1 Haziran 2009 Pazartesi

Hayatın Anlamı Üzerine

DR. CAN GÜNGEN

Hayatın anlamı ile ilgili görebildiğim tek bir makul açıklama bulunuyor. Varoluşçu felsefe çevresinde dönen, hayatın varoluşun niteliğinde anlam kazandığı, kendi başına ise bir anlamı olmadığına ilişkin açıklamadır bu. Burada anlam sözcüğü, kişinin varoluşunun kendisine ve çevresine ifade ettiği şey anlamında kullanılıyor. Eğer anlamsızlık bir boşluk,bir hiçlik ise ,varoluş bir anlam oluyor. Nasıl bir anlam olduğu da varoluşun niteliğine bağlı oluyor.

Böyle bir anlamın kağıt üstünde hiçbir değeri olmayabilir. Bu ifadeler hayatın gerçekten anlamlı olduğunu ispat edemez kuşkusuz. Bahsi edilen şey matematik ve mantık ölçülerine uyan bir gerçeklik değildir. Zira klasik mantık ve matematikte referans noktalarına ihtiyaç duyulur. Bu noktalardan hareketle başka bazı noktalara varılır. Oysa tek ve kendine özgü bir varlık üzerinde hangi referansa göre fikir yürütülecektir. Varlığın sorumluluğunu üstlenecek ,varlığı kendi varlık sebebiyle izah edebilecek görünür evrende ne vardır? Tanrısal bir varlık bu nedene soyunduğunda ,onun varlığını izah eden ne olacaktır? İşte referans noktası olmadığında ,nedensellik zinciri bir yerde koptuğunda ,başvurulacak tek anlam göreli bir anlam olabilir. ”Benim varoluşum” “diğer insanlara” ve o insanlardan oluşan “topluma” göre bir anlam ifade edebilir. Ve anlatmaya çalışacağım gibi insan için asıl önemli olanda bu anlamın idrakıyla yaşanabilmesindedir.

Neden ve nasıl arasındaki fark…

Anlam aramak, ilk kez nerede ve nasıl başladığı belli olmayan ve süregiden hayatın, olayların nedenini bulmaya çalışmak insan beynine özgü başlıca bilişsel fonksiyonlarından birisi olsa gerek.

Anlam aramak belki de kategorisindeki olayları kendi başına açıklayabilecek ilk etkeni aramak demektir. O etkene ulaşıldığında, artık olayları açıklamak için varılan noktadan ötesine gitme ihtiyacı duyulmayacaktır. Sıklıkla birbirlerinin yerine kullanılsalar ve kullanılan dilde yakın kavramlara çoğu zaman işaret etseler dahi , neden arama ile anlam arama aslında tam olarak aynı şey değildir. Mesela, yağmurun nedeni, bir takım atmosferik güçlerin bazı şartlar altında, pek iyi bildiğimiz fizik yasalarına uygun davranış biçimleriyle açıklanabilir. Ama bu, söz konusu güçlerin ve doğa yasalarının, ne hikmetle var olduklarını, o anda neden orada olduklarını açıklamaz.

Evet yağmuru oluşturan başlıca etkenler hava sıcaklığı,hava basıncı ve yağmur bulutlarıdır. Ama neden bu fiziksel varlıkların var olduğu ve bir araya gelip yağmura yol açtığı bilinmemektedir. Yağmur yağmasının mutlak anlamı nedir? Bu soruya verilebilecek tatmin edici bir cevap göremiyoruz. Yağmurun ekolojik dengede oynadığı rol ile, gerek yaşamın oluşumu gerekse sürekliliği temelinde hayati öneme sahip bir unsur olduğu cevabı, yaşamın neden devam etmesi gerektiği sorusu ile bir adım öteye taşındığında artık tatmin edici bir cevap olarak görülmemekte. Bu manzara karşısında esasen insanoğlunun anlam sorununu yaşarken ve tartışırken,anlamla ilişkilendirdiği başlıca kavramın istenç olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Varoluş ve İstenç…

Bu noktada soruları yanıtlamayı mümkün kılacak fikir imdada yetişiyor. ”İstenç” (irade) düşüncesi,keyfiyet bildirmesi sayesinde, ilk nedeni tatmin edici biçimde ortaya koyabilir. Günlük hayatta bu şekilde keyfiyet bildirimine çoğu kez başvururuz. Olaylar öyle gelişmiştir zira öyle olmasını istemiş ve olmalarını sağlamışızdır. Nedenler, nedenlere kaynaklık eden (öyle olmalarını isteyen) istençlerin ürünüdür. Ve yer yüzündeki varolan insanlar arası tüm çatışma da istençlerin çatışmasıdır. Varoluşçu düşüncede karşılığını bulan bu kavrayışta, özgür istenç varlığın “maddi dünya içindeki tüm devinimleri ile birlikte” anlamını oluştururken,başka bir istencin gölgesinde kalış hali ise ya gerçekten var olamamak ya da varlığına anlam katamamakla eşdeğerdir.

Edimlerimiz varlığımız,istencimiz hayatımızın anlamıdır

İstencimizi oluşturan şey nedir peki? İnsanoğlunun “istencini” tarih boyunca gerek köken gerekse değer itibarıyla “ruhsal varlığından” ayırt etmediğini söyleyebiliriz. İstenç bireyi diğer bireylerden ayıran, doğrudan sadece onun ihtiyaçlarına yönelik, onun dünya görüşünü yansıtan ve varlığını diğer varlıklardan farklı kılan yüce bir melekedir. ”Ben” istencimin yaptıklarıyla dünyada tanınır ve “ben” olurum. O halde beni ben yapan şey,yani istenç, tüm edimlerimizin gerçek yaratıcısı ve anlamıdır. Edimlerimizin en temel ve en temel anlamı bizim varoluşumuzun yansıması oluşlarıdır. Dışarıdan bakıldığını düşündüğümüzde, ortaya konulan edimler öncelikle bizim varlığımızın ilhamını verecektir.

Edimlerimizin niteliği,altında yatan düşünce yapısının niteliğiyle(potansiyel edimler) birlikte varlığımızın niteliğini yansıtır. Yani edimlerimiz, varlığımızı gösteren bir ayna görevi görür. Onlara bakmadan varlığımızın neye benzediğini bilemeyiz. O halde kendisine bir değer atfedilen edimlerimizin anlamı onları bu halleriyle varoluşlarının sebebi olan varlığımızdır.

Mutlak anlam bulunamaz,ama göreli anlam duygusu kazanılabilir…

Hayatın “anlamı”, dünyada bir şeyleri ararken kullandığımız matematiksel yöntem ve araçlarla ve matematik,kesin bir gerçeklik anlamında, bulunamaz ancak “anlam duygusu” yaşam esnasında esrarengiz bir şekilde kazanılabilmektedir.

Evet, biz aradığımız şeylere yanıtı matematik işlemlere başvurarak bulmaya alışmışızdır. Ancak matematik ve matematik düşünce , dışımızdaki dünyanın “nasıllarını” bulmakta çok işimize yarasa da “neden”lerini bulmakta hiç işimize yaramaz. Hayatın ise böylesi bir yöntemle bulunabilecek türden bir anlamı yoktur. O halde elimizde bulunan matematiksel yöntemleri bir anahtar olarak kabul ederek hayatın anlam kilidini açmaya çalışmak boşunadır.

Anlam sorunu üzerinde bu denli duruşumuzun sebebinin sadece merak duygusu olduğu söylenebilir mi? Sanırım içimizde anlamsızlık duygusunu ona eşlik eden “hiçlik-boşunalık ve köksüzlük “duygularının tatsızlığı ile birlikte hissettiğimiz için böyle bir düşünce yanlış olacaktır.

Hayatın anlamı üzerinde konuşularak, seminerler, konferanslar verip, forumlar düzenlenerek aranılan anlama kavuşulması asla mümkün değildir. Çünkü sözcüklerin biraraya gelerek kurabilecekleri, anlam sorununa çözüm getiren mantıklı ve kesin hiçbir ifade yoktur.

Anlam ile kastedilen bir ruh hali ya da duygu durumu mudur?

Anlam ne kadar bir tanım itibarıyla aranıyor olsa da aslında bulabileceğimiz yegane şey belirli bir duygu durumudur. Bu duygu durumu kesinlikle, kendinden , yaptıklarından ve bu dünyada karşı karşıya geldiği olay ve insanlardan hoşnut olma duygusudur. Dünyada bulunmanın hoş,istenilir bir şey olduğu duygusudur. Bu duygu mantıklı herhangi bir ifadenin tartışılması ya da bellenmesi ile değil ancak yaşanılması ile kavranabilir. Bu duyguyu duyan bir insanın artık herhangi bir tanımlamaya ihtiyacı olmasa gerek.

Peki nedir,bu “anlam veya hoşnutluk-istenilirlik” duygusunu var eden? Bu duyguyu var eden şeyler arasında fiziksel ve psikolojik ihtiyaçların karşılanması,arzuların hedefini bulması sayılabilir. Ancak ben önceliği bu dünyayı diğer insanlarla birlikte paylaştığımızı bilmek ve yalnızlık, ayrılmışlık hislerinden kurtulabilmek olduğunu düşünüyorum. İstencimin kabul görmesi,onaylanması kendimi var ettiğim halimle onaylanmam beni insan toplumunun bir parçası yapar. İnsan toplumunun ayrılmaz bir parçası olduğunu hissetmek ,onun tarafından eşit ve özgür bir üye olarak kabul edilmek,istencimin istenir olması “anlamsızlık hastalığının” en temelli tedavisini oluşturuyor kanaatimce…

Bir çocuğun beklentisiyle başlarız hayata ve sonra…:
Umut, anlam arayışı,acı….

Hayatınızdan ne bekliyorsunuz diye sorduğumuzda çok değişik yanıtlar gelir mutlaka. Ama hangi biçimde yaşamayı istersek isteyelim, ne tür beklentilere sahip olursak olalım kendimizi iyi hissettiğimiz, mutlu bir hayat yaşamak hepimizin nihai hedefidir.


Çocukluk döneminin erişkin yaşama ilişkin bulanık beklentileriyle başlarız hayata. Bir umut duygusunun varlığını hissederiz önce. Sıkıntılar zamanla geçecek, geçen zaman bize sorunlarla baş etme yeterliliği sağlayacaktır. Sevilse de sonuçta bir çocuk olduğu için her zaman küçümsenen, sık sık “büyüyünce anlayacaksın” “hele bir büyü de bakalım, ondan sonra” gibi sözleri defalarca duyan , duymaktan sıkılan çocuğun önünde ne mutlu ki gelecek hayalleri ve umutları vardır.

Çocuklukta hayatın anlamı daha az sorulur sanırım. Zira yetişkin yaşamın bir çocuğun yaşamasının imkansız olduğu doyumlarla dolu olduğunu ve büyüdükçe yetkin,doyumlu bir ruh haline ulaşıldığını düşünür çocuklar. Bir gün gelecek,yetişkin yaşamın kapıları ardına kadar açılacak, gıptayla bakılan yetişkin yaşam tarzına ve nimetlerine kavuşulacaktır sonunda. Çocuğa yetişkinler tarafından verilen telkinler çocukluk çağının yetişkin yaşama dek içinde beklenilen bir “bekleme odası” gibi algılanmasına neden olabilir.

Çocuğa bu gün ne ekerse yarın onu biçeceği düşüncesi aşılanır…Doğru adımlar atarsa iyi kazançlı , heyecanlı bir iş,sosyal kabul ve onaylanma, erişkin bir yüz, beden , güç ve cinselliğin gizem dolu cazip bahçesi onu beklemektedir.. Ona bakım veren, beklentileri olan insanların yüzünü kara çıkarmayabilir, kendince onlara yaptıkları için bir ödül vermeyi umabilir çocuk… Böylesine çarpıcı beklentilerin duyumsandığı çocukluk çağı dışında, başkaca bir hayat dönemi yoktur her halde.Anlam sorunu zaman zaman bilinç yüzeyine çıkar gibi olsa da çözüm arayışı ertelenir ve biriktirilen kuponlarla gelecekte elde edebilecek hediyenin merakı varoluşsal bir boşluğa düşülmesine engel olur şimdilik…Çocuk var oluşsal boşluğa düşer mi hiç diye düşünüyorsanız eğer “çocukluk çağı depresyonunu” hatırlayın bir…Nedir acaba sebebi?

Kutunuzu açalım mı oyunu?

Eski bir tv yarışması aklıma geliyor. Kapalı kutuların içinde hediyelerin isimlerinin bulunduğu,eğlenceli ve hafif bıçkın sunucunun yarışmacılarla kazanılacak hediye pazarlığı yaptığı bir yarışma. Yarışmacı “…numaralı kutuyu istiyorum” dedikten sonra,sunucu yarışmacıyı kutuyu açıp hediyesini almak yerine aklını çelip, birkaç hediyeyi birlikte vererek ikna etmeye çalışır ve ikna edemezse “kutusunu açardı”. Kutu açıldığında, belki araba çıkar beklentisiyle çamaşır makinesini reddeden bir yarışmacının kutusundan pilli el radyosu,sunucunun teklif ettiği nevresim takımı ve saç kurutma makinesini kabul eden yarışmacının kutusundan da renkli televizyon çıktığı olurdu. Ama beklenti yüklü, ayakları titreyerek bekleyen yarışmacıların içlerinden “bu yarışmanın anlamı da ne ki?” sorusunu sorduklarını hiç sanmıyorum.

Peki “hayatın anlamı da ne ki?” sorusunu ne zaman soruyor insan?Aslında yukarıda ki örnek bağlamında yaklaşırsak, en azından insanın bu soruyu ne zaman sorduğunu değil de ne zaman sormadığını bulabiliriz. İnsan gelecekte açılacak bir “kutusu” olduğunda, heyecanla beklerken ve hayatla pazarlık ederken sormuyor bu soruyu. Ve basitçe soru olmadığında beklenen bir cevap da yoktur!.. Peki “kutu” hayat gailesindeki insan için ne anlama geliyor? Gelecekte sahip olunması beklenen şeyler midir “kutu”? Peki insan sahip olmak istediği şeylere sahip olup da (bütün kutular açılıp) artık beklentisi kalmadığında mı soruyor hayatın anlamını? Hayatın anlamsız olduğundan şüphelenmek için hayatı sonuna kadar yaşayıp tüketmek mi gerekiyor?

Yaman sorular gerçekten… Cevap verilmesi kolay değil,ama üzerlerinde çalışmaya devam edelim.Görüldüğü gibi ”kutu” olduğunda soru yok, soru olduğunda ise maalesef mantıklı cevap. Bu “kutu”, yani amaç herhangi birimiz için kanatları altına sığındığı bir dinin mutluluk ve sonsuzluk vaatleri olabilir. Çoğu insanın baş vurduğu yolu seçerek dinin gereklerini,inananlarından talep ettiklerini yerine getirip vaat edilen sonsuz mutluluğu hak etme yolunu önüne bir amaç olarak koymak olabilir.

Veyahut “şahsi bir dinin” mutluluk vaadi de olabilir “kutunun içinde bekleyen”. Ölesiye bağlanılan, ona sadık kalındığı müddetçe insanı mutlu etme kudretine sahip, ekseni etrafında toplanmış insanları yakınlaştırarak yoldaşlık temelinde bir sosyal ilişki ağı oluşturan, bu gün de yarın da orada bulunan istikrarlı güçlü “şahsi bir dinin” yaşamın amacı olabildiğini görüyoruz .… Doors grubunun efsanevi solisti Jim Morrison’un zekice ifade ettiği gibi, rock’n roll 70’li dönemlerde pek çok kişinin “şahsi dini” oldu. Rock müziğinde, sonsuza kadar olmasa da -söylemi bu dünyayı ilgilendiriyordu- yaşadıkları sürece (bazen uyuşturucu kullanımı ve hızlı yaşam nedeni ile kısa bir süre de olsa) tatmin vaadi bulanlar vardı.

Nihai mutluluk arayışı ve hayatın anlamı

Dinlerden bahsederken hatırlayalım. Dinler genellikle nihai bir noktada,mutlak mutluluk ,dinginlik ve sürekliliğe sahip olan bir mekan vaad ederler. Cennet arayışının bu dünyada bulunabilecek bir karşılığı olmadığını pek çok insan kısa sürede kavrar. Acılardan kaçınmak mümkün değildir. Mutluluk kaynakları aslında pek azken ıstırap kaynakları pek çok yerden yüklenir insanın üstüne. İnsanın bedensel varoluşu bozulmaya,çürümeye doğru ilerler gün be gün. Hastalıklar bir geldiğinde aman vermez. Bir taraftan dış dünya açlığı,soğuğu-sıcağı ,yaşamını tehdit eden mikro/makro organizmaları ve doğa felaketleri ile gelir insanı üstüne. Ve sonuncu olarak insan ilişkileri başlı başına bir sorundur insan için. Nevroz denilen psikolojik rahatsızlıkların pek çoğunun kökeninde yatar.

Bu badireleri aşıp insan mutlu olmak ister. Ama kolay mı? Bir an kurtulur bir başka an başka bir sorunla boğuşur bulur kendini. Sonunda pes eder. Elindekilerle yetinmeye karar verir. Ama kötümserdir... Her an karşılaşabileceği sorunlara karşı uyanık olmak zorunda olan insan zihni “kaygı” denilen bir duygu ile tehdit eder bilinci. Her gün binlerce kez uyanan kaygı duygusundan kaçış yoktur. O zaman sorar insan. Eğer ben bu sorunlardan,acılardan,kaygılardan hiç kurtulamayacaksam her seferinde bunları aşmak için neden çabalıyorum ki? Boş bir çaba değil midir benimkisi..? Bu badireyi atlattım diyelim. Ya sırada bekleyen?

İşte insan bu badirelere göğüs germek için bir “son” görmek ister.Hepsini atlattığı ve nihai huzura kavuştuğu bir son.Bunu talep eder hayattan. Ancak hayat pek suskundur. Cevap vermez.O zaman insan hayata sorar :”Peki ama benimle oynadığın bu oyunun anlamı ne?”

(Edebiyat Üniversitesi'nden alıntı)

Hiç yorum yok:

Etiketler

hmalkan (16) yeni şafak (11) dücane cündioğlu (9) ali bulaç (5) ahmet turan alkan (4) kürt sorunu (4) okuduklarımdan (4) taraf gazetesi (4) zaman gazetesi (4) demokratik açılım (3) feridenin günlüğü (3) kürt açılımı (3) leyla ipekçi (3) nihal karaca (3) türban (3) Türkiye (2) ahmet altan (2) ahmet turan (2) başörtü sorunu (2) esra elönü (2) iskender pala (2) nazan bekiroğlu (2) nihal bengisu (2) sinan paşa (2) tesettür (2) turan alkan (2) türk kimliği (2) ulusal kimlik (2) 1 ocak duası (1) 2009 (1) 28 şubat (1) AB (1) ABD (1) Afganistan (1) Allah'a ısmarladık (1) BOP (1) Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa (1) Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi (1) Ebuzer (1) Eğreti Gelin (1) Fuzulî (1) Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler (1) Hakikat niçin hep ıslak (1) Japonya (1) Japonya olsun mu? (1) Kafka (1) Katip Çelebi (1) Kemal Sunal (1) Mevlânâ (1) NATO (1) Pakistan (1) Picasso (1) Samtî Dede (1) Stalker (1) Stephen Hawking (1) Sultan Veled (1) Tarkovski (1) Türk ayrılıkçıları (1) Türkçeleştirme (1) acı tenkit (1) adanalı ziya (1) adilmedya.com (1) ahmet paşa (1) ahmet taşgetiren (1) ajda pekkan (1) aksiyon dergisi (1) akıl (1) ali aslan (1) ali koca (1) ali murat güven (1) anatomik tagayyür (1) anayasa mahkemesi (1) anka (1) ankebut 5 (1) anlayış dergisi (1) antropomorfik (1) ateş olmayan yerden yazı çıkmaz (1) atilla fikri ergun (1) avrasya (1) aym (1) aziz mahmud hüdayi (1) aşk (1) aşk hutbesi (1) aşk yapmak (1) aşk üzerine (1) aşk-ı cihan (1) aşkın merhaleleri (1) aşıklık (1) aşıklık odur ki (1) barok dindarlık (1) başka gezegen yok arkadaşlar (1) bedir (1) bengisu karaca (1) beşir ayvazoğlu (1) bilimsel yazar (1) bireysel özgürlük (1) bu hutbe aşkıma gitsin (1) bülent ersoy (1) büyük selanik (1) can güngen (1) cemil meriç (1) cenneti arayan sanat (1) chp (1) cüppeli şövalye (1) darendeli (1) demir leblebidir (1) demokratik hak (1) derviş ruhu (1) dijital cami (1) dilek hanif (1) din de bizim (1) din istismarı (1) dinci (1) dinci basın (1) dindarlar (1) dindarlığın trajedisi (1) dinsiz basın (1) edebiyatta dînî terminoloji (1) elif şafak (1) empati (1) entel sinemacı (1) eril'den eril'e aşkın sırrı (1) ertelenmiş cinsellik (1) estetik (1) estetik toplum (1) evrim (1) ferisiler (1) filistin sorunu (1) formula (1) füsus (1) gazozuna yasin (1) gözlerinde görüyorsan gözlerini (1) haber7 (1) hakan albayrak (1) hakikat (1) happy birthday (1) hastalık ve yaşlılık korkusu (1) hayat (1) hayatın anlamı (1) hayrunnisa gül (1) hazreti aişe (1) hegemonya (1) hendek (1) henry david thoreau (1) her düşünceye saygı (1) hercai yazar (1) herkes kendi cennetine (1) herşey O'dur (1) herşey O'ndandır (1) hiciv (1) hilal kaplan (1) homo islamicus (1) hudeybiye (1) hurma kapsülü (1) hüseyin nasr (1) hüzün (1) hüzünlü veda (1) ihsan eliaçık (1) ihvan (1) ihvan-ı müslimin (1) inamıyorum (1) islam (1) islamcılık (1) islami entelijansiya (1) istenç (1) istihare yatalağı (1) işarat-ı evsaf-ı aşk (1) kadının erkeğe vurgunluğu (1) kahretsin (1) kalp (1) kalp zekası (1) kapitalist tüketim alışkanlıkları (1) karınca kararınca (1) kaybolan paradigmalar (1) kendine iyi bak (1) kerem dağlı (1) kesret (1) kişisel tercih (1) klasik islamcı (1) kuran kursu (1) kutlu doğum (1) kutsallık (1) küçük ölümler (1) kıbrıs (1) laiklik (1) laiklik yorumu (1) mahalle baskısı (1) mahallenin ferisileri (1) marlboro (1) mazhar bağlı (1) medeniyet (1) medeniyet ve ütopya (1) milliyetçilik (1) mizah (1) mizaha meyyalim (1) modern düşünce (1) modernizm (1) muhafazakar (1) muhafazakar kesim (1) muhafazakarlık (1) muktezayı hüsn (1) mustafa kemal (1) mustafa tekin (1) mustafa özel (1) muzip (1) müslüman gençlik (1) müslüman kardeşler (1) müslüman siyaseti (1) müslüman sol (1) müslümanca ekonomi (1) nasır (1) neden hep yaşlı? (1) neden okuyorum (1) nesir dili (1) nihal bengisu karaca (1) niyazi mısrî (1) nuh'un gemisi (1) nurettin huyut (1) obama (1) okuduklarım (1) okuma tutkusu (1) okumak (1) orhan pamuk (1) philip morris (1) putlaştırma (1) q klavye (1) risalehaber (1) romantizm (1) romantizmi kaybettik (1) sabah paşa (1) sadık yalsızuçanlar (1) said nursi (1) sara büyükduru (1) sen önce kendine bak tayfası (1) senai demirci (1) senkretizm (1) seyyid kutup (1) sivil itaatsizlik (1) stanley kubrick (1) suskun buldum (1) sözde vatandaş (1) tarzı (1) tasavvuf (1) taşgetiren (1) taşra hocaları (1) tenzih (1) terörist (1) teşbih (1) tiki (1) tiki ümmet (1) turuncu dergisi (1) türkiyelilik (1) türkçülük (1) uhud (1) utopia (1) vahdet (1) vallahi dertten (1) varoluş (1) veda ve yolcular (1) vitali hakko (1) yenilgi (1) yenilgiye ağıt (1) yeşilçam (1) yılbaşı (1) zaman (1) zorla laik (1) âşık olmak (1) çarşaf açılımı (1) çağdaş dindarlık (1) çocukluğun mahalleleri (1) ölüm korkusu (1) ölümsüzlük (1) ömer faruk darendeli (1) öss (1) öss vasıtaları (1) öteki mahalle (1) özkan erdem (1) ümmet (1) ütopya (1) Şems-i Tebrizî (1) şeriata uygun günah (1) şeyh-i ekber (1) şiir dili (1) şinasi (1) şişmanlık (1)