27 Kasım 2008 Perşembe

Muhafazakâr hayat tarzı açmazı

A. TURAN ALKAN

Bugünlerde muhafazakâr kitle, kendine mahsus kısacık tarih içinde yeni bir döneme giriyor ki bu muhafazakârların servetle imtihanıdır.
Muhafazakâr kitle içinde siyasi pratiğin, neredeyse gelenek oluşturacak derecede kuvvetli bir çizgi takib etmesi, yakın zamanlarda bu zümre içinde “devletle iş görerek zenginleşen” bir azınlığın zuhuruna yol açmış görünüyor.
İnsanların siyasi ıskaladaki yerini belirleme mânâsında kullanageldiğimiz kavramlar hiç de kullanışlı değiller; her adımda yolumuzu kesip, kendilerine mahsus özel bir parantez içinde adrese teslim şeklinde tarif edilmeye ihtiyaç gösteriyorlar. Muhafazakâr kelimesi de bu kavramlardan biri; çelişkiyi sınamak için aynı kavramı batı dillerine taşımak ve batıdaki örnekleriyle kıyaslamak kafi. Bizde “muhafazakâr” denilince zihinde oluşan tablonun batı ülkelerinde karşılığı yoktur. Batılı muhafazakârlar ise bizde kendini muhafazakârlar diye tarif edenlere örneklik teşkil edebilecek durumda değildir.
Bizim muhafazakârlar fikrî doğrultularını tarif eden en kuvvetli unsuru İslâm’da bulurlar. Batılıların anlayabileceği kavramlandırma ile “dinî pratikleri” güçlüdür, kendilerini dindar sayarlar. Politik eğilimlerine gelince işin rengi değişiverir; siyasette statükocu olmayan, değişim ve kalkınma programlarını savunan bir çizgi izlerler. Bu eğilimleri çoğu zaman adı konulmamış bile olsa solcu, toplumcu, sosyal adaletçi politikalarla örtüşür. Son zamanlarda muhafazakârlar, bir batılının anlamakta son derece güçlük çekeceği biçimde Avrupa Birliği’ne tam üyelik yolundaki politikaları destekleyen ve İnsan Hakları edebiyatını savunan bir retorik takib etmektedirler. Kendilerine, “sizin muhafazakârlığınız neyi, hangi kavramı, ne uğruna muhafaza etmeyi öngörüyor” diye sorulduğunda “dinî ve millî değerler” gibi muğlak ve iyi tarif edilmemiş şeyler söyleyeceklerdir.
Bizim muhafazakârlarımız, dini pratik dışında muhafaza etmek ve bu uğurda mücadele etmeye hazır bulundukları değerleri yeniden üretmek konusunda kifâyetsizdirler. Bu halleriyle zaman zaman bir türbedârı veya mezarlık bekçisini hatırlatırlar; bu durumda varlık sebepleri, mahiyetini ve mekanizmasını iyi bilmedikleri şeyleri savunmak refleksine bağlanmıştır.
Ticari hayatta muhafazakâr faizin haram olduğunu her düzlemde açıkça ve imanla kabullenmesine rağmen faizle iş görmenin kaçınılmazlığına teslim olmuştur. Bu yüzden on-onbeş sene kadar önce bu kesime hitab eden ve kendilerine “İslâmî” bir kisve biçen kapkaççı yatırım ortaklıklarının “faiz değil kâr payı dağıtıyoruz” teklifini fazlaca irdelememiş ve bu sektöre para koyarken, bir sene sonunda alacağı kâr payının nasıl olup da cari faizlerin üzerinde bir rakam olabildiğine fazlaca kafa yormamıştır. Haram-helâl ayrımına karşı hassas ve samimidir ancak ekonomik sistemin, bu konuda şahsen derinlemesine müdahil olabilmesine imkân bırakmadığının da farkındadır.
Kâğıt üstünde modernizme, batılılaşmaya ve modern alâmetlere muhaliftir. Tartışma esnasında muhalefetinin sebeplerini mantıklı ve inandırıcı bir akıl yürütme ile savunabilir ama pratikte muhalefetini hayata geçirmek donanımından mahrumdur. Sanayileşmenin, bilişim teknolojisinin, uzmanlaşmanın netice itibariyle toplumun modernleşmesine hizmet edeceğini pekala bildiği halde bu gibi konuları “kalkınma ve istihdam” kavramlarının kutsallaştırıcı kapsamına sokarak çelişkiyi görünmez hale getirmeyi tercih etmiş ve bir süre sonra da modernliği eleştirmeyi terketmiştir. Öyleyse Modernlik reddedilmesi değil, öncelenmesi ve biçimlendirilmesi gereken bir olgudur. O da batılı alâmetleri ehlîleştirerek, becerebildiği ölçüde ona İslâmî bir yorum kazandırarak zihnî engellerini bertaraf etmeye çabalar.
Tutunabildiği en müstahkem mevkii aile hayatıdır. ‘İslâmî hayat tarzı’nda taviz kabul edemeyeceği son kale ona göre eşinin ve ailenin sair hanım üyelerinin giyim kuşam tarzıdır. Orada durur ve direnir çünkü o direniş noktasından taviz verdiğinde, geride “muhafazakâr” ve “Müslüman” kimliğini hatırlayabileceği başkaca bir şey kalmayacağından endişelidir.
İmkanları ölçüsünde evinde modernizmin bütün alâmetlerini barındırır, kitle iletişiminin bütün araçlarını avantgarde bir heyecanla sahiplenir. Kendisini esasen eğitim itibariyle yetersiz bulduğu için çocuklarının eğitimi konusunda imkânları ölçüsünde bütün sınırları (batı ülkelerinde eğitim dahil; Mısır, Pakistan gibi İslâmî üniversiteler artık Türk muhafazakârları arasında itibar bulmamaktadır) zorlar.
Aslında bir hayat tarzı yoktur; hayat tarzı adına sarıldığı her çare, modernizmin bazen kurnazca bazen çaresizce tercüme ve tornistan edilmiş hallerinden ibarettir. Yaz tatilinde hanımlar için özel plaj veya havuz tahsis etmiş otelleri tercih etmek, düğün tertib ederken pahalı salonlarda cazbant yerine ilahi grubu davet edip dinî şiirler okutmak, namahrem hanımlarla tokalaşmamak gibi çelişkili davranışlar bile artık giderek azalmakta ve modernizm, muhafazakârlığı neredeyse ışık hızıyla eritip içini boşaltmaktadır.
Muhafazakârların siyasi kariyerleri, hayat tarzlarındaki tutarsız ve çaresiz dönüşümleri hatırlatan yanılgılar, sert kavisler ve kimi zaman işi pişkinliğe kadar vardıran şarkkârî amelî kurnazlıklarla doludur. Bu konularda onu, tutarlı davranmaya ve tutarlı tepkiler üretmeye elverecek donanımdan mahrum olduğu için suçlamak insafa sığmaz; Türkiye’de muhafazakârlık, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde maruz kalınan kültür şokundan en ziyade hasar görmüş kesimdir; rejim tarafından himâye görmek şöyle dursun, neredeyse sistematik aralıklarla itilip kakılmış, azarlanmış ve dışlanmış, Muhafazakârlar ise buna karşı kendilerini siyaset yoluyla isbata mecbur kalmışlardır. Bu yüzden siyasi pratikleri iyi, kültürel pratikleri yetersizdir.
Bugünlerde muhafazakâr kitle, kendine mahsus kısacık tarih içinde yeni bir döneme giriyor ki bu muhafazakârların servetle imtihanıdır. Muhafazakâr kitle içinde siyasi pratiğin, neredeyse gelenek oluşturacak derecede kuvvetli bir çizgi takib etmesi, yakın zamanlarda bu zümre içinde “devletle iş görerek zenginleşen” bir azınlığın zuhuruna yol açmış görünüyor. Esasen Türkiye gibi ülkelerde yakın zamanlara kadar zenginliğin yegane kaynağının “devletle iş yapmak” olduğu bilenen bir husustur ve günün birinde ‘nevbet’in, muhafazakâr zümrenin imtiyazlılarına gelmesi beklenen bir neticedir. Bu gelişmenin meraka şayan tarafı, büyük mâli güç ile muhafazakâr değerlerin tabiat itibariyle doku uyuşmazlığı gösterip göstermeyeceği değil, bir arada nasıl âhenkle dalgalanacağıdır olsa olsa.

Aksiyon Dergisi   Tarih: 18 Temmuz 2005, Pts

11 Kasım 2008 Salı

Anayasal Kurtarma Sınavı

YILDIRAY OĞUR

1) Dinsel düşünce ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dine dayalı toplumlarda, siyasi örgütlenme ve düzenlemeler dinsel niteliktedir. Laik düzende ise din siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim aracı olmaktan çıkarılır, gerçek saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır.

Yukarıdaki paragraf hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenemez?

a) Ahmet Necdet Sezer İlköğretim Okulu 5-C sınıfı öğrencilerinden Demet Kantarcıgil’in ilköğretim okulları arası “Laiklik Neden Güzel?” kompozisyon yarışmasında mansiyon ödülü almış kompozisyonundan alınmıştır.

b) Aydınlanma’dan takriben bir saat sonra yazılmış, Engizisyon’dan son anda kıç yanıklarıyla kurtulabilmiş biri tarafından yazılmıştır. Muhtemelen adı Jose Manuel Garcia Guiterrez Paksüt’tür.

c) Yazarı çocukken bahçesinde oynadığı için bir caminin Leman dergisinden fırlamış kötü imamı tarafından fena halde dövülmüştür. İntikam için Şeyh Said isyanını bastırmış, yetmemiş Adnan Menderes’i asmış, yetmemiş Fadime Şahin kılığına girip Müslüm Gündüz’lerin duygularıyla oymamıştır.

d) Yazarı ya kayıp 12. İmam’dır ya da yıllar sonra kaçak yollarla ülkeye geri dönen son halife. Bir geceyarısı dinin gerçek saygın yeri sadece yazara bildirilmiş, o da dinî vicdanlara geri döndür emri gereği tebliğe başlamıştır.

e) 2008 yılında Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin AKP kapatma davası kararından alınmıştır.

***

2) Toplumsal sorunların ve ülkenin aşması gereken birçok engelin yoğunluğu ve karmaşıklığı dikkate alındığında, dinselliğin sırf siyasal mücadelede üstünlük sağlaması nedeniyle siyasal alanda gerektiğinden daha fazla yer alması, toplum ile toplumsallık ekseninde yürütülmesi gereken siyaset arasındaki sağlıklı temsil ilişkisini zedeleyebilir.

Yukarıdaki paragraftaki anlatım ve mantık bozukluğu aşağıdaki sorulardan hangisine cevap bulunursa giderilebilir?

a) Siyasal alana ne kadar din gereklidir? Azı-çoğu neye göre belirlenmektedir? Yazar siyasal alana göz kararı kaç ölçü din tavsiye etmektedir?

b) “Dinsellikle siyasal mücadelede üstünlük sağlamaktan” ne kastedilmektedir? Mesela oruç tutan bir parti lideri ile tutmayan arasında siyasal alanda haksız rekabet koşulları nasıl giderilir? Soruna Rekabet Kurumu müdahale etmeli midir?

c) “Toplum ile toplumsallık ekseninde yürütülmesi gereken siyaset ” arasındaki ilişki ciddi midir? Düzeyli midir? Yoksa tek gecelik midir?

d) “Ülkenin aşması gereken yoğun ve karmaşık birçok engele” tek bir örnek verilebilir mi? Engeller nasıl yoğunlaşır? Yoksa yoğunlaşmamızı din mi engellemektedir? Yazara göre dindarların aklı karmaşık sorunlara ermez mi?

e) Bu paragrafın yazarının Anayasa Mahkemesi üyesi olduğu bir ülkede vatandaş “Piliç çevirmeyi” İngilizceye “Chicken translate” diye çevirmiş çok mudur?

***

3) “Bireysel bir tercih ve özgürlük kullanımı olsa da kullanılan dinsel simgenin tüm öğrencilerin bulunmak zorunda olduğu dersliklerde veya laboratuar ortamlarında, farklı yaşam tercihlerine, siyasal görüşlere veya inançlara sahip insanlar üzerinde bir baskı aracına dönüşmesi olasılığı bulunmaktadır. Bu olasılığın ortaya çıkması durumunda taşınan dinsel simgenin başkalarının üzerinde yaratacağı baskı ve olası eğitim aksamaları ile kamu düzeninin bozulması karşısında, üniversite yönetimlerinin ve kamu kurumlarının müdahalesine olanak verilmemesi, herkesin eşit şekilde eğitim hakkından yararlanmasını engelleyebilecektir.”

Gelecekle ilgili fazlasıyla kaygılı ve güvensiz olan yazarın çizdiği bu disütopyada aşağıdakilerden hangisinin olması beklenemez?

a) Başı açık kız arkadaşlarıyla konuşan başörtülü kızları dağıtmak için tazyikli su ve bibergazı kullanan Celalettin Cerrah polisleri.

b) Başörtülü bir kızın içeriye girmesiyle laboratuarda yarıda kalan soğuk füzyon deneyi.

c) Dersin ortasında haçını çıkararak sınıftaki vampir arkadaşlarını rahatsız eden Hıristiyan kız

d) Derse getirdiği Nutuk’u farklı siyasi görüşlere, yaşam tercihlerine, inançlara sahip demokrat öğrencilere karşı baskı aracı olarak kullanan öğretim görevlisi.

e) Propagandanın, farklı görüşlerin, yoğun siyasal, sosyal ve bilimsel tartışmaların egemen olduğu, olması gerektiği ayrıcalıklı mekân olarak üniversite (Haşim Kılıç’ın başörtüsü kararı karşıoy yazısından).

***

4) Kapatma davası gerekçesine düştüğü şerhe, Alman Sosyalist lider Rosa Luxemburg’un “Özgürlük yalnızca ve daima farklı düşünenlerindir” alıntısıyla başlayan Haşim Kılıç ile Başbakan’ın “Kızlarım başörtüsü yasağı yüzünden Türkiye’de okuyamadı” sözlerini laikliğe odak suçuna delil sayan kararın altına imzası olan Alifeyyaz Osman Paksüt Anayasa Mahkemesi’nde birlikte çalışmaktadır.

Bu bilgiyi kullanarak aşağıdaki eşleşmelerden hangisindeki isimler karşılarında verilen yerlerde birlikte çalışırsa bu şaşırtıcıdır?

a) Fenerbahçe Orta Sahası/ Maldonada-Alex.

b) AKP Yüksek Disiplin Kurulu/ Angelina Jolie-İlker Başbuğ.

c) Avusturya’nın Birliği için İttifak Partisi/ Oray Eğin-Stefan Petzner.

d) Hürriyet/ Soner Yalçın-Doğu Perinçek.

e) Genç Siviller/ Ahmet Hakan-Yıldırım Türker.

***

5) “Anayasa Mahkemesi’nin Meclis’in yasama yetkisini kısıtlamasına Meclis’te grubu bulunan bir siyasi parti olan CHP’nin grup başkanvekili Hakkı Süha Okay’dan destek geldi.”

Yukarıdaki oksimoron çelişki aşağıdakilerden hangisinde yoktur?

a) “Kocamdır söver de döver de,” diyen bir kadında.

b) “Başörtüsü sorununu ancak kadınlar çözebilir,” diyen ama yasakla ilgili başka da hiç bir şey demeyen bir feministte.

c) “1 Mayıs’ta İstanbul’da kadınlara kalkan polis copları neden Diyarbakır’daki gösterilerde kullanılmadı,” diyebilen solun ümidi kesemediği Deniz Baykal’da.

d) “Taraf harika işler yapıyor,” deyip, gazeteye reklam vermekten korkan demokrat bir müteşebbiste.

e) “AKP’yi değil demokrasiyi savunuyoruz. AKP demokrat olduğu için değil biz demokrat olduğumuz için,” demiş, gerektiğinde Tayyip Erdoğan’a en sert cevabı vermiş bir genç sivilde.

26.10.2008

Alttan gelmesin de...

MURAT BELGE

Mahut “başörtüsü” konusu tartışılırken (tartışılmadığı zaman yok ya), kim olduğunu unuttum ama bir Amerikalıydı diye hatırlıyorum, “Yazık oldu, bir fırsat kaçtı” mealinde bir söz söylemişti; “Bu işi laik bir hükümet çözecekti”.

Bugünlerde bu “hikmet” aklıma geldi ve “böyle bir muhakemenin mantığı ne olabilir?” diye düşündüm.

Bize aykırı gelecek bir şey değil ve zaten sık sık söylenir. Örneğin, idam cezasını kaldıran koalisyon hükümetinin bir ortağı MHP’dir; Erbakan’a İsrail’le anlaşma imzalama görevi düşmüştür. Savcı benim yazımda “komünizm propagandası” diye yorumlanabilecek bir şey arardı, bunun “suç” olduğu yıllarda; ama “şeriatçılık” hakkında övücü bir söz söylememe aldırmazdı. Aynı şekilde, bir Müslüman isterse komünizmi övsün, bunun üstünde durulmaz, “şeriat”tan mandepsiye bastırılır mı, ona bakılırdı (şimdi herkese her türlü yafta yapıştırmaya hazır “âhır zaman” ulusalcılarından daha medenî bir davranış gene de). Adam Faşist’se, zaten hiçbir söylediği suç sayılmazdı –hafifçe dozu kaymış “milliyetçilik”, zararı olmaz.

Nedendir bu? Ya da, neyin “symptom”ları bunlar? Nasıl bir zihniyet ve nasıl bir yapılanma?

Dün de sözünü ettiğim “devlet” yapısı var: toplumun “dışında” ve “üstünde”; kendi istediği şekilde toplumu dönüştüremeyince, toplumun kendi olağan kanalları içinde dönüşme çabalarını önleme göreviyle başbaşa kalmış, habire bunu yapıyor. Bu toplumun ortak ideolojisi İslâm, öyleyse bunun “İslâmcı”sı da çıkacak. Tamam, görevimiz çıkmasını önlemek, önleyemezsek konuşmasını önlemek vb.

Bu toplumda “sosyal-adalet” yok, bunu kendi de görüyor. Böyle bir toplumda güçlü bir sol hareket (komünist, sosyalist, popülist veya hepsinin karışımı) doğabilir. O halde görevimiz öncelikle bu sosyal adalet dengesizliğini düzeltmek değil, öncelikli görevimiz bundan söz edeni susturmak.

Liste böyle uzar gider; kısacası, varolan her sorun karşısında “tıkaç” rolü oynamak.

İnsan yapısı her şey yorulur, eskir. Bu “kale devlet” bile zamanın saldırılarına açıktır. Deprem olur, yıpranır, yangın olur, yıpranır; hiçbir şey olmaz, gene yıpranır, çünkü zaman, hayat yıpratır. Değişimi, ne kadar uğraşsanız, büsbütün durduramazsınız. Dolayısıyla, Türkiye’de bile, pek çok şey aslında değişiyor, dönüşüyor.

Onun için, gücü yettiğince her şeye “hayır” diyen bu güç dahi, her türlü değişimi durdurmaya, her açılan yarığa tıkaç olmaya muktedir değil. Gerisinde şu ya da bu güçlü toplumsal dinamikler bulunan birikimler karşısında o da esnemek veya bazı kapakları açmak zorunda kalıyor.

İşte, yazının başında formüllediğim durum, bunun bir sonucu. Yenilginin bir “yenilgi” olduğunu saklamanın bir yöntemi.

Kim olduğunu hatırlayamadığım o Amerikalı “başörtüsü” için “Bu işi laik bir hükümet çözmeliydi” demiş. İmdi, böyle bir dava, elbette ki, İslâmcılar’ın davası. Ama, ciddi vicdanî boyutları olduğu için, bu konuda bir “serbestleme” olmasını talep eden, ille “İslâmcı” olması gerekmeyen bir kamuoyu baskısı var. Eskaza, Müslümanlar allem edip kalem edip bu “başörtüsü” yasağını kaldırmayı başarırlarsa, halimiz nice olur? Halimiz çok kötü olur, çünkü o zaman bir toplumsal aktör, bir toplumsal hareket, başarı kazanmış olur. İşte hayatta bundan daha fazla “önlenmesi zorunlu” bir şey yok. Düşünün böyle bir sonucun bu toplumda yaratacağı şımarıklığı. Zaptedemezsin artık. Herkes düşer yollara, herkes bir şey ister.

Onun için, son çare olarak, iş neyse, bunu o işin düşmanına yaptıracaksın. İdam kalkarken tasarının altında imzası olan MHP’yi şimdi de Kürtçe öğrenim özgürlüğünü onaylamaya çağırabiliriz. CHP’ye “başörtüsü serbesttir” kararnamesi çıkarttırabiliriz. Hattâ bundan iyisi bu kararı Anayasa Mahkemesi’ne verdirmek. Nasıl olsa kimse ona “irticaî faaliyet odağı” diyemez. Ayrıca, bize bu iyiliği sert ama babacan devletimizin yaptığını anlar, ona daha da minnetle bağlanırız. Aslında bu talepler aşağıdan, toplumdan gelmese, devlet hepsini bir şekilde yapar ya, tarih dediğin hep arızaya uğruyor, çünkü her şey senin elinde, senin denetiminde değil.

Örneğin Savaş-sonu, Birleşmiş Milletler falan derken bir “çok-partililik” geldi, her şeyi bozdu. Onun için şimdi doğrudan ve açıkça işleri Anayasa Mahkemesi’ne bırakamıyorsun; AB denen yerden gelen baskılar sonucu MGK Sekretaryası’nı bile resmen lâğvetmek zorunda kalıyorsun, bir yığın zahmet çıkıyor.

Bu koşullarda ehven-i şer alternatif, memleketi “millî koalisyonlar” yoluyla idare etmek olabilirdi. Türk siyaset kültürüne böylesi bayağı yakışırdı aslında. Ezelî ideallerimize uygun. Örneğin, “birlik ve beraberlik” deriz hani ve her zaman ona başka her zaman olduğundan daha fazla muhtacızdır (biraz mantığa aykırı ama zararı yok; kaç yüzyıldır mantıkla ilişiğimiz olmadan yaşamayı başardık). İşte “millî koalisyon”, “millî” olmasının yanı sıra, “birlik ve beraberlik” de sağlıyor. Görünürde birçok parti var ama, görünüşe aldanmayın. Onların hepsi aslında aynı partidir. Hedef “millî” olunca hepsi aynı şeyi düşünür, aynı şeyi söyler. “Hedef” ise zaten her zaman “millî”dir.

Ama, bakın, yıllardır bunu bile yapamıyoruz. “Reel” koşullar partilerin bu şekilde disipline sokulmasına imkân vermiyor. “Birlik, beraberlik” derken habire aykırı bir fikir çıkıyor, bu fikirlerin arkasından giden hareketler, partiler oluyor. Kapatıyorsun, yeniden açılıyor; yeniden kapatıyorsun, bir daha açılıyor. Hâsılı, eziyet, bu memleketi yönetmek!

Ne oldu da böyle oldu? Niçin bu kadar hesaba kitaba gelmez bir millet bu? Niçin oyunu Turgut Sunalp’e değil de Turgut Özal’a verir; topu topu iki Turgut, bunların içinden bile doğrusunu seçmeyi başaramaz?

Biraz da buna cevap arayalım.
26.10.2008

Etiketler

hmalkan (16) yeni şafak (11) dücane cündioğlu (9) ali bulaç (5) ahmet turan alkan (4) kürt sorunu (4) okuduklarımdan (4) taraf gazetesi (4) zaman gazetesi (4) demokratik açılım (3) feridenin günlüğü (3) kürt açılımı (3) leyla ipekçi (3) nihal karaca (3) türban (3) Türkiye (2) ahmet altan (2) ahmet turan (2) başörtü sorunu (2) esra elönü (2) iskender pala (2) nazan bekiroğlu (2) nihal bengisu (2) sinan paşa (2) tesettür (2) turan alkan (2) türk kimliği (2) ulusal kimlik (2) 1 ocak duası (1) 2009 (1) 28 şubat (1) AB (1) ABD (1) Afganistan (1) Allah'a ısmarladık (1) BOP (1) Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa (1) Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi (1) Ebuzer (1) Eğreti Gelin (1) Fuzulî (1) Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler (1) Hakikat niçin hep ıslak (1) Japonya (1) Japonya olsun mu? (1) Kafka (1) Katip Çelebi (1) Kemal Sunal (1) Mevlânâ (1) NATO (1) Pakistan (1) Picasso (1) Samtî Dede (1) Stalker (1) Stephen Hawking (1) Sultan Veled (1) Tarkovski (1) Türk ayrılıkçıları (1) Türkçeleştirme (1) acı tenkit (1) adanalı ziya (1) adilmedya.com (1) ahmet paşa (1) ahmet taşgetiren (1) ajda pekkan (1) aksiyon dergisi (1) akıl (1) ali aslan (1) ali koca (1) ali murat güven (1) anatomik tagayyür (1) anayasa mahkemesi (1) anka (1) ankebut 5 (1) anlayış dergisi (1) antropomorfik (1) ateş olmayan yerden yazı çıkmaz (1) atilla fikri ergun (1) avrasya (1) aym (1) aziz mahmud hüdayi (1) aşk (1) aşk hutbesi (1) aşk yapmak (1) aşk üzerine (1) aşk-ı cihan (1) aşkın merhaleleri (1) aşıklık (1) aşıklık odur ki (1) barok dindarlık (1) başka gezegen yok arkadaşlar (1) bedir (1) bengisu karaca (1) beşir ayvazoğlu (1) bilimsel yazar (1) bireysel özgürlük (1) bu hutbe aşkıma gitsin (1) bülent ersoy (1) büyük selanik (1) can güngen (1) cemil meriç (1) cenneti arayan sanat (1) chp (1) cüppeli şövalye (1) darendeli (1) demir leblebidir (1) demokratik hak (1) derviş ruhu (1) dijital cami (1) dilek hanif (1) din de bizim (1) din istismarı (1) dinci (1) dinci basın (1) dindarlar (1) dindarlığın trajedisi (1) dinsiz basın (1) edebiyatta dînî terminoloji (1) elif şafak (1) empati (1) entel sinemacı (1) eril'den eril'e aşkın sırrı (1) ertelenmiş cinsellik (1) estetik (1) estetik toplum (1) evrim (1) ferisiler (1) filistin sorunu (1) formula (1) füsus (1) gazozuna yasin (1) gözlerinde görüyorsan gözlerini (1) haber7 (1) hakan albayrak (1) hakikat (1) happy birthday (1) hastalık ve yaşlılık korkusu (1) hayat (1) hayatın anlamı (1) hayrunnisa gül (1) hazreti aişe (1) hegemonya (1) hendek (1) henry david thoreau (1) her düşünceye saygı (1) hercai yazar (1) herkes kendi cennetine (1) herşey O'dur (1) herşey O'ndandır (1) hiciv (1) hilal kaplan (1) homo islamicus (1) hudeybiye (1) hurma kapsülü (1) hüseyin nasr (1) hüzün (1) hüzünlü veda (1) ihsan eliaçık (1) ihvan (1) ihvan-ı müslimin (1) inamıyorum (1) islam (1) islamcılık (1) islami entelijansiya (1) istenç (1) istihare yatalağı (1) işarat-ı evsaf-ı aşk (1) kadının erkeğe vurgunluğu (1) kahretsin (1) kalp (1) kalp zekası (1) kapitalist tüketim alışkanlıkları (1) karınca kararınca (1) kaybolan paradigmalar (1) kendine iyi bak (1) kerem dağlı (1) kesret (1) kişisel tercih (1) klasik islamcı (1) kuran kursu (1) kutlu doğum (1) kutsallık (1) küçük ölümler (1) kıbrıs (1) laiklik (1) laiklik yorumu (1) mahalle baskısı (1) mahallenin ferisileri (1) marlboro (1) mazhar bağlı (1) medeniyet (1) medeniyet ve ütopya (1) milliyetçilik (1) mizah (1) mizaha meyyalim (1) modern düşünce (1) modernizm (1) muhafazakar (1) muhafazakar kesim (1) muhafazakarlık (1) muktezayı hüsn (1) mustafa kemal (1) mustafa tekin (1) mustafa özel (1) muzip (1) müslüman gençlik (1) müslüman kardeşler (1) müslüman siyaseti (1) müslüman sol (1) müslümanca ekonomi (1) nasır (1) neden hep yaşlı? (1) neden okuyorum (1) nesir dili (1) nihal bengisu karaca (1) niyazi mısrî (1) nuh'un gemisi (1) nurettin huyut (1) obama (1) okuduklarım (1) okuma tutkusu (1) okumak (1) orhan pamuk (1) philip morris (1) putlaştırma (1) q klavye (1) risalehaber (1) romantizm (1) romantizmi kaybettik (1) sabah paşa (1) sadık yalsızuçanlar (1) said nursi (1) sara büyükduru (1) sen önce kendine bak tayfası (1) senai demirci (1) senkretizm (1) seyyid kutup (1) sivil itaatsizlik (1) stanley kubrick (1) suskun buldum (1) sözde vatandaş (1) tarzı (1) tasavvuf (1) taşgetiren (1) taşra hocaları (1) tenzih (1) terörist (1) teşbih (1) tiki (1) tiki ümmet (1) turuncu dergisi (1) türkiyelilik (1) türkçülük (1) uhud (1) utopia (1) vahdet (1) vallahi dertten (1) varoluş (1) veda ve yolcular (1) vitali hakko (1) yenilgi (1) yenilgiye ağıt (1) yeşilçam (1) yılbaşı (1) zaman (1) zorla laik (1) âşık olmak (1) çarşaf açılımı (1) çağdaş dindarlık (1) çocukluğun mahalleleri (1) ölüm korkusu (1) ölümsüzlük (1) ömer faruk darendeli (1) öss (1) öss vasıtaları (1) öteki mahalle (1) özkan erdem (1) ümmet (1) ütopya (1) Şems-i Tebrizî (1) şeriata uygun günah (1) şeyh-i ekber (1) şiir dili (1) şinasi (1) şişmanlık (1)