NİHAL B. KARACA
Psikanaliz demode oldu; ama ben şu mahalle baskısı denilen tartışmada, 'benim mahallem iyi, senin mahallen kötü' kavgasına hakim olan çocuksu edaya bakarak, malum tartışmanın çocukluğa kadar giden travmalarda gizli olduğunu düşünüyorum zaman zaman.
Dindar muhafazakâr mahallenin baskıcılığından şikâyet edenlerin geçmişinde bir eli sopalı Kur'an kursu hocası olduğu vehmine kapılıyorum sık sık.
Nitekim ben de, çocukluğunun bir kısmını öteki mahallede geçirmiş biri olarak, o kısma baktığımda hiç de iç açıcı şeyler görmüyorum. Çocukken zaten herkes biraz zalimdir, denilebilir. Hayır. 'Çocukluk işte! deyip geçemeyeceğiniz bir alandır zalimlik; zira içeriğinin ne olacağını, zalimliğin hangi enstrüman üzerinden yürüyeceğini mahalledeki patoloji belirler. Öte yandan, yaşanan tartışmaların ne kadar 'çocukça' olduğunu göstermek açısından çocukluğun dünyası kadar velud ve temiz bir anılar sarnıcı daha yoktur.
Benim yaşadığım İzmir Basın Sitesi'ndeki patoloji, çocukluğun kendine özgü zalimliğinin içini 'çağdaş yaşam tarzı' göstergelerine uygunluk-uygunsuzluk kriterleriyle donatıyordu sözgelimi. Tabii ki iş, Ramazan pidesinin sıcak kokusuyla coşmaya gelince çok Müslüman'dı mahalle; ama o kadar. Mahallenin bizden dört-beş yaş büyük olan genç kız çetesi tarafından çağrılıp hiç oje sürmediğim gerekçesiyle azarlandığımı dün gibi hatırlıyorum. Hatta bizim ailenin neden yazları Çeşme'ye Kuşadası'na gitmediği, eğer onlardan habersiz gidiyorsak onlara bikinilerimi göstermem gerektiği de 'gerilim' konularımızdan biriydi. Sonra kadını erkeği, genci yaşlısı ile yaz mevsimini şortla geçiren İzmirlinin kriterlerini içselleştirmiş bu genç mahkeme heyetinin önünde bir kez de neden hiç 'şort' giymediğim sorgusuna maruz kalmıştım. Diz üstü eteğimi bile kabul ettiremediğim bu yeniyetmelerin üçüncü ve son yargısı 'Duyduk ki, baban gericiymiş!' olmuştu.
Bu sorgu diğerlerinden daha farklı gelişti; çünkü biraz daha merhametli olanı azıcık mütereddit 'ama aynı zamanda doktor...' deyivermiş ve sorgu çetesi ikiye bölünmüştü. Günümüz Türkiye'sindeki tartışmaların küçük ölçekli versiyonuydu kızları karşı karşıya getiren. Kelime hazineleri ve kavram dünyaları pek tabii daha dar olan bu İzmirli genç kızların bir bölümü 'dindarsa çağdaş olamaz, çağdaşsa dindar olamaz' tezini savunurken diğer grubu, 'doktor olmuş adam, vardır bir bildiği kendince' diyordu. İkinci ve görece merhametli olan gruba göre bile, babam kapıcı olsaydı, yatacak yerim yoktu.
Sonunda 'babamın değerli biri olabileceği, ama benim mutlaka şort giymem gerektiği' konusunda 'uzlaşma'ya varılmıştı. Ne kadar çocukça, ama ne kadar da tanıdık.
Çocukluğun kendine özgü dünyasının da bir sınırı vardı nitekim. Çeteye hesap vermekle yükümlü olan grupla takılmadım bir daha. Öfkemin transferi ise tıpkı yetişkinler dünyasındaki gibi oldu. Annesi çalıştığı için, 60 yaşında hâlâ oje süren ve şort giyen anneannesi tarafından büyütülen ezik bir kız arkadaş buldum kendime. Gayet zalimce, 'Siz ne biçim ailesiniz?' 'Bak, benim annem her zaman bizim başımızda!' diye diye ezdim onu. Küçük şefkat parçaları ve ikramlarımla yeniden kendime bağladım, sonra yeniden ağlattım. Yıllar sonra bu yaptığım şeyi şirket patronlarının yöneticilik taktikleri, adam çalıştırma sanatları arasında saydığını, tarif ettiğini gördüğümde de hiç şaşırmadım.
Fakat çetenin aksine, beni durduran bir şey oldu. Arkadaşlığımızın ikinci ayında yakalandığım kabakulak hastalığını 'yukarıya' bağladım/bağlamayı bilmek, Yaratıcı'yla dolaysız temas da çocuklukta yeşeren bir hasletti belki.
İyilik ile kötülük arasındaki son eşikten önce durmam gereken bir nokta olduğunu, ne kadar cezp edici olsa da ileri gitmemek gerektiğini, 'yukarının' koyduğu ilkelerin bu anlamda ne kadar faydalı olduğunu kavradım. Bu kelimelerle değil tabii. Çocukluğun kendine özgü alfabesiyle.
Özetle: Yolu dayaklı Kur'an kursundan geçmiş olup da muhafazakar kesime düşman düşmüş olanlar 70 yıldır sıra savmaktalar. İktidarda AKP var deyip işi öteki mahalleyi ezmeye dönüştürmek isteyen varsa -ki hiç sanmıyorum- onlar da, çocuklukta sahip olduğumuz lükslere sahip olmadığımızı bilmeliler. Bizi başkalarına zulmetmekten alıkoymak üzere getirilmiş çok ciddi engeller var çünkü. Yukarıda Allah var misal.
09 Ocak 2008, Çarşamba
23 Mart 2008 Pazar
10 Mart 2008 Pazartesi
Aşk üzerine
İSKENDER PALA
Eskiler sözü güzelleştirerek söylemeye çaba sarf ederler; bunu, yazacakları sözleri kalıcı kılmanın şartlarından biri sayarlardı.
Bu yüzden nesri de şiirsel söylemek, ona ahenk katmak ve anlatımı kuvvetlendirmek önemliydi. Cinas denilen sanat böyle doğmuş ve nesir ustaları cümlelerinin arasında ritm ve kafiye bulundurmayı önemsemişlerdi. Eskilerin cinaslı bir üslupla ortaya koydukları bu tür yazılara biz sonradan süslü nesir demişiz. Türkçe'de bu üslubun ilk temsilcisi Fatih çağının ünlü bilgini Sinan Paşa olup aşağıdaki metin onun Tazarruname (İÜ. Ktp. TY.1818, v. 92a.) adlı eserinden alınmış ve bir çevirinin(/yalınlaştırmanın) asıl metin karşısında ne kadar cılız durduğunu göstermek için karşılıklı verilmiştir:
İşarat-ı Evsaf-ı Aşk
Aşk âsâyiş-i cândur; aşk ârâyiş-i cihândur. Aşk nemek-i diyk-i vefadur; aşk hadîka-i ehl-i safâdur. Aşk hakîkat çerhınun ahteridür; aşk cân leşkerinün mihteridür. Aşk bir sultân-ı kâhir ü tîzdür ki alem çekicek birbirine urur vücûd ile ademi; aşk bir bî-karâr u şûr-engîzdür ki kadem basıcak şûr u gavgâya bırağur âlemi. Aşk bir cevher-i pâkdür araz sanman; aşk râhat-ı cândur maraz sanman.
Aşk bir mürgdur ki melâmet-i halk ona bâl olur; aşk bir devletdür ki idbâr-ı dünyâ ona ikbâl olur. Aşk bazarında câme-i dîbâyı bir habbeye almazlar; uşşâk mahallesinde nâmûs ile nâmı bir çöpe saymazlar. Âşık olanlar gayret ü ârı bırağurlar; dost isteyenler ol vakârı bırağurlar. Âkıl eydür: "Cübbe vü destâr hani?"; âşık eydür: "Hâne-i hammâr hani?" Âşık düğünden bîniyâz olur; âşık cihân içinde serfirâz olur. Aşk bir külüng-i pulâddur ki her vakit varlık binasın yıkar; aşk bir bennâ-yı üstâddur ki dâim yokluk sarayın yapar. Aşk bir derd-i mâderzâd olur; âşık iki cihândan âzâd olur. Ne vuslatda şâd u ne gamdan firârı olur; ne destinde sabr u ne pâyında karârı olur.
Âşık hemîşe belâkeş olur; dâim belâ içinde hoş olur. Âşık her dem sûz u şevkda olur; derd-i aşk içinde zevkde olur. Âşıka gıdâ belâ olur; âşıka safâ cefâ olur. Âşık ki yolunda merd olur; renci dârû vü râhatı derd olur. Beyt: "Dil ki bûy-ı aşkdan bîreng olur / Ehl-i dil katında ol dil seng olur". Dil bağında ki aşk gülü olmaz; bir bezme benzer ki onun mülü olmaz.
Aşk kıssa vü hikâyet olmaz; aşk-bâzî hadîs ü rivâyet olmaz. Âlem-i aşk âlem-i diğerdür, pâye-i aşk ondan bülend-terdür, ki her mesken ona menzil ola; veya onun mekanı bir avuç kül ola. Aşk bir makâm-ı vicdanîdür; cezbesi cezbe-i nûrânîdür. Aşk halk gözünde dîvânelikdür; aşk kendi vücûduna bîgânelikdür. Aşk ezel kadehinden bîhûşlukdur; aşk iki âlemi ferâmûşlukdur.
Aşk Üzerine Tanımlar
Aşk canın huzur, cihanın ziynet bulmasıdır. Aşk vefa azığının tuzu; gönülden anlayanlar için hazırlanmış bir bahçedir. Aşk hakikat göğüne yıldız; can ordusuna mehterdir. Aşk, öylesine kudretli ve hızlı savaşan bir sultandır ki sancağını çekip de yürüdüğünde varlık ile yokluğu birbiriyle çarpıştırır; aşk öylesine delifişek bir kargaşa adamıdır ki ayak bastığı yeri çoraklaştırıp kavgaya salar. Aşk pak bir cevherdir; onu araz sanmayın; aşk bir can rahatlığıdır, hastalık anlamayın.
Aşk bir kuştur ki halkın ayıplaması onun kanadı; aşk bir talihtir ki dünya zilleti onun açık bahtı sayılır. Aşk pazarında ipek kumaşlar bir arpa tanesi etmez; aşıklar mahallesinde itibar kaygısı veya şöhretin çöp kadar değeri olmaz. Aşık olanlar gayret ile namusu bırakırlar; sevgili peşindekiler elbette ağırbaşlılığı terk ederler. Akıllının sorusu "Hani rütbe ve makam?"; aşıkın sorusu "Nerde aşk meyhanesi?"dir. Aşık dünya eğlencesine dönüp bakmaz; bu yüzden başı dik dolaşır. Aşk tunçtan bir külünktür ki durmadan varlık binasını yıkmakta; aşk öyle usta bir mimardır ki (yıktığı varlık binasının yerine) daima yokluk sarayını yapmakta. Aşk, aşıkta anadan doğma bir derttir ki onunla kendini iki cihan kaygısından kurtarır; bu uğurda ne vuslat ile şad olup ayrılık derdinden kaçınır; ne sabır elde edebilir, ne ayağına dur durak bulunur.
Aşık bela çekmede devamlılık gösterir; çünkü bela ile hoş geçimdedir. Aşık her an yanış ve özlem içindedir; aşk derdiyle daima zevk içindedir. Aşık için (sevgilisiz) işret bir bela; eğlence de bir cefa olur. Aşık ki gidişatında mertlik üzeredir; sıkıntıları zehir, rahatı ise dert sayılır. Beyit: "Gönül ki aşk kokusuyla kendinden geçip sarhoş olmuyorsa; ehl-i diller katında o gönlün taştan farkı yoktur". Aşk gülü açmamış bir gönül bahçesi; şarabı olmayan bir işret meclisi kadar beyhude ve yavandır.
Aşk masal veya hikaye değildir; aşk oyunu anlatıl(a)maz, rivayete gelmez. Aşk alemi başka bir alemdir; aşk payesi ise ondan da yüksektedir; öyle ki sıradan bir mekana gelip konabilir; hatta bir avuç külde bile vatan tutabilir. Aşk vicdana ait bir makamdır ve cezbesi de nurani bir cezbedir. Aşk avamın gözünde bir delilik ve kendi kendisine (kendi varlığına ve varlık alemine) yabancılıktır. Aşk, ta ezeldeki kadehin sarhoşluğudur ki aşık, bu dünyayı da, öte dünyayı da unutmuştur (vesselam)!..
[BERCESTE]
Aşk kim ruha gıdadır ne yenir ne yutulur
Bir demir leblebidir çiğneyene aşk olsun
Şinasi
04 Mart 2008, Salı
Eskiler sözü güzelleştirerek söylemeye çaba sarf ederler; bunu, yazacakları sözleri kalıcı kılmanın şartlarından biri sayarlardı.
Bu yüzden nesri de şiirsel söylemek, ona ahenk katmak ve anlatımı kuvvetlendirmek önemliydi. Cinas denilen sanat böyle doğmuş ve nesir ustaları cümlelerinin arasında ritm ve kafiye bulundurmayı önemsemişlerdi. Eskilerin cinaslı bir üslupla ortaya koydukları bu tür yazılara biz sonradan süslü nesir demişiz. Türkçe'de bu üslubun ilk temsilcisi Fatih çağının ünlü bilgini Sinan Paşa olup aşağıdaki metin onun Tazarruname (İÜ. Ktp. TY.1818, v. 92a.) adlı eserinden alınmış ve bir çevirinin(/yalınlaştırmanın) asıl metin karşısında ne kadar cılız durduğunu göstermek için karşılıklı verilmiştir:
İşarat-ı Evsaf-ı Aşk
Aşk âsâyiş-i cândur; aşk ârâyiş-i cihândur. Aşk nemek-i diyk-i vefadur; aşk hadîka-i ehl-i safâdur. Aşk hakîkat çerhınun ahteridür; aşk cân leşkerinün mihteridür. Aşk bir sultân-ı kâhir ü tîzdür ki alem çekicek birbirine urur vücûd ile ademi; aşk bir bî-karâr u şûr-engîzdür ki kadem basıcak şûr u gavgâya bırağur âlemi. Aşk bir cevher-i pâkdür araz sanman; aşk râhat-ı cândur maraz sanman.
Aşk bir mürgdur ki melâmet-i halk ona bâl olur; aşk bir devletdür ki idbâr-ı dünyâ ona ikbâl olur. Aşk bazarında câme-i dîbâyı bir habbeye almazlar; uşşâk mahallesinde nâmûs ile nâmı bir çöpe saymazlar. Âşık olanlar gayret ü ârı bırağurlar; dost isteyenler ol vakârı bırağurlar. Âkıl eydür: "Cübbe vü destâr hani?"; âşık eydür: "Hâne-i hammâr hani?" Âşık düğünden bîniyâz olur; âşık cihân içinde serfirâz olur. Aşk bir külüng-i pulâddur ki her vakit varlık binasın yıkar; aşk bir bennâ-yı üstâddur ki dâim yokluk sarayın yapar. Aşk bir derd-i mâderzâd olur; âşık iki cihândan âzâd olur. Ne vuslatda şâd u ne gamdan firârı olur; ne destinde sabr u ne pâyında karârı olur.
Âşık hemîşe belâkeş olur; dâim belâ içinde hoş olur. Âşık her dem sûz u şevkda olur; derd-i aşk içinde zevkde olur. Âşıka gıdâ belâ olur; âşıka safâ cefâ olur. Âşık ki yolunda merd olur; renci dârû vü râhatı derd olur. Beyt: "Dil ki bûy-ı aşkdan bîreng olur / Ehl-i dil katında ol dil seng olur". Dil bağında ki aşk gülü olmaz; bir bezme benzer ki onun mülü olmaz.
Aşk kıssa vü hikâyet olmaz; aşk-bâzî hadîs ü rivâyet olmaz. Âlem-i aşk âlem-i diğerdür, pâye-i aşk ondan bülend-terdür, ki her mesken ona menzil ola; veya onun mekanı bir avuç kül ola. Aşk bir makâm-ı vicdanîdür; cezbesi cezbe-i nûrânîdür. Aşk halk gözünde dîvânelikdür; aşk kendi vücûduna bîgânelikdür. Aşk ezel kadehinden bîhûşlukdur; aşk iki âlemi ferâmûşlukdur.
Aşk Üzerine Tanımlar
Aşk canın huzur, cihanın ziynet bulmasıdır. Aşk vefa azığının tuzu; gönülden anlayanlar için hazırlanmış bir bahçedir. Aşk hakikat göğüne yıldız; can ordusuna mehterdir. Aşk, öylesine kudretli ve hızlı savaşan bir sultandır ki sancağını çekip de yürüdüğünde varlık ile yokluğu birbiriyle çarpıştırır; aşk öylesine delifişek bir kargaşa adamıdır ki ayak bastığı yeri çoraklaştırıp kavgaya salar. Aşk pak bir cevherdir; onu araz sanmayın; aşk bir can rahatlığıdır, hastalık anlamayın.
Aşk bir kuştur ki halkın ayıplaması onun kanadı; aşk bir talihtir ki dünya zilleti onun açık bahtı sayılır. Aşk pazarında ipek kumaşlar bir arpa tanesi etmez; aşıklar mahallesinde itibar kaygısı veya şöhretin çöp kadar değeri olmaz. Aşık olanlar gayret ile namusu bırakırlar; sevgili peşindekiler elbette ağırbaşlılığı terk ederler. Akıllının sorusu "Hani rütbe ve makam?"; aşıkın sorusu "Nerde aşk meyhanesi?"dir. Aşık dünya eğlencesine dönüp bakmaz; bu yüzden başı dik dolaşır. Aşk tunçtan bir külünktür ki durmadan varlık binasını yıkmakta; aşk öyle usta bir mimardır ki (yıktığı varlık binasının yerine) daima yokluk sarayını yapmakta. Aşk, aşıkta anadan doğma bir derttir ki onunla kendini iki cihan kaygısından kurtarır; bu uğurda ne vuslat ile şad olup ayrılık derdinden kaçınır; ne sabır elde edebilir, ne ayağına dur durak bulunur.
Aşık bela çekmede devamlılık gösterir; çünkü bela ile hoş geçimdedir. Aşık her an yanış ve özlem içindedir; aşk derdiyle daima zevk içindedir. Aşık için (sevgilisiz) işret bir bela; eğlence de bir cefa olur. Aşık ki gidişatında mertlik üzeredir; sıkıntıları zehir, rahatı ise dert sayılır. Beyit: "Gönül ki aşk kokusuyla kendinden geçip sarhoş olmuyorsa; ehl-i diller katında o gönlün taştan farkı yoktur". Aşk gülü açmamış bir gönül bahçesi; şarabı olmayan bir işret meclisi kadar beyhude ve yavandır.
Aşk masal veya hikaye değildir; aşk oyunu anlatıl(a)maz, rivayete gelmez. Aşk alemi başka bir alemdir; aşk payesi ise ondan da yüksektedir; öyle ki sıradan bir mekana gelip konabilir; hatta bir avuç külde bile vatan tutabilir. Aşk vicdana ait bir makamdır ve cezbesi de nurani bir cezbedir. Aşk avamın gözünde bir delilik ve kendi kendisine (kendi varlığına ve varlık alemine) yabancılıktır. Aşk, ta ezeldeki kadehin sarhoşluğudur ki aşık, bu dünyayı da, öte dünyayı da unutmuştur (vesselam)!..
[BERCESTE]
Aşk kim ruha gıdadır ne yenir ne yutulur
Bir demir leblebidir çiğneyene aşk olsun
Şinasi
04 Mart 2008, Salı
Etiketler:
aşk üzerine,
demir leblebidir,
hmalkan,
iskender pala,
işarat-ı evsaf-ı aşk,
sinan paşa,
şinasi
9 Mart 2008 Pazar
Zorla laik olduğumu sanmanız zoruma gidiyor
SENAİ DEMİRCİ
Yıllar önceydi. Henüz iki-üç yaşlarında olan oğlum Furkan'a yeni açmış hercaileri yakından göstermek için eğilmek üzereydim ki, parkın bekçisi bir hamlede yanımızda bitti: "Çiçekleri koparmak yasak!" İrkildim..
Eğilemedim. Dokunamadım çiçeğe. Koparmadım. Zaten koparmayacaktım ki. Dahası, "Koparmazsan daha iyi olur!" demek üzereydim oğluma. "Yasssakkk!" korkusuyla değil; "Yerinde kalsın da, zikrine devam etsin.." ümidiyle koparamazdım. "Başkalarının da hakkı var o güzelliği görmeye..." hakkaniyeti bekçinin hoyrat uyarısından çok daha önce elimi çektirirdi çiçekten.
O an, kelimenin argo anlamıyla da gerçek anlamıyla da "kopmuş" oldum. Çiçeği zaten koparmayacak olan ben, çiçek kopartmaktan zorla alıkonan biriyle aynı görüntüyü verdiğim için alındım. Çiçek koparabilir adamlardan biri sanılmak ağırıma gitti. Çiçeği koparabilecek kadar eğildiğim halde bile çiçeği kopartmadığımı görebilecek kadar bekleseydi bekçi, kendimi gösterebilirdim. Sabretseydi, çiçekleri kopartabileceği halde koparmayan, bekçi görmediğinde bile çiçeklere dokunmayan bir adam da görebilecekti. Göremedi. Kaybetti. Beni de koparttı dalımdan. İrademi budadı. Tercihimi ezdi geçti.*
Adem (as) ve biz oğulları/ kızları hep cennette kalsaydık, hata etmeye fırsat bulamayacaktık. Melekler gibi. İndirilmeseydik dünyaya, günah işlemeyecektik. Şeytanın ayağımıza dolanmasına izin verilmeseydi, ayağımız hiç kaymayacaktı. Hepten "masum" kalacaktık. Öyle mi? Çiçekleri koparmak elindeyken de koparmadığını gösterme fırsatı verilmeyen benim kadar alınırdık baştan alınmış bu karara. Şike utancıyla yaşardık belki de cennette. Eli kolu bağlanmış bir adam olarak bir hazinenin başına konulduğumu düşünüyorum arada bir. Hemen yanıbaşımda elleri serbest kalır kalmaz çalmaya hevesli biri daha var. Oysa benim ellerim çözülse de çalmayacağım. Sonuçta, fiilen ikimiz de çalmıyoruz. İkimiz de "çal-a-mı-yor-uz" çünkü. Çalmıyor iken çal-a-mıyor görünmek ne kadar da ağırıma giderdi! Çalmadığımı gösterebilmem için çal-abil-iyor da olduğum bir özgürlük alanı tanınmalıydı bana.
Çalabileceğimiz yerdir dünya. Çiçekleri koparabilecek kadar eğilebildiğimiz yerdir. Sınanırız burada. Deneniriz. Elimize vurulmaz çiçekleri koparttığımızda bile. Hatta birkaç çiçeğin koparılmasını da göze alır Bahçe Sahibi. Dilerse hiç koparmamamızı garanti edebilir ama serbest bırakır bizi. Ara sıra koparsak da kopardığımız için pişman da olabileceğimiz fırsatlar tanır bize. "Hiç çiçek koparmıyor olsaydınız, çiçek koparıp da pişman olan ve bir daha çiçek koparmayacağına bile-isteye söz veren birileri olmanızı daha çok isterdim" bile diyor.
İyi ki hata yapabiliyoruz dünyada. Hata yapabilir olduğumuz yerde tanışırız kendimizle. Hata yapabilir olduğumuz halde, yapmamayı tercih ettiğimiz anda irademizle buluşuruz. Tercihimizle sıcak temasa geçeriz. Vicdanımızın titreyişini fark ederiz. İnsan yanımızla yüzleşiriz.
Tercihe izin verilmeyen yerde, baskının hükmettiği alanda "insan" yoktur. Zorlamanın ezdiği "kamusal alan"larda "insan"ın var olabilirliği de iptal edilir. Zorlayan da zorlanan da "insan" olma fırsatını ilga eder. Mecbur tutulduğumuz demde "kendi kendinelik"imizi ortaya koyamayız ki. Zorbalığın olduğu yerde, "değer" üretemeyiz ki. Zorbalık "hatadan dönmeye" fırsat tanınmaz. Hata etmeni baştan engeller. "İyi"yi "kötü"ye tercih edecek özgürlük yoksa, "iyilik" üretilemez. "Zorla güzellik olmaz." Zorla din de olmaz. "Borç"tur "din". Minnet borcu. Hiç zorunlu olmadığı halde seni yoktan var edene, hiç zorlanmadan, iç'inden gelerek, iç'ten isteyerek teşekkür edebilmen içindir bu ömür. Teşekkür de edebilsin diyedir teşekkür etmeyenlere de, teşekkür etmeyişlerine de izin verilmesi.
Rabb-i Rahîmimiz, ister istemez kulluk etmemizi istiyor değil; isteyerek ve güzellikle huzuruna gelmemizi istiyor. Baskılanmış bir "insan"ı geçerli saymıyor. İradesiyle var olmasını istiyor insanın. Baskı, başını örtmeye doğru da olsa, başını kapatmaya doğru da olsa, başını örtmek de isteyenlerin örtmek isteyemeyenlere baskı yapabileceği ihtimaliyle başını örtmek de isteyenlere doğru da olsa, güzel değildir, insanî değildir. Dolayısıyla, ve dobrasıyla "İslamî" değildir.
Diyeceğim şu ki: Kanun zoruyla laik olduğumun sanılması, "Çiçekleri kopartma!" uyarısıyla çiçeklere dokunmadığımın sanılması kadar ağırıma gidiyor. Müslüman’ım ben! Herkese ve her şeye "selâm" yakınlığı kazandıran İslam'ı bir tür taraftarlığa indirgemeye hevesli oryantalist icadı "İslamcı" etiketini üzerime yapıştırmıyorum, yakıştırmıyorum.
"Müslüman" laiklik taraftarı ya da karşıtı olmayacak kadar ilgisizdir laiklikle. Laikliğe müstağnidir o kadar. Başkalarına baskı yapmayacak kadar merhametlidir o zaten. Farklı yaşayış biçimlerine müdahale etmeyecek kadar nezaketlidir o zaten. Bana merhameti ve nezaketi kazandıran İslam'ın, İslam'dan uzakta yaşanan kabalığın ve zorbalığın önüne geçmek için konulmuş laiklikle çerçevelenmesi ağırıma gidiyor. Başkalarının hayatına laiklik zoruyla karışmadığımın sanılmasını mümin olma izzetime yakıştıramıyorum. "Yassakkk!" sesini bir daha duymak istemiyorum Sayın Rektörüm. s.demirci@zaman.com.tr
* 90'lı yılların başından beri severek oturduğum Üsküdar'ın, o zamanlar, "bir Aziz Mahmud Hüdayî şehri" olduğunun da farkında değildim. O Hüdayi ki, coşkuyla zikirlerini işittiği çiçekleri koparmaya kıyamayıp ‘bir bunu suskun buldum' dediği boynu bükük kuru bir çiçeği hocasına hediye ediyordu. Keşke Üsküdar'da her çiçeğin başına "Burası Aziz Mahmud Hüdayî şehridir; çiçekler dalından koparılmaz" diye yazabilseydim.
Yıllar önceydi. Henüz iki-üç yaşlarında olan oğlum Furkan'a yeni açmış hercaileri yakından göstermek için eğilmek üzereydim ki, parkın bekçisi bir hamlede yanımızda bitti: "Çiçekleri koparmak yasak!" İrkildim..
Eğilemedim. Dokunamadım çiçeğe. Koparmadım. Zaten koparmayacaktım ki. Dahası, "Koparmazsan daha iyi olur!" demek üzereydim oğluma. "Yasssakkk!" korkusuyla değil; "Yerinde kalsın da, zikrine devam etsin.." ümidiyle koparamazdım. "Başkalarının da hakkı var o güzelliği görmeye..." hakkaniyeti bekçinin hoyrat uyarısından çok daha önce elimi çektirirdi çiçekten.
O an, kelimenin argo anlamıyla da gerçek anlamıyla da "kopmuş" oldum. Çiçeği zaten koparmayacak olan ben, çiçek kopartmaktan zorla alıkonan biriyle aynı görüntüyü verdiğim için alındım. Çiçek koparabilir adamlardan biri sanılmak ağırıma gitti. Çiçeği koparabilecek kadar eğildiğim halde bile çiçeği kopartmadığımı görebilecek kadar bekleseydi bekçi, kendimi gösterebilirdim. Sabretseydi, çiçekleri kopartabileceği halde koparmayan, bekçi görmediğinde bile çiçeklere dokunmayan bir adam da görebilecekti. Göremedi. Kaybetti. Beni de koparttı dalımdan. İrademi budadı. Tercihimi ezdi geçti.*
Adem (as) ve biz oğulları/ kızları hep cennette kalsaydık, hata etmeye fırsat bulamayacaktık. Melekler gibi. İndirilmeseydik dünyaya, günah işlemeyecektik. Şeytanın ayağımıza dolanmasına izin verilmeseydi, ayağımız hiç kaymayacaktı. Hepten "masum" kalacaktık. Öyle mi? Çiçekleri koparmak elindeyken de koparmadığını gösterme fırsatı verilmeyen benim kadar alınırdık baştan alınmış bu karara. Şike utancıyla yaşardık belki de cennette. Eli kolu bağlanmış bir adam olarak bir hazinenin başına konulduğumu düşünüyorum arada bir. Hemen yanıbaşımda elleri serbest kalır kalmaz çalmaya hevesli biri daha var. Oysa benim ellerim çözülse de çalmayacağım. Sonuçta, fiilen ikimiz de çalmıyoruz. İkimiz de "çal-a-mı-yor-uz" çünkü. Çalmıyor iken çal-a-mıyor görünmek ne kadar da ağırıma giderdi! Çalmadığımı gösterebilmem için çal-abil-iyor da olduğum bir özgürlük alanı tanınmalıydı bana.
Çalabileceğimiz yerdir dünya. Çiçekleri koparabilecek kadar eğilebildiğimiz yerdir. Sınanırız burada. Deneniriz. Elimize vurulmaz çiçekleri koparttığımızda bile. Hatta birkaç çiçeğin koparılmasını da göze alır Bahçe Sahibi. Dilerse hiç koparmamamızı garanti edebilir ama serbest bırakır bizi. Ara sıra koparsak da kopardığımız için pişman da olabileceğimiz fırsatlar tanır bize. "Hiç çiçek koparmıyor olsaydınız, çiçek koparıp da pişman olan ve bir daha çiçek koparmayacağına bile-isteye söz veren birileri olmanızı daha çok isterdim" bile diyor.
İyi ki hata yapabiliyoruz dünyada. Hata yapabilir olduğumuz yerde tanışırız kendimizle. Hata yapabilir olduğumuz halde, yapmamayı tercih ettiğimiz anda irademizle buluşuruz. Tercihimizle sıcak temasa geçeriz. Vicdanımızın titreyişini fark ederiz. İnsan yanımızla yüzleşiriz.
Tercihe izin verilmeyen yerde, baskının hükmettiği alanda "insan" yoktur. Zorlamanın ezdiği "kamusal alan"larda "insan"ın var olabilirliği de iptal edilir. Zorlayan da zorlanan da "insan" olma fırsatını ilga eder. Mecbur tutulduğumuz demde "kendi kendinelik"imizi ortaya koyamayız ki. Zorbalığın olduğu yerde, "değer" üretemeyiz ki. Zorbalık "hatadan dönmeye" fırsat tanınmaz. Hata etmeni baştan engeller. "İyi"yi "kötü"ye tercih edecek özgürlük yoksa, "iyilik" üretilemez. "Zorla güzellik olmaz." Zorla din de olmaz. "Borç"tur "din". Minnet borcu. Hiç zorunlu olmadığı halde seni yoktan var edene, hiç zorlanmadan, iç'inden gelerek, iç'ten isteyerek teşekkür edebilmen içindir bu ömür. Teşekkür de edebilsin diyedir teşekkür etmeyenlere de, teşekkür etmeyişlerine de izin verilmesi.
Rabb-i Rahîmimiz, ister istemez kulluk etmemizi istiyor değil; isteyerek ve güzellikle huzuruna gelmemizi istiyor. Baskılanmış bir "insan"ı geçerli saymıyor. İradesiyle var olmasını istiyor insanın. Baskı, başını örtmeye doğru da olsa, başını kapatmaya doğru da olsa, başını örtmek de isteyenlerin örtmek isteyemeyenlere baskı yapabileceği ihtimaliyle başını örtmek de isteyenlere doğru da olsa, güzel değildir, insanî değildir. Dolayısıyla, ve dobrasıyla "İslamî" değildir.
Diyeceğim şu ki: Kanun zoruyla laik olduğumun sanılması, "Çiçekleri kopartma!" uyarısıyla çiçeklere dokunmadığımın sanılması kadar ağırıma gidiyor. Müslüman’ım ben! Herkese ve her şeye "selâm" yakınlığı kazandıran İslam'ı bir tür taraftarlığa indirgemeye hevesli oryantalist icadı "İslamcı" etiketini üzerime yapıştırmıyorum, yakıştırmıyorum.
"Müslüman" laiklik taraftarı ya da karşıtı olmayacak kadar ilgisizdir laiklikle. Laikliğe müstağnidir o kadar. Başkalarına baskı yapmayacak kadar merhametlidir o zaten. Farklı yaşayış biçimlerine müdahale etmeyecek kadar nezaketlidir o zaten. Bana merhameti ve nezaketi kazandıran İslam'ın, İslam'dan uzakta yaşanan kabalığın ve zorbalığın önüne geçmek için konulmuş laiklikle çerçevelenmesi ağırıma gidiyor. Başkalarının hayatına laiklik zoruyla karışmadığımın sanılmasını mümin olma izzetime yakıştıramıyorum. "Yassakkk!" sesini bir daha duymak istemiyorum Sayın Rektörüm. s.demirci@zaman.com.tr
* 90'lı yılların başından beri severek oturduğum Üsküdar'ın, o zamanlar, "bir Aziz Mahmud Hüdayî şehri" olduğunun da farkında değildim. O Hüdayi ki, coşkuyla zikirlerini işittiği çiçekleri koparmaya kıyamayıp ‘bir bunu suskun buldum' dediği boynu bükük kuru bir çiçeği hocasına hediye ediyordu. Keşke Üsküdar'da her çiçeğin başına "Burası Aziz Mahmud Hüdayî şehridir; çiçekler dalından koparılmaz" diye yazabilseydim.
Etiketler:
aziz mahmud hüdayi,
hmalkan,
senai demirci,
suskun buldum,
zorla laik
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Etiketler
hmalkan
(16)
yeni şafak
(11)
dücane cündioğlu
(9)
ali bulaç
(5)
ahmet turan alkan
(4)
kürt sorunu
(4)
okuduklarımdan
(4)
taraf gazetesi
(4)
zaman gazetesi
(4)
demokratik açılım
(3)
feridenin günlüğü
(3)
kürt açılımı
(3)
leyla ipekçi
(3)
nihal karaca
(3)
türban
(3)
Türkiye
(2)
ahmet altan
(2)
ahmet turan
(2)
başörtü sorunu
(2)
esra elönü
(2)
iskender pala
(2)
nazan bekiroğlu
(2)
nihal bengisu
(2)
sinan paşa
(2)
tesettür
(2)
turan alkan
(2)
türk kimliği
(2)
ulusal kimlik
(2)
1 ocak duası
(1)
2009
(1)
28 şubat
(1)
AB
(1)
ABD
(1)
Afganistan
(1)
Allah'a ısmarladık
(1)
BOP
(1)
Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa
(1)
Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi
(1)
Ebuzer
(1)
Eğreti Gelin
(1)
Fuzulî
(1)
Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler
(1)
Hakikat niçin hep ıslak
(1)
Japonya
(1)
Japonya olsun mu?
(1)
Kafka
(1)
Katip Çelebi
(1)
Kemal Sunal
(1)
Mevlânâ
(1)
NATO
(1)
Pakistan
(1)
Picasso
(1)
Samtî Dede
(1)
Stalker
(1)
Stephen Hawking
(1)
Sultan Veled
(1)
Tarkovski
(1)
Türk ayrılıkçıları
(1)
Türkçeleştirme
(1)
acı tenkit
(1)
adanalı ziya
(1)
adilmedya.com
(1)
ahmet paşa
(1)
ahmet taşgetiren
(1)
ajda pekkan
(1)
aksiyon dergisi
(1)
akıl
(1)
ali aslan
(1)
ali koca
(1)
ali murat güven
(1)
anatomik tagayyür
(1)
anayasa mahkemesi
(1)
anka
(1)
ankebut 5
(1)
anlayış dergisi
(1)
antropomorfik
(1)
ateş olmayan yerden yazı çıkmaz
(1)
atilla fikri ergun
(1)
avrasya
(1)
aym
(1)
aziz mahmud hüdayi
(1)
aşk
(1)
aşk hutbesi
(1)
aşk yapmak
(1)
aşk üzerine
(1)
aşk-ı cihan
(1)
aşkın merhaleleri
(1)
aşıklık
(1)
aşıklık odur ki
(1)
barok dindarlık
(1)
başka gezegen yok arkadaşlar
(1)
bedir
(1)
bengisu karaca
(1)
beşir ayvazoğlu
(1)
bilimsel yazar
(1)
bireysel özgürlük
(1)
bu hutbe aşkıma gitsin
(1)
bülent ersoy
(1)
büyük selanik
(1)
can güngen
(1)
cemil meriç
(1)
cenneti arayan sanat
(1)
chp
(1)
cüppeli şövalye
(1)
darendeli
(1)
demir leblebidir
(1)
demokratik hak
(1)
derviş ruhu
(1)
dijital cami
(1)
dilek hanif
(1)
din de bizim
(1)
din istismarı
(1)
dinci
(1)
dinci basın
(1)
dindarlar
(1)
dindarlığın trajedisi
(1)
dinsiz basın
(1)
edebiyatta dînî terminoloji
(1)
elif şafak
(1)
empati
(1)
entel sinemacı
(1)
eril'den eril'e aşkın sırrı
(1)
ertelenmiş cinsellik
(1)
estetik
(1)
estetik toplum
(1)
evrim
(1)
ferisiler
(1)
filistin sorunu
(1)
formula
(1)
füsus
(1)
gazozuna yasin
(1)
gözlerinde görüyorsan gözlerini
(1)
haber7
(1)
hakan albayrak
(1)
hakikat
(1)
happy birthday
(1)
hastalık ve yaşlılık korkusu
(1)
hayat
(1)
hayatın anlamı
(1)
hayrunnisa gül
(1)
hazreti aişe
(1)
hegemonya
(1)
hendek
(1)
henry david thoreau
(1)
her düşünceye saygı
(1)
hercai yazar
(1)
herkes kendi cennetine
(1)
herşey O'dur
(1)
herşey O'ndandır
(1)
hiciv
(1)
hilal kaplan
(1)
homo islamicus
(1)
hudeybiye
(1)
hurma kapsülü
(1)
hüseyin nasr
(1)
hüzün
(1)
hüzünlü veda
(1)
ihsan eliaçık
(1)
ihvan
(1)
ihvan-ı müslimin
(1)
inamıyorum
(1)
islam
(1)
islamcılık
(1)
islami entelijansiya
(1)
istenç
(1)
istihare yatalağı
(1)
işarat-ı evsaf-ı aşk
(1)
kadının erkeğe vurgunluğu
(1)
kahretsin
(1)
kalp
(1)
kalp zekası
(1)
kapitalist tüketim alışkanlıkları
(1)
karınca kararınca
(1)
kaybolan paradigmalar
(1)
kendine iyi bak
(1)
kerem dağlı
(1)
kesret
(1)
kişisel tercih
(1)
klasik islamcı
(1)
kuran kursu
(1)
kutlu doğum
(1)
kutsallık
(1)
küçük ölümler
(1)
kıbrıs
(1)
laiklik
(1)
laiklik yorumu
(1)
mahalle baskısı
(1)
mahallenin ferisileri
(1)
marlboro
(1)
mazhar bağlı
(1)
medeniyet
(1)
medeniyet ve ütopya
(1)
milliyetçilik
(1)
mizah
(1)
mizaha meyyalim
(1)
modern düşünce
(1)
modernizm
(1)
muhafazakar
(1)
muhafazakar kesim
(1)
muhafazakarlık
(1)
muktezayı hüsn
(1)
mustafa kemal
(1)
mustafa tekin
(1)
mustafa özel
(1)
muzip
(1)
müslüman gençlik
(1)
müslüman kardeşler
(1)
müslüman siyaseti
(1)
müslüman sol
(1)
müslümanca ekonomi
(1)
nasır
(1)
neden hep yaşlı?
(1)
neden okuyorum
(1)
nesir dili
(1)
nihal bengisu karaca
(1)
niyazi mısrî
(1)
nuh'un gemisi
(1)
nurettin huyut
(1)
obama
(1)
okuduklarım
(1)
okuma tutkusu
(1)
okumak
(1)
orhan pamuk
(1)
philip morris
(1)
putlaştırma
(1)
q klavye
(1)
risalehaber
(1)
romantizm
(1)
romantizmi kaybettik
(1)
sabah paşa
(1)
sadık yalsızuçanlar
(1)
said nursi
(1)
sara büyükduru
(1)
sen önce kendine bak tayfası
(1)
senai demirci
(1)
senkretizm
(1)
seyyid kutup
(1)
sivil itaatsizlik
(1)
stanley kubrick
(1)
suskun buldum
(1)
sözde vatandaş
(1)
tarzı
(1)
tasavvuf
(1)
taşgetiren
(1)
taşra hocaları
(1)
tenzih
(1)
terörist
(1)
teşbih
(1)
tiki
(1)
tiki ümmet
(1)
turuncu dergisi
(1)
türkiyelilik
(1)
türkçülük
(1)
uhud
(1)
utopia
(1)
vahdet
(1)
vallahi dertten
(1)
varoluş
(1)
veda ve yolcular
(1)
vitali hakko
(1)
yenilgi
(1)
yenilgiye ağıt
(1)
yeşilçam
(1)
yılbaşı
(1)
zaman
(1)
zorla laik
(1)
âşık olmak
(1)
çarşaf açılımı
(1)
çağdaş dindarlık
(1)
çocukluğun mahalleleri
(1)
ölüm korkusu
(1)
ölümsüzlük
(1)
ömer faruk darendeli
(1)
öss
(1)
öss vasıtaları
(1)
öteki mahalle
(1)
özkan erdem
(1)
ümmet
(1)
ütopya
(1)
Şems-i Tebrizî
(1)
şeriata uygun günah
(1)
şeyh-i ekber
(1)
şiir dili
(1)
şinasi
(1)
şişmanlık
(1)
