (1) bireysel özgürlük (1) bu hutbe aşkıma gitsin (1) bülent ersoy (1) büyük selanik (1) can güngen (1) cemil meriç (1) cenneti arayan sanat (1) chp (1) cüppeli şövalye (1) darendeli (1) demir leblebidir (1) demokratik hak (1) derviş ruhu (1) dijital cami (1) dilek hanif (1) din de bizim (1) din istismarı (1) dinci (1) dinci basın (1) dindarlar (1) dindarlığın trajedisi (1) dinsiz basın (1) edebiyatta dînî terminoloji (1) elif şafak (1) empati (1) entel sinemacı (1) eril'den eril'e aşkın sırrı (1) ertelenmiş cinsellik (1) estetik (1) estetik toplum (1) evrim (1) ferisiler (1) filistin sorunu (1) formula (1) füsus (1) gazozuna yasin (1) gözlerinde görüyorsan gözlerini (1) haber7 (1) hakan albayrak (1) hakikat (1) happy birthday (1) hastalık ve yaşlılık korkusu (1) hayat (1) hayatın anlamı (1) hayrunnisa gül (1) hazreti aişe (1) hegemonya (1) hendek (1) henry david thoreau (1) her düşünceye saygı (1) hercai yazar (1) herkes kendi cennetine (1) herşey O'dur (1) herşey O'ndandır (1) hiciv (1) hilal kaplan (1) homo islamicus (1) hudeybiye (1) hurma kapsülü (1) hüseyin nasr (1) hüzün (1) hüzünlü veda (1) ihsan eliaçık (1) ihvan (1) ihvan-ı müslimin (1) inamıyorum (1) islam (1) islamcılık (1) islami entelijansiya (1) istenç (1) istihare yatalağı (1) işarat-ı evsaf-ı aşk (1) kadının erkeğe vurgunluğu (1) kahretsin (1) kalp (1) kalp zekası (1) kapitalist tüketim alışkanlıkları (1) karınca kararınca (1) kaybolan paradigmalar (1) kendine iyi bak (1) kerem dağlı (1) kesret (1) kişisel tercih (1) klasik islamcı (1) kuran kursu (1) kutlu doğum (1) kutsallık (1) küçük ölümler (1) kıbrıs (1) laiklik (1) laiklik yorumu (1) mahalle baskısı (1) mahallenin ferisileri (1) marlboro (1) mazhar bağlı (1) medeniyet (1) medeniyet ve ütopya (1) milliyetçilik (1) mizah (1) mizaha meyyalim (1) modern düşünce (1) modernizm (1) muhafazakar (1) muhafazakar kesim (1) muhafazakarlık (1) muktezayı hüsn (1) mustafa kemal (1) mustafa tekin (1) mustafa özel (1) muzip (1) müslüman gençlik (1) müslüman kardeşler (1) müslüman siyaseti (1) müslüman sol (1) müslümanca ekonomi (1) nasır (1) neden hep yaşlı? (1) neden okuyorum (1) nesir dili (1) nihal bengisu karaca (1) niyazi mısrî (1) nuh'un gemisi (1) nurettin huyut (1) obama (1) okuduklarım (1) okuma tutkusu (1) okumak (1) orhan pamuk (1) philip morris (1) putlaştırma (1) q klavye (1) risalehaber (1) romantizm (1) romantizmi kaybettik (1) sabah paşa (1) sadık yalsızuçanlar (1) said nursi (1) sara büyükduru (1) sen önce kendine bak tayfası (1) senai demirci (1) senkretizm (1) seyyid kutup (1) sivil itaatsizlik (1) stanley kubrick (1) suskun buldum (1) sözde vatandaş (1) tarzı (1) tasavvuf (1) taşgetiren (1) taşra hocaları (1) tenzih (1) terörist (1) teşbih (1) tiki (1) tiki ümmet (1) turuncu dergisi (1) türkiyelilik (1) türkçülük (1) uhud (1) utopia (1) vahdet (1) vallahi dertten (1) varoluş (1) veda ve yolcular (1) vitali hakko (1) yenilgi (1) yenilgiye ağıt (1) yeşilçam (1) yılbaşı (1) zaman (1) zorla laik (1) âşık olmak (1) çarşaf açılımı (1) çağdaş dindarlık (1) çocukluğun mahalleleri (1) ölüm korkusu (1) ölümsüzlük (1) ömer faruk darendeli (1) öss (1) öss vasıtaları (1) öteki mahalle (1) özkan erdem (1) ümmet (1) ütopya (1) Şems-i Tebrizî (1) şeriata uygun günah (1) şeyh-i ekber (1) şiir dili (1) şinasi (1) şişmanlık (1)