22 Mart 2009 Pazar

Kalp zekâsı

LEYLA İPEKÇİ

Hıncın, intikamın, hasedin, kibrin tortuları neremizde birikir? İnsanın nefsini kendisine düşman hale getiren bizzat kendine yaptığı zulüm değil midir? Bazen şöyle hissediyorum:
Aklımız da, irademiz de, hassasiyetlerimiz de, evet tüm bunlar da tıpkı haset gibi, tıpkı kibir gibi kendimize yaptığımız zulmün aletleri olup çıkıyor sık sık. Farkına varmıyoruz.

Aklı önce kalpten, sonra vicdandan, derken duygudan, iradeden, giderek nefsten ve neredeyse ruhtan ayırmak, aklı tek başına bir putmuş gibi her mefhumdan soyutlamak çok kolay. Akıl nereden geliyor diye sormamak koşuluyla. Kendimizde kendi yapmadığımız onca özellik nereden geliyor diye sormamak koşuluyla. Herhangi bir kavramı diğerinin üstüne çıkarıp kutsuyoruz sürekli. Kutsallık atfetmek kaçınılmaz bir ihtiyaç.

Hiçbir şeyi kutsamamak gerektiğini söyleyenler de bizzat hiçbir şeyi kutsamamayı kutsuyorlar. Bu ihtiyacın ardında batıl da olsa ille bir şeye inanmak gereği yatıyor. Hiçbir şeye inanmamak ve habire sorgulamak gerekir diyenler de ‘her şeyi sorgulamayı’ putlaştırmaktan kendilerini alamıyorlar.

Aklı putlaştırmak

Parçalayarak bakıyoruz akla, iradeye, belleğe. İlle biri diğerinden hiyerarşik olarak (kendi seçimimizi yansıtacak biçimde) üstün olmalıdır gibi bir zanna kapılıyoruz. Bir şeyi diğerinin üstüne koyma dürtüsünün ardında, her birimizin fıtratına işlenmiş bir bilgi yatıyor belki: ‘Aslolan’a dair. Bir kez bunu kalpten görmeye başladıkça, dünyadaki başka hiçbir güce ‘üstünlük’ atfetme gereği duymuyorsunuz. Şeyleri yerli yerine koymaya başladıkça, karşınızdakini de olduğu gibi kabul etmek giderek kolaylaşıyor sanırım.

Elbette başka çok sağlam tanımları var ama ben bu duruma kalp zekâsı demek istiyorum. Durumlara göre akıl yürütüp analizler yaptığımızda, nedenleri sonuçlara bağlarken, sonuçları başka nedenlerin kuyruğuna takarken nedenlerin ardındaki ilk nedene dek ulaşabileceğimizi ve neyi anlamakla yükümlü olduğumuzu akleden kalpten görebiliriz pekâlâ.

Bir insanı tanımaya çalışmak da böyle bir şey olsa gerek. Onu ‘kendisi’ yapan niteliklerin izini sürdükçe, onda bütün bunlardan daha fazlası olduğunu görmeye başlıyoruz. Çevresel faktörlerle, eğitimle, genetik mirasla açıklama yetmediği zaman karşılaştığımız boşluğu kendi el yapımımız olan kimi inançlarla (batıl) dolduruyoruz.

Artık her şeyden çok kendi hükümlerimize inanıyoruzdur. Her an yaratılışın sürdüğünü, bir halden diğerine sonsuz kez geçtiğimizi (aslında kendimizden biliyoruz) unutuveririz. Verdiğimiz hükümleri kutsadıkça kibre kapılıyoruz. Put kılıyoruz kendimizi her seferinde kendimize. Bizzat.

Karşınızdaki üst sınıftan biriyse: Bu niteliği yüzünden onu bir türlü sevemez, düşmanlık duyabilirsiniz. Belki de o kişinin en güçlü yönü olan merhameti veya affediciliğini hiçbir biçimde göremezsiniz artık. Yaşamaya, o sürecin içinden geçmeye, işitmeye, adım atmaya gerek yoktur. Ona yakınlaşmadan önce nazarınızda ne idiyse, ilelebet öyle olmaya devam edecektir. Onun farklı niteliklerini keşfetmek, onunla hasbıhal etmek gereksizdir. Ne çok ıskalıyoruz hayatı, ne çok ıskalıyoruz etrafımızdakileri, ah ne çok!

Bir bakıma: Varoluş hakikatini kendi tanımlarımıza hapsediyoruz, aylarca bazen yıllarca, bazen de ömür boyu o şekliyle taşlaştırıyoruz: Dine mi girmiş? Önceden psikolojik problemleri vardır. Nokta. Başka bir çıkarsama gereksizdir. Milliyetçilikten haz etmiyor muymuş? Mutlaka yabancı bir kan karışmıştır soyuna. Saldırıya mı uğramış? İlle tahrik etmiştir.

Şunu kast ediyoruz aslında: “Bu kişinin neden böyle olduğunu ben tanımlıyorum, adını veren de benim. Demek ki ben bu durumun asıl bileniyim, yani ilk nedeniyim. Ve olaya baştan sona dek hâkimim.” Vehimlerimizin tuzağına tam da böyle düşmüyor muyuz? Kendimizin daha aşkın bir niteliği olduğunu inkâr etmiş olmuyor muyuz? Ey akıl! Neredesin? Nerede aklı her şeyin önüne koyduğunu söyleyenler? Kurdukları tuzağın altında onlar kalmadı mı?

Bilmediğini bilmeyenler

Hakikat bizim önceden öngördüğümüz gibi olsaydı, her şey dizginlerimizin altında olurdu. Çağırırdık gelirdi her şey istediğimiz gibi. Yollardık giderdi. Hayatın koordinatları olabilirmiş gibi. İbrahim (as) nihayetinde oğlunu kesmemiş, en teslim olduğu anda ona bir koç gelmişti kesmesi için. Oğlu, keseceği koça metafor olmuştu. Ne kadar tedbir alırsak alalım, bir dakika sonra neyin nasıl olacağı sadece bize bağlı değildir demek ki.

En sevdiğimiz evlatları kör inançlarımıza terk ettik oysa biz. Neyi bilmediğimizi unutarak. Her şeyi bildiğimizi sanarak. Bir nevi kadercilik yaptık.

Sürekli yargılarına inanan, kendi kendini putlaştıran birinin en büyük zulmü kendinedir aslında: Karşındakini kırdığını görmemekle. Hatalarını kabul etmemekle. Pişman olmamakla. Ayrımcılık yaptığını fark etmemekle. Karşındakinden hiçbir şey öğrenmemekle kendine zulmetmektedir.

Anlamak, anlamaya çalışmak. Tespit etmek. Merak etmek. (Hak vermesek de.) Asıl bu değil midir bizi varlıkların hakikatini tanımaya, nedenlerin ardındaki nedeni anlamaya götüren yol? Kendini vermek, empati kurmak: Kalp zekâsını güçlendirmek için de en eşsiz idmanlardan biri değil midir?

Hiç yorum yok:

Etiketler

hmalkan (16) yeni şafak (11) dücane cündioğlu (9) ali bulaç (5) ahmet turan alkan (4) kürt sorunu (4) okuduklarımdan (4) taraf gazetesi (4) zaman gazetesi (4) demokratik açılım (3) feridenin günlüğü (3) kürt açılımı (3) leyla ipekçi (3) nihal karaca (3) türban (3) Türkiye (2) ahmet altan (2) ahmet turan (2) başörtü sorunu (2) esra elönü (2) iskender pala (2) nazan bekiroğlu (2) nihal bengisu (2) sinan paşa (2) tesettür (2) turan alkan (2) türk kimliği (2) ulusal kimlik (2) 1 ocak duası (1) 2009 (1) 28 şubat (1) AB (1) ABD (1) Afganistan (1) Allah'a ısmarladık (1) BOP (1) Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa (1) Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi (1) Ebuzer (1) Eğreti Gelin (1) Fuzulî (1) Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler (1) Hakikat niçin hep ıslak (1) Japonya (1) Japonya olsun mu? (1) Kafka (1) Katip Çelebi (1) Kemal Sunal (1) Mevlânâ (1) NATO (1) Pakistan (1) Picasso (1) Samtî Dede (1) Stalker (1) Stephen Hawking (1) Sultan Veled (1) Tarkovski (1) Türk ayrılıkçıları (1) Türkçeleştirme (1) acı tenkit (1) adanalı ziya (1) adilmedya.com (1) ahmet paşa (1) ahmet taşgetiren (1) ajda pekkan (1) aksiyon dergisi (1) akıl (1) ali aslan (1) ali koca (1) ali murat güven (1) anatomik tagayyür (1) anayasa mahkemesi (1) anka (1) ankebut 5 (1) anlayış dergisi (1) antropomorfik (1) ateş olmayan yerden yazı çıkmaz (1) atilla fikri ergun (1) avrasya (1) aym (1) aziz mahmud hüdayi (1) aşk (1) aşk hutbesi (1) aşk yapmak (1) aşk üzerine (1) aşk-ı cihan (1) aşkın merhaleleri (1) aşıklık (1) aşıklık odur ki (1) barok dindarlık (1) başka gezegen yok arkadaşlar (1) bedir (1) bengisu karaca (1) beşir ayvazoğlu (1) bilimsel yazar (1) bireysel özgürlük (1) bu hutbe aşkıma gitsin (1) bülent ersoy (1) büyük selanik (1) can güngen (1) cemil meriç (1) cenneti arayan sanat (1) chp (1) cüppeli şövalye (1) darendeli (1) demir leblebidir (1) demokratik hak (1) derviş ruhu (1) dijital cami (1) dilek hanif (1) din de bizim (1) din istismarı (1) dinci (1) dinci basın (1) dindarlar (1) dindarlığın trajedisi (1) dinsiz basın (1) edebiyatta dînî terminoloji (1) elif şafak (1) empati (1) entel sinemacı (1) eril'den eril'e aşkın sırrı (1) ertelenmiş cinsellik (1) estetik (1) estetik toplum (1) evrim (1) ferisiler (1) filistin sorunu (1) formula (1) füsus (1) gazozuna yasin (1) gözlerinde görüyorsan gözlerini (1) haber7 (1) hakan albayrak (1) hakikat (1) happy birthday (1) hastalık ve yaşlılık korkusu (1) hayat (1) hayatın anlamı (1) hayrunnisa gül (1) hazreti aişe (1) hegemonya (1) hendek (1) henry david thoreau (1) her düşünceye saygı (1) hercai yazar (1) herkes kendi cennetine (1) herşey O'dur (1) herşey O'ndandır (1) hiciv (1) hilal kaplan (1) homo islamicus (1) hudeybiye (1) hurma kapsülü (1) hüseyin nasr (1) hüzün (1) hüzünlü veda (1) ihsan eliaçık (1) ihvan (1) ihvan-ı müslimin (1) inamıyorum (1) islam (1) islamcılık (1) islami entelijansiya (1) istenç (1) istihare yatalağı (1) işarat-ı evsaf-ı aşk (1) kadının erkeğe vurgunluğu (1) kahretsin (1) kalp (1) kalp zekası (1) kapitalist tüketim alışkanlıkları (1) karınca kararınca (1) kaybolan paradigmalar (1) kendine iyi bak (1) kerem dağlı (1) kesret (1) kişisel tercih (1) klasik islamcı (1) kuran kursu (1) kutlu doğum (1) kutsallık (1) küçük ölümler (1) kıbrıs (1) laiklik (1) laiklik yorumu (1) mahalle baskısı (1) mahallenin ferisileri (1) marlboro (1) mazhar bağlı (1) medeniyet (1) medeniyet ve ütopya (1) milliyetçilik (1) mizah (1) mizaha meyyalim (1) modern düşünce (1) modernizm (1) muhafazakar (1) muhafazakar kesim (1) muhafazakarlık (1) muktezayı hüsn (1) mustafa kemal (1) mustafa tekin (1) mustafa özel (1) muzip (1) müslüman gençlik (1) müslüman kardeşler (1) müslüman siyaseti (1) müslüman sol (1) müslümanca ekonomi (1) nasır (1) neden hep yaşlı? (1) neden okuyorum (1) nesir dili (1) nihal bengisu karaca (1) niyazi mısrî (1) nuh'un gemisi (1) nurettin huyut (1) obama (1) okuduklarım (1) okuma tutkusu (1) okumak (1) orhan pamuk (1) philip morris (1) putlaştırma (1) q klavye (1) risalehaber (1) romantizm (1) romantizmi kaybettik (1) sabah paşa (1) sadık yalsızuçanlar (1) said nursi (1) sara büyükduru (1) sen önce kendine bak tayfası (1) senai demirci (1) senkretizm (1) seyyid kutup (1) sivil itaatsizlik (1) stanley kubrick (1) suskun buldum (1) sözde vatandaş (1) tarzı (1) tasavvuf (1) taşgetiren (1) taşra hocaları (1) tenzih (1) terörist (1) teşbih (1) tiki (1) tiki ümmet (1) turuncu dergisi (1) türkiyelilik (1) türkçülük (1) uhud (1) utopia (1) vahdet (1) vallahi dertten (1) varoluş (1) veda ve yolcular (1) vitali hakko (1) yenilgi (1) yenilgiye ağıt (1) yeşilçam (1) yılbaşı (1) zaman (1) zorla laik (1) âşık olmak (1) çarşaf açılımı (1) çağdaş dindarlık (1) çocukluğun mahalleleri (1) ölüm korkusu (1) ölümsüzlük (1) ömer faruk darendeli (1) öss (1) öss vasıtaları (1) öteki mahalle (1) özkan erdem (1) ümmet (1) ütopya (1) Şems-i Tebrizî (1) şeriata uygun günah (1) şeyh-i ekber (1) şiir dili (1) şinasi (1) şişmanlık (1)