9 Aralık 2010 Perşembe

Barok Dindarlık

DÜCANE CÜNDİOĞLU

— "Signore Modernista!"

Bertolucci'nin Novecento (1976) adlı başyapıtından aklımda kalan en çarpıcı repliklerden biridir bu!

— "Bay Modern!"

İnsanın alışkanlıklarından kurtulması ne de güçtür.

Bir kere ezbere, sözlü aktarıma alışmışsanız, aslâ sözün yazılmasından hoşlanmazsınız. Yazarken kamış ve hokka kullanıyorsanız, daktilolardan nefret edersiniz, gün gelip parmaklarınız daktilo tuşlarında gezinmeye başlamasın, bu sefer bilgisayar klavyesine tahammül edemezsiniz.

Her defasında yenilik sizi rahatsız edecektir. Yenilik, yani şimdi.

Muhafazakârlığın en büyük açmazı budur. Muhafazakâr bilinç, elindekilere sımsıkı sarılır ve yeni olan her şeyden rahatsız olur. Çünkü o yenilikleri ve değişiklikleri algılayacak ve bu algının süratiyle başedecek enerjiden yoksundur.

Ah nerede o eski zamanlar!

Düşünce geçmişten güç almak yerine bir çırpıda geçmişi kutsamaya (nostaljiye) evrilir. Eskinin görece kıymeti —hiç de farkında olunmaksızın- 'alışkanlık'la ölçülmeye başlar. Geçmiş ister istemez eleştiriden uzak tutulur; "ya hep, ya hiç"in mantığı alır götürür kitleleri.

Ceddin deden, neslin baban.... surlar dövülür. Yeni-Çeri bile eskir. Eskidiği için de değerlenir.

Şimdi gün ışığı kadar ürkütücüdür. Geçmiş ise anarahmi kadar huzur verici.

Bay Modern'in sevimsizliği yabancı olmasındandır. Sükûneti bozar çünkü. [Almanca'daki 'Gast' (misafir) sözcüğünün asırlar önce bir diğer anlamının da 'Feind' (düşman) olması bir tesadüf müdür?]

Yabancılardan hep korkmuştur insanoğlu. Yeniden, Yenilikten. Şimdi'den.


* * *
Endüstri devriminin sonuçları Avrupa'yı en derin çelişkileriyle yüzyüze getirmişti.

20. yüzyılın Kayzerlere de, Çarlara da, Sultanlara da ihtiyacı yoktu; onların yerini Führerler, Duçeler, Ebedî Şefler almıştı.

Ne zaman insanın ve/veya toplumun güven hissi zedelenirse otoritenin demir yumruğu o an sevimli gelmeye başlar. Korku dağ gibi yürekleri eritir, onları kuzu gibi uysallaştırır.

Derken, insan haysiyeti uzun süre korkuya dayanamaz. Nefes alamaz çünkü. Özgür olmak ister. Bu yüzden de isyan eder. Devirir. Önüne gelen ne varsa yıkar, herşeyin altını üstüne getirir. Aşırı güven özgürlüğe hasret bırakır insanı. Acziyet ve korku ise otoriteye.

Bu salınım arasında insanlık tarihi yazılır. Bir yanda korkuya tahammül edemeyenler nezdinde haklılık kazanan kudret ve kuvvet, öte yanda meşrû gücün sultasından gına getirenler nezdinde özgürlük.

Klasik-Barok karşıtlığının temelinde de bu çelişki vardır.

Düzen ve nizam yeknesaklaşmaya görsün, yıkılması kaçınılmazdır. Kaos mu, kriz mi sardı ortalığı, kozmosun ihtişamı o an bir mesih suretinde tecessüm ediverir. Nizam ve intizamın heybeti.

Her türlü sulta'nın, otorite'nin vaadi nizam ve intizamdır, meşruiyeti ise korku ve acziyet. İstikameti ise geçmişedir. Güç geçmişte olduğu için. Muhafazakârlık özü gereği geçmişe kaçar. Korumak ister. Anılarını ve gücünü. Değilse, oları yeniden elde etmek ister. Korunmak ister çünkü.

Özgürlük ise güçsüzlükten değil, bilakis güçten kaçışın adıdır.

Nereye? Geleceğe. Özgürlük şimdi'den kaçışın başka bir formu.

Türkiye'de sağ geçmişe, sol ise geleceğe kaçmaktan hoşlanır. Çünkü ikisi de şimdi'den korkar. İki tarafın da en büyük düşmanıdır Bay Modern.


* * *
İtalya tarihinin çelişkilerini okumak bakımından Bertolucci'nin Novecento'su kadar şiddetle tavsiye edebileceğim bir diğer film de Visconti'nin Leopar'ı (1963).

İkincisi bir soylunun gözünden İtalya.

Sabrı olanlar seyretsinler, bilhassa modernliğin özünün ve dinamiklerinin ülkeden ülkeye nasıl çeşitlenebileceğini görmek isteyenler...

Yorumlamak için yorulsunlar.


* * *
Türkiye'de din üzerinden kendini konumlayan bir siyasî hareketin 40 yıl boyunca kitlerere vaadini ifade etmek için seçtiği isimlerin ortak paydasının ne olduğunu hiç düşündünüz mü?

Neymiş o isimler, hatırlayalım:

— Nizam, Selamet, Refah, Fazilet, Saadet...

Bu dört kelimenin dördünün de ortak anlamı şudur: emniyet, yani güvenlik. Karşıtıysa malum. Korku.

Dine bağlılık, zorunlu olarak yasalara bağlılığı gerektirir. Nizam ve intizam isteğini.

Bu kavramların toplumsal karşılıklarının hiçbiri burada ve şimdi mevcut değildir. Nizam mı arıyorsunuz, geçmiş'e. Selâmet mi, refah mı, fazilet mi, saadet mi istiyorsunuz, yine mazi'ye! (Lider mi arıyorsunuz, yine geçmişe!)

Peki ya 'şimdi'?

Şimdi başkalarınca ele geçirilmiştir. Bize ait değildir. Ötekidir. Değiştirilmesi gerekir. Hiç değilse geçmişle irtibatlandırılmak zorundadır.

Gelecek, ancak şimdi'nin üstünden atlanabilirse mümkündür, yani sıçranabilirse.

Dindarlık ve muhafazakarlık son iki asırdır geleceğe yürüyemedi, sadece sıçramak istedi.


* * *
Şimdi'den mahrum bir dindarlıktı bu! Burada değildi. Geçmişte yaşayan ve geleceğin aynasında geçmişini görmek isteyen bir muhafazakarlık... Her ne pahasına olursa olsun güven arayan ve ne yazık ki bu zaafı sebebiyle Batılılaşma öcüsüyle modernlikten uzak tutulması kolay olan bir dindarlık...

Artık bugün yeni yeni şimdi'nin dindarlığı kendini göstermeye başlıyor.

Şimdi ve burada varolmaya karar vermiş görünen bir dindarlık bu seferki.

Geleceğe sıçramak değil, yürümek, belki koşmak isteyen bir dindarlık.

"Signore Modernista!" diye suçlanacak bir dindarlık.


* * *
Şimdi'nin dindarlığında etkin unsur artık toplum değil, birey olacak.

İtaatten çok isyanı, uyumdan çok ayrıksılığı, düzenden çok düzensizliği seçmek zorunda kalacak. Bu nedenle de nizam, selamet, refah, fazilet ve saadet vaadlerinin yerine burada ve şimdi'yi talep edecek...

Klasik formların baydığı ruhları besleyecek barok bir dindarlık bu...

Çizgisel değil gölgesel... en-boy değil derinlik... tektonik değil atektonik... Uyumlu değil, uyumsuz.

Tanrı'nın işaretlerini artık tarlalarda, bahçelerde, çiçek ve böceklerde değil, caddelerde, metrolarda, mağazalarda, konserlerde, stadyumlarda da görmek isteyecek bir dindarlık bu.

Görmüyor musunuz, Tanrı artık şehirde! Hem de şimdi, şu anda, ve burada.

Biraz dikkat ediniz görürsünüz; biraz kulak kabartınız duyarsınız. Korkmayın uzatın elinizi, hemen dokunursunuz.

Geçmişin değil, bugünün tanrısı.

Hissetmiyor musunuz, yanıbaşınızda.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

"Mahalle"nin Ferisileri

ATİLLA FİKRİ ERGUN

15 sene İslamcı camia içerisinde bulunmuş birisi olarak bu yazıda sizlere Ferisileri anlatacağım; “mahalle”nin Radikal Ferisilerini, yani klasik İslamcıları…

İsa’nın peygamberliği döneminde Yahudiler çeşitli dinsel gruplara ayrılmış bulunuyorlardı ki, bunların arasında dört grup ön plana çıkar: Ferisiler, Sadukiler, Zelotlar ve Esseniler. En radikal grup Ferisilerdir ve Kudüs’te söylem iktidarı bunların elindedir. Nassı en katı biçimde kabul eder ve uygularlar, aykırı görüş beyan edenlere yaptırımda bulunurlar, bunun yanı sıra Süleyman Mabedi üzerinden rant elde eder, malı götürürler. Eğitim metotları salt teolojiye ve fıkha dayanır, sabahtan akşama kadar Tevrat okurlar, teferruatla dolu tefsir çalışmaları yaparlar; dolayısıyla ahlaki yönleri zayıftır, insani değerlerden yoksundurlar. Zihinlerindeki Allah tasavvuru totaliterdir. Müstebit bir Tanrı tasavvuruna sahip oldukları için insan ilişkileri de hegemonik bir karaktere sahiptir. Günah işlemezler, hata yapmazlar, Tanrı’nın muradını sadece onlar bilirler, dolayısıyla daima haklıdırlar. Bu kendinden emin, ancak bir o kadar da örümcek kafalı dindarlar(!), kelimenin tam anlamıyla “dini fanatizm”in Kudüs’teki temsilcileriydi. Bu nedenledir ki, İsa’nın “yoksulların saltanatı” anlamına gelen Tanrı’nın egemenliğini tesis etme mücadelesine en fazla karşı çıkanlar bunlar olmuştu. Nitekim İncil’e bakıldığında İsa’nın en çok bunlarla mücadele ettiği görülür.

Tarih göstermiştir ki, insanlık ailesinin tüm şerefli mensupları statükoya muhalefet etmiş, yeniliğin savunucusu olmuş, muharref geleneği taşlamış, adalet ve eşitlik mücadelesi vermiş, bu tutum ve davranışlarıyla yaşadıkları toplumu onurlandırmış, buna mukabil kendilerine düşmanca davranılmış, yurtlarından sürülmüş, ölüme mahkûm edilmişlerdir. İsa’nın Kudüs’e seslenişi bunu en güzel şekilde ifade eder: “Ey Kudüs! Sen, sana gönderilen peygamberleri öldüren, onları taşlayan Kudüs…” (Matta: 23: 37). Nitekim Mekke aristokrasisi de zengin, para putuna tapıcı, yobaz, örümcek kafalı dindarlardan(!) müteşekkildi. Varaka’nın risalet görevi sırasında peygambere karşılaşacağını haber verdiği olaylar, bize bu konudaki sünnetullah (Allah'ın sünneti, kanunu, tarih içerisindeki davranış tarzı -ki, sebep-sonuç ilişkileri doğrultusunda vuku bulan hadiseleri içerir-) hakkında bilgi verir. Evrensel değerler içeren mesajlar, sermaye, siyaset ve resmi dinden oluşan statükonun, muharref geleneğin ve yozlaşan toplumsal yapının ilgasını da beraberinde zorunlu kıldığı için, parayı, yönetimi ve uyuşturucu haline dönüştürülen dinsel söylem iktidarını ellerinde tutanlar ve toplumun bu güruha tabi olan kesimi için devamlı surette tehlike arz etmiştir (6/34).

Bugüne ve “mahalle”ye gelecek olursak: Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, İsa’nın peygamberliği döneminde Kudüs, Muhammed’in peygamberliği döneminde de Mekke ne ise, bugün için “mahalle” de odur. Burası din adına söz söyleme hakkını yalnızca kendilerinde gören, klişeleşmiş söylemlerin ötesine geçemeyen, genellikle zengin, ihale kapabilmek, milletten topladıkları paralarla sefasını sürecekleri vakıf-dernek binaları için ruhsat alabilmek ve üç-beş kültür merkezinde yürüttükleri içi boş faaliyetleri sürdürebilmek için iktidara yakın duran, maslahat gereği mal-mülk konularına girmeyen, yobaz, manevi-ahlaki yönü çökmüş klasik dindarların toplandığı bir “mahalle”dir. Zira belli başlı vakıf ve dernekler, yardım kuruluşları, dergiler ve yayınevleri genellikle bu “mahalle”dedir.

28 Şubat’ta sırra kadem basan, AKP iktidarı ile birlikte yeniden piyasaya çıkan ve deveyi hamuduyla götüren bu dindarlar(!) son dönemde bir hayli telaşlı. Zira İslamcı camiada köhne söylemleri yerle bir eden yeni bir ses yankılanıyor. Söylem iktidarı elden gidiyor, zemin kayıyor, taban dağılıyor. Bu nedenledir ki, İslamcı camia son dönemde “din elden gidiyor” diyerek yoğun bir linç kampanyası yürütüyor. Hedef adaletçi ve eşitlikçi söylemiyle öne çıkan İslam’ın -kendi içinde- sol yorumu. Saldırılar İhsan Eliaçık’ın şahsında yoğunlaşmakla birlikte, onun gibi düşünen geniş bir kitleyi de içine alıyor.

İlginçtir ki, yıllar önce radikal söylemlerle vitrine çıkan bu Ferisiler, bugün Ortodoksluğu savunuyorlar. Nitekim İsa’nın mesajına karşı çıkan, onu etkisizleştirmek isteyen ve sonunda da çarmıha geren Ferisiler, Ortodoks Yahudiliğin bel kemiğini teşkil ediyorlardı. Bugün yaşanan fiili durum itibariyle İslamcı camia tıpkı Ferisiler gibi. “Mahalle”nin Ferisileri için bu mücadele hayat-memat meselesi. Zira klasik İslamcılar, sahip oldukları düşüncenin ve daha önce ortaya koydukları söylemin iflasını ilan eden yeni bir düşünceyle, yeni bir ruhla karşı karşıya. Hal böyle olunca seviyesiz eleştiriler, hakaret, karalama ve tekfir kampanyaları kaçınılmaz. Bugünlerde 20. yılını dolduran bir derginin haber sitesinde -ki, 2008 yılında internet sitesinin laikçiler tarafından çökertilmesi üzerine bu dergiyi savunan bir yazı yazmıştım- ve onun “çömezi” durumundaki isimleri anılmaya değer olmayan sitelerde bu linç kampanyasının çirkinliğini bütün çıplaklığıyla görmek mümkün. Ancak daha da ilginç olanı, yakından tanıdığımız, ayda 750 TL’ye talim eden, daha düne kadar “sigortamı ödemediler” diye feryad-ı figan eden garibanların dahi hakkımızda eleştirel yazılar yazmaları.

Pek tabii bu anlaşılabilir bir durum. Zira ilk bakışta sistem karşıtı gibi görünen, ancak sahip oldukları konumu ve söylem iktidarını yitirmemek için sistemle kısmen de olsa uzlaşan Radikal Ferisiler, kapitalist sistemin ve “Mamonist Mü’minler”in(!) karşısına dikilen bu adaletçi, eşitlikçi ve özgürlükçü söylem karşısında mecburen Ortodoksluğa sığınmak zorunda kaldılar. Tarihe, hayata ve sokaktaki yangına ezen-ezilen mücadelesi ekseninde bakmak, mal-mülk hırsının İslamcıları perişan ettiğini söylemek, az veren yoksulu övmek, çok veren zengine değer atfetmemek ve toplumun sorunlarını umursamayan “mahalle”nin Ferisilerini suçlamak doğal olarak “din mafyası”nı çileden çıkardı. Hal böyle olunca İslamcı (Ferisi), yağmurdan kaçarken doluya tutuldu. 28 Şubat'ın şokunu uzun süre atlatamayan İslamcıların büyük çoğunluğu bugün kapitalist bir yaşam sürüyor. Bugün gelinen son nokta itibariyle sistem, 60’lı yıllarda tercüme faaliyetleriyle başlayan “İslami uyanış süreci”nin meyvelerini AKP eliyle toplayarak durumu kendi lehine çevirmeyi başarmış görünüyor. Bir başka ifadeyle, hiçbir zaman gerçek anlamda İslami bir hareket ortaya koyamayan ve sıfırı tüketen klasik İslamcılar, statülerini koruma düşüncesi içinde bükemedikleri bileği öptüler ve hükümete destek vererek 35-40 senedir yapılan çalışmaların kazanımlarını kendi elleriyle heba etmeyi başardılar.

Yeri gelmişken iktidarla yakınlaşmanın -ya da uzlaşmanın- ne gibi sonuçlara yol açabileceğini yakın tarihte yaşanan bir örnekle izah etmeye çalışalım. 23 Temmuz 1952'de Mısır'da iktidarı ele geçiren Nasır yönetimi, 16 Ocak 1953'te bütün partilerin resmen feshedildiğini açıkladı. Zira rejimin ulaşmayı planladığı hedefler karşısında hiçbir muhalif sesin yükselmemesi gerekiyordu. Ancak İhvan-ı Müslimîn örgütü (İhvan, o tarihte parti değil sadece bir örgüttü) bundan muaf tutuldu. Çünkü Nasır, gerekli halk desteğini, ihtilali kendilerine ait gören İhvan-ı Müslimin'den alıyordu. Dereyi görmeden paçaları sıvayan İhvan, ihtilalin hemen ardından 8 maddelik bir program belirledi. Ancak balayı kısa sürdü. Nasır yönetimi, geride kalan iki sene içerisinde kendini İhvan'ın desteğine ihtiyaç duymayacak şekilde tahkim etmişti. Yaşanan birkaç olaydan sonra, 26 Ekim 1954'te Nasır'ın İskenderiye'de yaptığı bir konuşma sırasında, polisin tahrik ettiği İhvan üyelerinden birinin silahlı saldırısına uğraması, Müslüman Kardeşler için büyük bir felaketle sonuçlandı. İhvan'ın örgüt merkezleri ateşe verildi, önde gelen liderleri tutuklanıp hapse atıldı ve işkenceden geçirildi. Rejim kısa zamanda bütün halkı İhvan aleyhine kışkırtmayı başarmıştı. 9 Aralık 1954'te İhvan liderlerinden altısı idam sehpasında can verirken, binlerce İhvan üyesi de zindanlarda çürümeye terk edildi. Üstad Seyyid Kutup'un, “Yoldaki İşaretler”i zindanla ilk olarak tanıştığı bu süreçte kaleme almaya başladığını da hatırlatmış olalım. Zira Kutup, 1952 devriminin öncesi ve sonrasında İhvan-ı Müslimîn'le Hür Subaylar arasında yaşanan balayı döneminde, muntazam olarak Nasır'la görüşmelerde bulunuyordu. (Daha geniş bilgi için bkz. Gılles Kepel; Peygamber ve Firavun - Roger Garaudy; Entegrizm)

Görünürde ahiret ameli işleyen, aslında dünyayı talep eden (sekülerleşen), sahip olduğu imkânlar dâhilinde her köşe başına kurulup “dini fanatizm” icra eden ve bundan haz duyan bu küçük ama etkili zümre, kapitalist sistemin toplumu perişan etmesine rağmen kendi halinden memnun. İşte gerçek anlamda Muvahhid olmakla, menfaatleri uğruna her telden çalmak, üç kuruşluk menfaat uğruna dün Radikal bugün Ortodoks olmak, hepsiden de önemlisi dinden geçinmek arasındaki küçük fark budur! Günümüzün Ferisileri mal-mülk konularını maslahat gereği gündeme getirmeyerek Kur’an’ın aydınlığına doğru yürüye dursunlar, taban yavaş yavaş sağırlarla işitenlerin, dillerini yutanlarla gerçeği seslendirenlerin, körlerle basiret sahibi olanların farkına varıyor.

Peki, “mahalle”nin Ferisileri neye inanıyor? Klasik dindar zihin, kurtuluşu yeryüzünde insan eliyle gerçekleştirmek isteyen -dünyayı cennete çevirecek- bir İslam’a değil, kulluk-kölelik nizamı öngören bir İslam’a inanır. Çürük bir teoriye sahip olduğu için ortaya koyabileceği alternatif bir modeli yoktur. Dolayısıyla ne doğru-derinlikli bir düşüncesi ve ne de sağlıklı bir pratiği vardır. Ferisinin dini tam anlamıyla şekilden ve söylemden ibarettir. Onun inandığı İslam, topluma “kurtuluş” değil, “yeni bir zulüm düzeni” vaad eder. Sabahtan akşama kadar klavye başında çalakalem yazıp çizerek Ergenekon’dan, Filistin’den ve başörtüsünden söz eden fikri ve siyasi kadro, sokakta yaşananlardan habersizdir. Oysa sorun, dün olduğu gibi bugün de ekmek ve ahlak sorunudur. Ancak ne var ki, sokakta yaşanan fiili duruma rağmen her şey Filistin, başörtüsü sorunu ve Ergenekon’a endekslenmiştir: “Kudüs bizimdir bizim kalacak… Patagonya’da 2785’inci başörtüsü eylemi(!)… Bize zulmetmeyin… Ergenekon tasfiye edilmelidir…” Radikal Ferisinin bütün söylemi bundan ibarettir. Filistin’i kurtarır, başörtüsü zulmüne karşı direnir, Ergenekon’a meydan okur; lakin ne hikmetse açlara, yoksullara, işsizlere zırnık koklatmaz. Zira onun dini fakir-fukarayla meşgul olmaz. Hâlbuki sağlam iktisadi temellerden ve ahlaki altyapıdan yoksun bir biçimde sağlıklı bir üst yapı meydana getirmek mümkün değildir.

Nitekim ilk inen beş ayete (96/1-5) baktığımızda, ekonomik ve siyasi gücü ellerinde bulunduran üç-beş tefeci bezirgânın halkı sömürdüğü, ahlaki yapısı çürümüş bir toplumda Kur’an’ın öncelikle “Rab” kavramından, insanın yaratılışından, okumaktan, kalemden ve Rabb’in “en büyük kerem sahibi” oluşundan söz ettiğini görürüz. Niçin Kur’an ilk olarak bu kavramlardan söz etmektedir? Kısaca özetlersek; “Rabbuke’l-Ekrem”, cahiliyenin ekonomik, siyasi ve sosyal yapısına vurulan en büyük darbedir. Zira her şeyin sahibi olan Kerim bir Allah tasavvuru, her alanda tekel oluşturan üç-beş tefeci bezirgânın iktidarını, halkın sömürüldüğü ve sınıflara ayrıldığı sosyal bir yapıyı gayri meşru kılar. Bu nedenledir ki, peygamberlerin ortak mesajı, tarihin her döneminde toplumların genelini teşkil eden mustaz’aflar için umut kaynağı olmuştur. Bugün ise masa başı çalışmalarının, ev sohbetlerinin, seminerlerin ve mezarlıkların kitabına dönüştürülen Kerim Kitab, yaşadığımız topluma hiçbir şey vaad etmiyor; zira klasik dindar zihin, kitabı gereği gibi güncelleştir(e)miyor, tüm peygamberlerin “kamu merkezli”, dolayısıyla “yoksulların saltanatı”nı öngören ortak mesajını ezilen kitlelerin önüne bir umut ışığı olarak koyamıyor, suda yaşadığı halde suyu inkâr eden balıklar misali toplumun bugün yaşadığı sorunları kendi sorunları olarak görmüyor.

Hal böyle iken “mahalle”nin Ferisileri, ekonomik sıkıntıların doğurduğu bunalımların içinden çıkamayan, evine götürecek ekmek bulamayan, kapitalist sistemin boyunlarına doladığı zincirlerden kurtulamayan insanlara “Tevhid mesajı” vererek “İhvan İslamcılığı”nın tipik bir örneğini sergiliyorlar. Tamamen politize olmuş, üstelik 28 Şubat’tan sonra politik kimlik değiştirmiş olan bu zat-ı muhteremler, ne tür somut çözüm önerileri bulunduğunu sorduğumuzda, Mısır’da İhvan’ın Hür Subaylar’a vermiş olduğu cevabı veriyorlar: "Çözüm Kur'an ve Sünnet'tir, işbaşına gelirsek görürsünüz!" Öyle ya şeriat gelecek, vahşet bitecek(!) Bu sloganik, dolayısıyla izaha muhtaç yuvarlak ifadeler, Radikal Ferisilerin fikri açıdan ne denli yetersiz olduğunu ortaya koyuyor. Şeriat nedir, vahşet nedir, şeriat nasıl gelecektir, niçin şeriat geldiğinde vahşet bitecektir, şeriatın gelmesiyle vahşetin bitecek olması arasında nasıl bir ilişki vardır; yoksa “şeriat” adı altında “yeni bir vahşet senaryosu” mu sahneye konulacaktır, bütün bunlar izaha muhtaçtır ve geniş çerçevede açıklanmaları gerekir. Ancak ne var ki, klasik İslamcılar sloganlarının içini dahi doldurmaktan aciz görünüyorlar. Dolayısıyla realiteden kopuk yaşayan bu güruh, hayatın içinden değil, kendi hayal âleminden konuşuyor.

Hal böyle olunca klasik İslamcılara kapitalist, bize de komünist(!) olmak düştü. “Dikkat edin! Sola kayıyoruz. Hooop beyler ne oluyor?” Bu noktada Ferisilerin bir başka tutuculuğuyla daha karşılaşıyoruz. Klasik İslamcılar düşünceyi, dolayısıyla aklı ve vicdanı coğrafyalara bölerek, insanlığın ortak birikimine sırt çevirdiler. Batı düşüncesine ve Yunan felsefesine düşmanlığı temel karakteristik haline getiren kerameti kendinden menkul bu zat-ı muhteremlerin skolastik okumalarla örümcek yuvasına dönmüş olan zihinleri tüm doğrulara kapalı. Ancak aynı tiplerin ev sohbetlerinde, seminerlerde, sempozyumlarda, şurada burada “Hikmet, Müslüman’ın yitiğidir; nerede bulsa onu alır” hadisini dillerine doladıklarını görürsünüz. Kaldı ki, tarihte hiçbir zaman Doğu’dan ayrı bir Batı, Batı’dan ayrı bir Doğu olmamıştır. Tüm doğrular insanlık ailesinin ortak malıdır ve biz, İslam nokta-i nazarından hareketle bu ortak doğrulardan azami oranda faydalanırız.

“Solcu, sosyalist, komünist oldunuz, dinden çıktınız, önce Kur’an’a iman edin” ithamlarına gelince: Eğer biz dinden çıktıysak -ki, gerçekten de bu güruhun dininden çıkmış bulunuyoruz- iyi yaptık; çünkü siz kapitalist olup dinden çıktığınızda hiç kimse bunu fark etmemişti. Kariyerizm, konformizm ve mamonizm (para-perestlik) sizi helak etti. Modern Ferisiler oldunuz, kitap yüklü merkeplerden hiçbir farkınız kalmadı. “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşıyamayanların durumu sırtında koca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir...” (62/5). Siz de Kur’an’ın yükü ile onurlandırılmışken bu yükü taşıyamadınız. Eşekleşme illetine yakalandınız, zillete duçar oldunuz. İnandığınız din uyuşturucudan ibaret. Okuduğunuz kitaplar, yaptığınız dersler, düzenlediğiniz seminerler, “Falanca bey”in söyledikleri, bir araya gelişleriniz, yazdıklarınız-çizdikleriniz, Saraçhane parkında 50-60 kişiyle bağırıp çağırarak yerine getirdiğiniz sözde şahitliğiniz sizi hayattan kopardı. Eşitliği, adaleti, özgürlüğü, emniyeti ahirete ertelediniz. Din, sizin elinizde hakkında devamlı surette konuşulan, laf üretilen, rant elde edilen bir meta haline geldi. Sokaktaki yangını, evlere ekmek götüremeyen babaları, sömürülen işçileri, fakiri-fukarayı görmediniz, gözlerinizi hakikate kapadınız. Skolastik okumalarınızı sohbet ortamlarında birbirinize aktararak tatmin oldunuz. Kendiniz çalıp kendiniz oynadınız.

Dahası bugüne kadar şefaatten vahy-i gayri metluva, sistem içi araçların meşruiyetinden oligarşik despotizme, cunta baskısından modernizmin çürütücü etkilerine, vahiyle hayatı inşa etmekten ilkeli-şahsiyetli Kur’an nesline kadar her şeyi konuştunuz, söylediniz, yazdınız, çizdiniz; lakin ne hikmetse birbirinize “aç mısın-tok musun” diye sormadınız, zengin-fakir ayrımını gündeme getirmediniz, üstelik bunu gidermek için hiçbir şey yapmadınız. Kısacası bugüne kadar hep çıplaktınız. Nihayet sokağın vicdanı çıktı “Kral çıplak” dedi; sarsıldınız, “duman” oldunuz. Örgütün, cemaatin, paranın gücüne inandığınız için hakkın gücünü, haklı olan sözün gücünü hesaba katmadınız. 21. yüzyılda bundan daha başka nasıl eşekleşilebilir?

Madem Ferisilerden söz ettik, o halde İsa’nın sözleriyle bitirelim:

“Vay halinize dinsel yorumcular ve Ferisiler. İkiyüzlüler! Göklerin hükümranlığını insanların yüzüne kapatıyorsunuz. Kendiniz girmiyorsunuz, girmek isteyenleri de bırakmıyorsunuz.

Vay halinize dinsel yorumcular ve Ferisiler. İkiyüzlüler! Denizde karada dolaşarak tek kişiyi olsun yolunuza çekmek için didiniyorsunuz. Bunu sağlayınca da onu kendinizden iki kat cehennem çocuğu durumuna düşürüyorsunuz.

Vay halinize dinsel yorumcular ve Ferisiler. İkiyüzlüler! Nanenin, anasonun, kimyonun ondalığını ödersiniz. Ama ruhsal yasanın üstün önem taşıyan konularını ihmal edersiniz: Adaleti, acımayı, içten bağlılığı… Asıl ondalık vermeyi ihmal etmeden bunları yerine getirmeniz gerekirdi. Ey kör kılavuzlar! Sudan sivrisineği süzer ayırır, öte yandan da deveyi yutarsınız.

Vay halinize dinsel yorumcular ve Ferisiler. İkiyüzlüler! Bardağın, çanağın dışını temizlersiniz, oysa bunların içi soygunculukla, bencil isteklerle doludur. Kör Ferisi! İlkin bardağın içini temizle ki, dışı da temizlenmiş olsun.

Vay halinize dinsel yorumcular ve Ferisiler. İkiyüzlüler! Siz badanalı gömütlere benziyorsunuz. Bunlar dıştan parlak görünür, ama içleri ölü kemikleriyle ve her tür iğrençlikle doludur. Sizler de bunlar gibi dıştan insanlara doğru görünürsünüz, ama içten ikiyüzlülükle ve kötülükle dolusunuz.”

“Sizi yılanlar, engerekler soyu! Cehennem yargısından nasıl kaçıp kurtulacaksınız? İşte bu nedenle size peygamberler, bilginler, eğitmenler gönderiyorum. Bunların içinden bazılarını öldüreceksiniz ve çarmıha çakacaksınız. Yine bazılarını sinagoglarınızda kamçılayacaksınız, kentten kente onlara saldıracaksınız. Böylece, yeryüzünde akıtılan her doğru kişinin kanı elinize bulaşmış olacak…” (İncil, Matta: 23: 13-15, 23-28, 33-35)

Esenlikle…

25 Mart 2010 Perşembe

Tasavvuf: Derviş ruhu mu yeni kitle imha silahı mı?

DOÇ. DR. MUSTAFA TEKİN

Tasavvuf, sadece İslam’ın değil, bir çok dinlerin “gönül” ve “mistik” boyutlu tecrübelerini ifade etmesi açısından evrensel bir görünüm arz etmektedir. Ancak tabii ki İslam’ın kendi tarihsel tecrübesi içinde, tasavvufın kendisine özel bir doğuşu ve gelişimi söz konusudur ve bu uzun soluklu araştırmaların konusu olarak ortaya çıkar. Tasavvuf, tamamen dışsallaştırılmış, zahirileştirilmiş dinsel deneyimlerin otomatlığı karşısında, “içsel” olanın sıcaklığını hissettirmesi bağlamında dengeleyici bir unsur olarak da görülebilir. Fakat bu otomatlığa, mekanikliğe düşmeyelim derken, “içsel tecrübe”nin, “batın”ın, batıniliğe doğru kayması, geçmişte olduğu gibi günümüzde de önemli bir problemdir ve günümüzün postmodern yönelimleriyle örtüşmektedir. Dolayısıyla tasavvufi söylem ve batınilik arasındaki ince çizginin ayırt edilmemesi, son kertede postmodernliğe tasavvufi söylem içerisinde yaşam alanı açabilmektedir.

Aslında bu konuyu sorunsallaştırmam; gerek dünya ölçeğinde gerekse Türkiye’de tasavvufa olan yönelimlerin karakteristikleridir. Birinci dikkati çeken husus; bilhassa Amerika ve Avrupa’da gerek müslüman olanların gerekse olmayanların özellikle Mevlâna merkezli tasavvufa yönelimleri. Bu yönelimi, Batı’da konuşulan insan ve toplumun ölümü gibi hayati sorunlar karşısında bir arayışı; yanı sıra Aydınlanma’nın katı rasyonel eğilimlerinin Batı toplumlarını bıraktığı çıkmaz sokak için bir açılım elde etme olarak okumak mümkündür. Fakat bu arayış ve açılım çabalarının, seküler düşünce ve eğilimlere tasavvufi söylem içerisinde “yer edindirme” teşebbüslerine dönüşmesi, batıniliği çağdaş formları içinde yeniden hortlatmaktadır. İşin gerçeği özgürlükçü ve açılımcı bir aromayla yurtiçinde de dolaşıma sokulan bu söylem ve pratikler, Elif Şafak ve Orhan Pamuk gibi yazarların romanlarıyla kültürün içine yerleşmeye çalışmakta; muhafazakarlar başta olmak üzere ezilmiş ve bastırılmışların gönüllerini okşamaya devam etmektedirler.

İkinci dikkati çeken husus; tasavvufun dinin sınıfsal hale geldiği yeni alanı tanımlıyor; ona bir köprü oluşturuyor görüntüsüne bürünmesidir. Bunu bilhassa yakın zamanlarda kimi medyatik kişilerin tasavvufi yönelimlere sahip oldukları şeklindeki argümanlarda izlemek mümkündür. Burada kimin hangi yönelime sahip olduğu temel problemimiz olmamakla birlikte, tasavvufun yaşam tarzını değiştirmeden, İslami yönelimin yeni alanı haline gelecek biçimde istiap haddinin genişletilmesi söz konusudur. Halbuki bir paradigmadan diğerine dönüşümün ayırtedici çizgisi, yaşam tarzıdır. Bu durumda yeni parola şu olmaktadır: “Bize gel; istediğin gibi yaşa.”

Bunu hiç şüphesiz bizzat bugün bazı tasavvuf ve tarikat liderleri ile takipçilerinin tavırlarında da izlemek mümkündür. Tasavvuf, dünya nimetleriyle ilişkileri asgari seviyeye indirmeyi bir yaşam tarzı olarak benimser. Bunun anlamı; dünyada bir derviş ruhu ve pratiğiyle yaşamaktır. İtalyan marka son moda gözlükler, pahalı ve markalı elbiseler, beş yıldızlı otel ve salonlarda yemek ve tatiller giderek tasavvuf erbabının da içine giren yeni virüsler olarak epey zamandır arz-ı endam ediyorlar. Jet skysine binmiş sakallı tasavvuf erbabının, tasavvufun özenle altını çizdiği sade yaşam ve paylaşıma dair nasıl bir mesaj verdiğini düşüneceğiz? Fakat sosyal sınıfların toplumun bir gerçeği olduğu; buradaki eleştiri konusunun insanların bu tür sınıf aidiyetleri üzerine odaklanmadığını da belirtmeliyiz.

İslam’ın “içsel”, “anlama”ya yönelik bir deneyimlemesi diyebileceğimiz tasavvuf, pasifleşmenin, dünyaya (dünya sorunlarına) karşı ilgisizliğin, konformizmin geniş ve derin ağları içinde yeniden okundukça, kitleleri uyuştururken “islami” etiketi ile garanti sunmaya devam etmektedir. Öte yandan zahirin otomatlığını dengeye getirici işlevi, postmodernizmin ilkelerini batıni yorumun emniyeti altında İslam’ın içine dahil ederken, hem kendisi değişmekte hem de onaylanmış prototipler üretmektedir. Bu prototipler yogadan sağlıklı yaşama, mistik olandan İslami söyleme kadar, Foucaultçu terimle ifade edersek, heterotopik nitelikler taşımakta; senkretik görünümü ise sanki kendi tabiatı gibi meczetmiş görünmektedir. Bugün yeni dini hareketler adı altındaki bir çok oluşumun ortak noktası da “mistik”lik ve “senkretizm” olarak dikkat çekmektedir.

Açıkça belirtmek gerekirse, günümüzde konformizme, müslümanların dünyanın sorunlarına ilgisizliğine karşın tasavvufun temel işlevi; “derviş ruhlu bir yaşam pratiği”ni devreye sokmasıdır. Dünyanın önemli bir kısmının açlık, yoksulluk ve savaşla mücadele ettiği, “insan”ın ölümünün konuşulduğu; ekoloji, çevre ve gıda gibi bir çok tartışma konusunun varoluşsal bir sorunu işaretlediği bir zamanda, bunlara dair “kal” ve “hal” diliyle bir şey söylemeden, sadece sayısal zikir ve tesbih merkezli söylemler ile mistiklik ve büyüsellik, insana ve hayata değmeyen bir tasavvuf dilini inşa etmektedirler. İşte “derviş ruhu ve pratiğiyle yaşamama”nın bir sonucu olarak tasavvufu uyuşturucu ya da kitle imha silahı haline getiren tam da bu noktadır.

Tarihin tekerrürü, Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin kıssalarında çok rahat izlenir. Bu tarih bize, bozulmanın Baudrillard’ın deyişiyle virüsün merkeze taşınmasıyla çok “tanıdık” izlekler üzerinden olabileceğini gösterirken; diğer yandan teolojinin gündelik yaşamla kopmaz bağına işaret eder. Bu durum Şeriati’nin kavramsallaştırmasında “dine karşı din” şeklinde kendine yer bulurken, Marx’ın jargonunda “afyon” kelimesinin hayatı kapsayıcı etkisiyle açıklanır. Bunun arkasından kitlelerin ne ile uyuşturulduğu sorusu ise tamamen teferruat kalacaktır.

18 Mart 2010 Perşembe

İslamcılıkla muhafazakarlığın farkları

Kemalizm’e en büyük ideolojik rakip olan İslâmcılığın serüvenini değerlendiren Prof. Dr. Ayvazoğlu birbirine karıştırılan muhafazakârlıkla temel farklılıklarını sıraladı.

Konuşan: Ali ASLAN

Bir zamanlar hem Hıra Dağı’na hem Tanrıdağı’na hem de Olimpos’a hükmeden ve bu dağların sunduğu aidiyetleri bünyesinde harmanlayan bir imparatorluk, bu üç dağın da yitirilmesiyle sadece coğrafi küçülmeye maruz kalmadı, aynı zamanda amansız bir kimlik krizine de girdi. Bu üç dağın ortasında parçalanan toplum, hangi tarafa bakmalı, hangi tarafa yönelmeliydi? Türkiye’nin genel kimlik manzarasını da göz önünde tutarak, Prof. Dr. Beşir Ayvazoğlu ile son kitabı Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na özelinde, muhafazakârlık ve milliyetçilik üzerine konuştuk. 1953’te Sivas’ın Zara ilçesinde doğan Ayvazoğlu, 1975’te Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü tamamladı. Öğretmenlik, gazete ve dergilerde köşe yazarlığı ve yöneticilik, medya yayın organlarında uzmanlk, kültür sahasında faaliyet gösteren çeşitli kurumlarda kurul üyeliği ve danışmanlık, çeşitli vakıflarda kurucu üyelik yaptı. Halen Türk Edebiyatı dergisinin genel yayın yönetmenliğini yürütüyor ve Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. Şiir, deneme, araştırma, inceleme ve biyografi alanında yayımlanmış ve ödül almış çok sayıda kitabı bulunuyor.

Tanzimat’la birlikte İmparatorluğu çöküşten kurtarmayı ve dağılmakta olan toplumsal düzeni toparlamayı hedefleyen dört rakip düşünce akımı ortaya çıktı: Batıcılık, Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük. Cumhuriyet’in kurulmasıyla önemli bir kırılma yaşayan bu siyasi mücadele ve düşünce zemininde, kurucu Kemalist eliti nereye yerleştirebiliriz? Kemalist elit bu toplumun tarihinde ne tür bir kırılma gerçekleştirdi ya da gerçekleştirmeye çalıştı?

Kemalist elit elbette hüdayinabit değildir. Cumhuriyet’i kuran ve Kemalist ideolojiyi şekillendiren kadronun düşünce dünyası, sözünü ettiğiniz düşünce akımlarının birbirleriyle kıyasıya mücadele ettiği II. Meşrutiyet sonrasındaki serbest tartışma ortamında şekillendi. Kemalist ideoloji unsurlarına ayrılırsa, rejimin şekli dışında -ki arandığı takdirde onun da ipuçları bulunabilir- hepsinin kökleri, Jön Türklerin yazıp çizdiklerinde ve II. Meşrutiyet yıllarındaki tartışmalarda bulunabilir. Bildiğiniz gibi, Balkan Harbi yenilgisi “İttihad-ı Anasır”, dolayısıyla Osmanlıcılık ideolojisini çökertmiş ve Türkçülüğe ivme kazandırmıştı. Arnavut ve Arap isyanları da Panislâmist arayışları, dolayısıyla İslâmcılığı devre dışı bıraktığı için Cumhuriyet sonrasına iki düşünce akımı intikal edebildi: Türkçülük ve Batıcılık. Ancak bütün Türkçülerin Batıcı, bütün Batıcıların Türkçü olmadığını unutmamak gerekir. Mesela Kemalist ideolojinin teşekkülünde fikirleriyle çok ciddi bir rol oynayan Abdullah Cevdet’in aslında sonuna kadar “İttihad-ı Anasır” fikrinde musır olduğu, bu fikrin savunabileceği objektif şartlar ortadan kalkınca Kürtçü harekete katıldığı, yani kendi köklerine döndüğü, bu yüzden dışlandığı unutulmamalıdır. II. Meşrutiyet, Birinci Büyük Harp ve Millî Mücadele, hatta Cumhuriyet’in kuruluş yılları, kafaların çok karışık olduğu, en dik duruşlu görünen aydınların bile zaman zaman şaşırtıcı savruluşlar yaşadıkları yıllardı. Aslında Osmanlıcılık, Batıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük diye kabaca tasnif edilen düşünce akımlarının ara renkleri de vardı ki bunlar yeterince araştırılmamıştır. Mesela Türkçü-İslâmcılar vardı; bunlardan Mehmed Âkif’in çok sevdiği ve ümit bağladığı bir aydın olan Şemseddin Günaltay, Cumhuriyet yıllarında Türk Tarih Tezi’nin radikal yapıcılarından biri oldu. Âkif’in de Millî Mücadele yıllarında yazdığı şiirlerde hemen fark edilen “Türkçü” bir vurgu vardı. Ziya Gökalp ise Kemalizm’in oluşmasında çok ciddi katkıları bulunduğu ve görüşlerini bir hayli revize ettiği halde, aslında Abdullah Cevdet gibi dışlanan bir düşünürdü. Esasen Abdullah Cevdet de Ziya Gökalp da Yusuf Akçura da, dini sosyal hayatın vazgeçilmez bir realitesi, birleştirici bir unsuru olarak görüyor ve hilâfet kurumunun devamını istiyorlardı. Cumhuriyet eliti, Gökalp’ın “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde özetlediği projesinin “İslâmlaşmak” bölümünden hiç hazzetmemiş; İslâm’a bakışta, beslendikleri bu ana damarlardan radikal bir biçimde kopmuşlardı. Hilafetin ilgası, medreselerin ve tekkelerin kapatılması, bu kurumlar vasıtasıyla devam ettirilen ve gelecek nesillere aktarılan geleneğin ve kültürün aktarımını engelleme amacını taşıyor, pozitivizmi topluma bir çeşit “din” olarak dayatıyordu. Harf devrimi bu ameliyenin son noktasıdır. Böylece genç Cumhuriyet’in sadece Osmanlı tarihi ve kültürüyle değil, bütün bir medeniyetle bağlantısı kesildi. Bu ciddi bir kırılmadır ve bizi içinden geldiğimiz tarih ve medeniyet karşısında herhangi bir yabancının konumuna düşürmüştür.

Batıcılık, Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük, Kemalizm ve daha sonra mücadeleye dâhil olan sosyalist hareket, aynı zamanda birer medeniyet projeleriydi. Bu düşünce akımlarından devlete hâkim olan Kemalizm nasıl bir birey, vatan ve toplum tasavvur ediyor?

Bu sorunuzu, aslında birçok Kemalizm bulunduğunu belirttikten sonra, 1930’larda şekillenen versiyonundan söz ederek cevaplandırmak isterim. Bu yıllarda Recep Peker isminin çok önemli olduğunu hatırlatmaya gerek var mı? 1931’de Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF)’nın genel sekreterliğine tayin edilen Recep Peker’in 1933’te Ülkü dergisinde yayımlanmış “Disiplinli Hürriyet” başlıklı bir yazısı vardır. “Kutup cümudiyelerinde, yani buzullarında birbirini yiyen hür(!) foklar var; Alaska’da birbirini yiyen hür ak ayılar var” cümlesiyle başlar. Demek istiyor ki, sizin hürriyet dediğiniz aslında kargaşadan, anarşiden başka bir şey değildir; eğer insanlar zapturapt altına alınmazlarsa kutuplardaki buzullarda yaşayan foklarla Alaska’daki beyaz ayılar gibi birbirlerini yerler. “Sonra medenî şehirlerde demir kafesler içinde vahşi hayvanları afyonla uyuşturup onları kamçı altında terbiye(!) eden cambazlar var.” Bu cümlenin tercümesi de şudur: Biz, foklar ve beyaz ayılar gibi birbirinizi yemenize müsaade etmeyiz; ama afyonla uyuşturup kamçıyla terbiye edenlerden olmak da istemiyoruz; kafeste uslu uslu oturursanız külâhları değişmeyiz! Yan bakar, aykırı bir şey söylerseniz kamçı hazır! “Bazı kaçıklar var ki ‘Boğuluyoruz. İçinde yaşadığımız memleketin havasındaki tazyik bizi öldürüyor. Hürriyet isteriz!’ diye bağırıyorlar! Ne kadar saçma! İçinde yaşadığımız şartlara uygunluk kaydı altında bugün Türkiye’de mevcut hürriyetten daha genişi, daha üstünü dünyanın hiçbir yerinde yoktur!” Sadece hürriyet isteyenleri değil, mevcut hürriyeti fazla bulup -demek ki öyleleri de varmış!- aşırı disiplin isteyenleri de delilikle suçlayan Peker’e göre, kafeste, gerekmedikçe afyon ve kamçı kullanmak aşırıya kaçmaktı. Onun istediği sadece çelik gibi disiplindi; böyle bir disiplinin hürriyete engel olduğunu düşünenler yanılıyorlardı. O halde ne yapmak gerekirdi? “Ferdin hürriyeti fikrinin yanında bir taraftan da millî disiplin fikrini yaşatacak alışkanlık ve uysallık itiyatları”nı kuvvetlendirmek! Yani “disiplinli hürriyet!” Recep Peker’in bu yazıyı kaleme aldığı sıralarda, Almanya ve İtalya’da uzun bir inceleme gezisi yaptığını ve dönüşte, CHF’nin IV. Kurultayı’na sunulmak üzere parti tüzüğü ve programı hazırlayarak parti-devlet özdeşliğini, dolayısıyla Tek Parti ideolojisi olarak Kemalizm’i kurguladığını söylersem ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

Türkiye’de siyasi mücadele, partiler arası bir çekişmeden ziyade farklı medeniyet/düzen iddiasına sahip toplumsal grupların mücadelesi şeklinde gerçekleşiyor. Bu bağlamda milliyetçilik (Türkçülük) hangi yönleriyle devlete/düzene hâkim olan Kemalist birey, vatan ve toplum tasavvurundan ayrılıyor?

II. Meşrutiyet dönemi Türkçülüğü, Cumhuriyet devrine birkaç kanaldan intikal etti: Ziya Gökalp Türkçülüğünden söz ettim. Bir de Türk Ocakları var. Yaygın bir teşkilâta sahip olan ve bütün cesametiyle Cumhuriyet devrine intikal eden Türk Ocakları’nın ilk yıllarda çok faal olduğunu ve efsanevî reisi Hamdullah Suphi’nin kuruluş yıllarında önemli roller üstlendiğini hatırlamakta fayda vardır. Ayrıca Türk Ocakları’nın kültür devrimlerinin gerçekleşmesinde ciddi bir rol oynadığı da inkâr edilemez. Ancak Anadolu’nun her tarafına yayılmış şubelerinde genel merkeze nazaran daha muhafazakâr eğilimlerin hâkim olduğu, Serbest Fırka’nın desteklenmesinden anlaşılıyor. Türk Ocakları’nın 1931’de kapatılmasının fazla dillendirilmeyen sebeplerinden biri de budur. Türk Ocakları’nın Mustafa Kemal Paşa’ya her türlü desteği vermiş olmakla beraber, Cumhuriyet öncesini büsbütün gözden çıkarmadığı, Osmanlı mirasına daha farklı baktığı, Yahya Kemal’in temsil ettiği anlayışa daha yakın olduğu söylenebilir. Türk Tarih Tezi, Türk Ocağı bünyesinde kurulan Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti tarafından Ocak kapatıldıktan sonra şekillendirilmiştir. Türk Tarih Tezi, farklı bir Türkçü damardan beslenir: Nâzım Hikmet’in dedesi Mustafa Celâleddin Paşa’nın Eski ve Yeni Türkler adlı Fransızca eserine uzanan bir damardır bu. Meşrutiyet yıllarında Ahmed Midhat Efendi, Mütareke yıllarında da Mustafa Celâleddin Paşa’nın oğlu Enver Paşa tarafından savunulan, onun dâmadı Sâmih Rifat tarafından Cumhuriyet devrine aktarılıp Ismayıl Hakkı Baltacoğlu ve Yusuf Ziya Özer gibi aydınlar tarafından da hararetle desteklenen bir fikir akımından söz ediyorum. Buna göre, insanlığın menşei Orta Asya’da, Altay dağlarıdır; bütün insanlık, dolayısıyla bütün diller, kültürler buradan neş’et etmiştir. Adem peygamberin ve Hz. Muhammed’in Türk olduğu iddiasına kadar varan ve Türk Tarih Tezi ile Güneş-Dil Teorisi’ne kaynaklık eden bir akımdır bu. Yunan mitolojisinin bile aslında Türk mitolojisi olduğu iddia edilmiştir. Yusuf Ziya Özer, eski Yunan tanrı ve tanrıçalarının isimlerinin Türkçeden geldiğini kendince ispat ettiği kocaman bir kitap kaleme almıştır. I. Türk Tarih Kongresi’nde, Türk Tarih Tezi’ne karşı sesini yükselten iki ilim adamı vardı: Prof. Zeki Velidi Togan ve Prof. Fuat Köprülü. Togan, Dr. Reşit Galib’in hakaret ve tehdit dolu eleştirileri karşısında İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden istifa ederek Viyana’ya gitmiş; Köprülü ise geri adım attığı gibi, Reşit Galib’i protesto eden asistanı Nihal Atsız’a da görevinden çekilme tavsiyesinde bulunmuştu. Kemalist milliyetçilerle Türkçüler arasında bazı ayrılıklar olmakla birlikte, hepsi, biraz da konjonktürün zorlamasıyla totaliter ve otoriter eğilimler taşıyorlardı; yani aslında hepsi Prokrustes’ti, toplumu kendi kafalarındaki modele göre şekillendirme niyeti taşıyor, soyut milleti yüceltirken somut milleti sürü gibi görüyorlardı. Hani mitolojide, Atina’yı Megara’ya bağlayan yolda pusuya yatıp yolcuları soyan Prokrustes adında bir hayduttan söz edilir; bu haydudun iki demir yatağı varmış; soyduğu yolcuları bunlara yatırır, boyu yataktan uzun olanların ayaklarını keser, kısa olanları da çeker uzatırmış. Onlar da uzunları kısaltıp kısaları çekip uzatarak aynı boyda, muti insanlardan oluşmuş bir toplum yaratmak istiyorlardı. Nihal Atsız bazı noktalarda muhalif duruşunu sonuna kadar korumuştur; fakat geçenlerde vefat eden Reha Oğuz Türkkan’ın başını çektiği başka bir Türkçü grubun Türk Tarih Tezi’ne, üstelik bu tezin modası geçtikten sonra destek verdiği görülür. Bugün bile aynı tezi yeni argümanlarla savunan “ulusalcı”lar var.

Peki fazla görünürde olmasa da müesses nizama en temelli eleştirileri getiren muhafazakârlık, Kemalist tasavvurdan hangi yönleriyle ayrılıyor?

Teorik olarak, muhafazakârlık, ani kopuşlardan hazzetmez; devrimci değil, tekamülcüdür. Değişmeyi reddetmez, fakat geleneğin önemine ve kültürde sürekliliğe inanır. Bana sorarsanız, Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Beka içinde yenilenme, yenilenme içinde beka” formülü, muhafazakârlığın niteliğini çok iyi açıklamaktadır. Türkiye’de muhafazakârlar, daima sessiz ve derin bir muhalefeti temsil etmiş, Osmanlı ile Cumhuriyet arasında köprüler kurarak yeniden süreklilik şuuru yaratmaya çalışmışlardır. Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, hatta Nurettin Topçu gibi şair, yazar ve düşünürlerin tipik muhafazakârlar olduklarını söyleyebilirim. Yahya Kemal, zihin dünyası Paris’te şekillenmiş olmasına rağmen Fransız tipi bir “devrimci” değil, Anglo-Sakson çizgisinde gelişmeci bir aydındı. Vehbi Eralp’a bir gün demiş ki: “İhtilâlciler aceleci insanlardır, beklemesini bilmezler. Her şeyin çabuk ve kendi zamanlarında olmasını isterler. Halbuki bu mümkün değildir.” Sonra Victor Hugo’nun bir şiirini okumuş. Hugo, şiirinde şöyle bir hikâye anlatıyormuş: Pathmos adasında, güneşin altında, kumlar üzerinde yatan Yuhanna’yı uzaktan gören Halife Ömer, bir hurma ağacına gidip bu evliyanın başında gölge etmesini emreder. Ağaç Ömer’in emrini yerine getirir. Yuhanna uyandıktan sonra kendisini gölgeleyen ağacı azarlar; çünkü bu, tabiatın düzenine aykırıdır. Ağacın oraya Hz. Ömer’in emriyle geldiğini öğrenince haykırır: “Yeniler, tabiatı rahat bırakınız!” Açıkçası, muhafazakârlar toplum mühendisliğine karşı bir duruşu temsil ediyor, yıkarak yeniden yapmak değil, mevcudu koruyarak düzeltmek, başka bir ifadeyle “devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” istiyorlardı. Bu temel yaklaşım, ferde ve topluma çok farklı bir bakışı ifade etmektedir.

Uzun süre Kemalizm’in en büyük ideolojik rakibi olan İslâmcılığın serüvenini nasıl değerlendiriyorsunuz? Zaman zaman birbirine karıştırılan İslâmcılık ile muhafazakârlık arasındaki temel farklılık(lar) nelerdir?

Kemalist elitin -Millî Mücadele yılları hariç- uzak durduğu ve hayatın dışına itmeye çalıştığı İslâm’ı hayatı bütünüyle kuşatacak bir çeşit ideoloji olarak kurgulayan İslâmcı entelektüeller, 1930’larda bütünüyle devre dışı kalmışlardı. Şunu özellikle belirtmek isterim ki, Türkçülerin soyut milleti gibi, İslâmcıların tarihî tecrübeden tecrit edilmiş bir İslâm anlayışına dayandırdıkları ideolojileri de bir çeşit toplum mühendisliği projesiydi. İslâmcıların görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir: İslâm dünyası gerçek bir hayat nizamı olan İslâm’dan uzaklaştığı için geri kalmış, hurafelere boğulmuş, yanlış anlaşılan “maskaraca” -bu, Mehmed Âkif’in tabiridir- bir tevekkülle miskinleşmiştir. Hâlbuki garp, ilmi Müslümanlardan alarak durup dinlenmeksizin çalışmış ve ilerlemiştir. İslâm’ın ilerlemeye engel olduğunu söyleyenler büyük bir yanılgı içindedirler. İslâm, tam aksine, ilmi teşvik ve çalışmayı emreder. O halde ne yapmak gerekir? Halkı hurafelerden kurtarmak ve gerçek İslâm’ı hayata hâkim kılmak... Açıkçası İslâmcılar da “inkılab” istiyorlardı, tabii İslâmî bir inkılab... Muhafazakârlarsa, daha önce ifade ettiğim gibi, acele etmekten hiç hoşlanmazlar. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanında -pek fark edilmemiştir- tekkelerin ve türbelerin kapatılmasını açıkça eleştirir. Reformistlerin büyük yanılgısı, Tanpınar’a göre, topluma kolayca şekil verebileceklerini, beğenmedikleri gelenekleri, hayat şekillerini istedikleri zaman istedikleri gibi değiştirebileceklerini zannetmeleridir. Reformist İslâmcıların yaklaşımı da, son tahlilde pek farklı değildi. Kitleleri “hurafe”lerden kurtararak aslî kaynaklara yöneltmeye çalışırken İslâm’ı tarihî tecrübeden tecrit ederek anlamanın mümkün olup olmadığı üzerinde hiç kafa yormuyorlardı. Hâlbuki insanlar soyut ilkeleri değil, bu ilkeler etrafında zaman içinde oluşmuş hayat şekillerini yaşarlar. Radikal müdahaleler, insanları ruhen çıplak bırakmaktan başka bir işe yaramaz. Hatta bu arada ilkelerin yok olması, buna karşılık ortadan kaldırılmak istenen hayat şekillerinin bir boşluk bulur bulmaz çarpık bir biçimde yeniden yeşermesi mümkündür. Bunun örneklerini çok görüyoruz. Reformist İslâmcıların “hurafe” olarak gördükleri geleneklerle o kadar mücadele etmelerine rağmen, Telli Baba’lar,Oruç Baba’lar, Sünbül Efendi’ler hâlâ yaşıyor. Devrimcilere göre bu, irtica, gerilik ve kara cehalet; İslâmcılara göre putperestlik, hatta küfürdür. Dolayısıyla, eğer İslâmcılar muktedir olsalardı, muhtemelen, problemleri zaman içinde alınacak tedbirlerle yavaş yavaş ortadan kaldırmayı değil, bir anda kökten halletmeyi tercih edecek, yani Kemalistlerinkine benzer bir toplum mühendisliğine soyunacaklardı.

Kitabınızda Türk muhafazakârlığının özellikle 1960’lardan sonra önemli bir açmaza girdiğini söylüyorsunuz. Bu açmazın sebepleri nelerdir? Bu açmaz hâlâ devam ediyor mu?

İlk sorunuza verdiğim cevapta ciddi bir kültürel kırılmaya yol açan operasyonun mahiyetinden söz etmiştim. Bu operasyon sonunda, geleneği devam ettiren kurumlar ortadan kaldırılmış olmakla beraber, bu kurumlardan yetişmiş çok sayıda aydın vardı ve bunlar geleneği yaşatmak ve yeni kuşaklara aktarmak için çabalıyorlardı. Ancak talep olmadığı için geleneğin kendini yenilemesi artık çok zordu. Son elli yılda yaşanan siyasi, sosyolojik ve kültürel gelişmelerle talep canlandı; fakat geleneğin içinden gelen nesiller aradan çekildiği için arz eskisi gibi mümkün değildi. Arz edilen, içi boşaltılmış formlardı ve bu formlar koruma içgüdüsüyle tekrarlanıp duruyordu. Üstelik 1950’lerden itibaren Türkiye’nin sosyal ve siyasi hayatına beklenmedik bir şekilde ve gittikçe artan bir hızla katılan Anadolu’nun kültürel talepleri daha farklıydı; “taşra” büyük şehirlere akarken beraberinde kendi değerlerini de taşıyordu. Onu oturmuş müesseseleriyle, yerleşmiş ölçüleriyle karşılayarak özümseyecek şehir kültürü berhava edilmişti. Bu gelişme, aslında sadece bütün dinî tezahürlerden son derece ürken Batıcı seçkinleri değil, muhafazakâr seçkinleri de derin endişelere sevk etmiştir. Çünkü gelenlerin getirdikleri İslâm, Sinan’ın Süleymaniye’sinde, Karahisarî’nin “Besmele”sinde, yahut Itrî’nin Tekbir’inde ifadesini bulan yüksek seviyede bir İslâm idraki değil, İslâm’ın en alt seviyede algılanışıydı. Mesela musikinin arabeske, geleneğin betonarme kubbeye ve nisbetsiz minarelere indirgendiği ve sonuna kadar açılan hoparlörlere emanet edildiği bir idrak... Gelenek hayatiyetini koruyorsa kendini yenileyebilir; bu hayatiyeti sağlayan kurumlar yok edilip refleksleri dumura uğratılmışsa yapacak fazla bir şey yok. Ya başka bir geleneğe yamanacaksınız yahut gelenek diye içinin boşaltıldığını söylediğim formları çoğaltıp duracaksınız. Aynı zamanda ciddi bir yozlaşmaya yol açan bir süreç bu ve hâlâ devam ediyor.

Solun 1970’lerle birlikte kurduğu kültürel hegemonyası halen devam ediyor mu, yoksa son dönemde bir ideolojik çeşitlenme söz konusu mu?

Solun bir zamanlar kendini hissettiren kültürel hegemonyasını Soğuk Savaş şartlarına, yani konjonktüre ve belli başlı kurumlarla iletişim araçlarına hâkim olmalarına bağlıyorum. Bugün sol ve sağ ayrımının anlamlı olduğu kanaatinde değilim. Yeni bir oluşum yaşanıyor ve bu oluşum hep birlikte gerçekleştiriliyor. Yalnız şunu söylemekte yarar görüyorum: Muhafazakârlar, kültürde yaşadığımız ciddi kırılmalar dolayısıyla hiç değilse elde kalanı kurtarma telaşı yüzünden ister istemez “eskici” konumuna düşmüşlerdir. Bunu göze almasalardı, emin olunuz, bugün çok daha acıklı bir vaziyette olurduk; arşivlerdeki belgeleri okuyacak, tarihî eserleri restore edecek adam bulamazdık. Birkaç nesil sonra, muhafazakârlar sayesinde az çok ulaşılabilir hale gelen zengin kültür mirasımız yaratıcı bir kaynağa dönüşecektir.

Son yıllarda Türkiye’de siyasi ve toplumsal anlamda köklü değişimler yaşanıyor. Bu değişimler, bir yandan muhafazakârlığın belli noktalarda muhalif olduğu (Kemalist) siyasi düzeni sarsarken, diğer yandan muhafazakârların mesafeyle yaklaştığı daha liberal demokrat bir düzeni ortaya çıkarıyor. Bu duruma karşı Türk muhafazakârlarının tavrı nedir?

Türk muhafazakârları demokratik ve çoğulcu toplum yapısını içlerine sindirmek zorundadırlar. Yapmaları gereken, neyi, nasıl, nereye kadar muhafaza edeceklerini anlayabilmek için daha derinlikli bir okumadır ve tabii yaşadığımız çağın şartlarını ve taleplerini göz ardı etmeden muhafazakâr değerleri yeniden üretmeleri, daha doğrusu bu yeniden okuma ve üretmenin şartlarını hazırlamalarıdır.

Kitabınızda milliyetçi ve muhafazakâr akımların homojen olmadığını, aynı dönemde farklı şahsiyetlerin/grupların birbirlerinden farklı düşündüğünü ve farklı tarihî dönemlerde belli değişimler gösterdiklerini söylüyorsunuz. Bu farklılaşmada ve değişimde temel unsurlar nelerdir?

Milliyetçiliğin kendi içinde çeşitlenmesi son derece tabiidir. Milliyetçilik, kendini milliyetçi olarak tanımlayanların mensubiyetlerine, müktesebatlarına, yaşadıkları devrin şartlarına vb. göre farklılık arz edebilir. Kendilerini Kemalizm’e daha yakın hissedenleri de vardır, İslâmcılara veya muhafazakârlara yakın hissedenleri de... Hatta sosyalizme yakın duran milliyetçiler de vardır. Milliyetçiliğin siyasi parti olarak kitlelere açılma ihtiyacı hissettiğinde muhafazakâr değerlere yöneldiği, kitabımda önemle üzerinde durduğum hususlardan biridir. 1940’larda Nazilerin yükselişiyle birlikte, bizde de milliyetçiliğin “ırkçı” versiyonu güç kazanmıştır. Sovyetler Birliği’nin ağır baskısı yüzünden bazı muhafazakârların bile Nazi Almanya’sına, dolayısıyla Hitler’e sempatiyle baktıklarını unutmamak lazım. Milliyetçiliğin ortak bir dili yoktur ve çeşitli dönemlerde farklı çehrelerle karşımıza çıkması konjonktürel bir durumdur. Bu da milliyetçiliğin aslında bir ideoloji değil, bir çeşit ruh hâli olduğunu gösterir.

MHP çizgisi Türk milliyetçiliğinin temsilini elinde tutuyor. MHP’yi bu konuma getiren ve diğer grupları öteleyen temel dinamik(ler) sizce nedir?

MHP, kim ne derse desin, Türk düşünce tarihindeki üç ana damardan birinin siyasi partiye dönüşmüş temsilcisidir. Az çok bir kitle partisi konumunu kazanması, muhafazakâr değerlere açılması ve demokratik yapı içinde var olma iradesini göstermesindendir.

Son olarak, bu sene İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti kapsamında belli bir kültür politikası çerçevesinde temsil edilmesi ve dünyaya sergilenmesi söz konusu. Akıllara “Hangi İstanbul?” sorusu geliyor. İstanbul sizce doğru temsil ediliyor mu?

Başkasını bilmem, ama ben İstanbul’un Macaristan’ın minik Pecs şehri ve Almanya’nın Essen’iyle birlikte Avrupa’nın kültür başkenti ilan edilmiş olmasını bir çeşit istihza olarak görüyorum. Kurulduğu günden beri kültür üreten ve büyük kültür sentezleri gerçekleştiren İstanbul, bizatihi kültürdür; geleceğe iki bin küsur yıllık bir kültür hamulesini taşımaktadır. Şehrin farklı zamanlarına damgalarını vuran kültürler, birbirinin içinde var olarak bugüne ulaşmıştır. Bugünkü İstanbul, bütün savrulmuşluğuna, hor kullanılmışlığına, kaotik yapısına rağmen önceki İstanbulları da temsil eder. Bu kültürleri ayrıştırmaya kalkışmak, öncekileri gün ışığına çıkarmak için sonrakileri tahrip etmek veya edilmesine göz yummak, çok tehlikeli ve yanlıştır. Mimar Sinan’ın yaptığı payandalar kaldırılırsa Ayasofya çöker! 2010’da, İstanbul’un Türk-İslâm kimliğinden rahatsız olanların marifetiyle yanlış temsil edileceğinden endişe etmiyor değildim; bu endişelerim henüz büsbütün ortadan kalkmış değil. Dikkatle takip ediyorum.

Kaynak: Anlayış Dergisi

7 Şubat 2010 Pazar

'Düzeni dönüştürme' iddiasıyla yola çıkıp 'düzenin kölesi'ne dönüşenler

ALİ MURAT GÜVEN

Dindarlar, sivil örgütlenmenin "yoksul üniversite öğrencilerine burs dağıtmak" ya da "yaz aylarında Kur'an kursları düzenlemek"ten çok daha öte anlamlara sahip stratejik bir girişim olduğunu, ancak Turgut Özal'lı yıllarda fark edebildiler. Bu dönemde, Özal'ın da -gelmiş geçmiş bütün sağ iktidarların yaptığı gibi- esaret kafesinin kilidini tam olarak açmayıp bir parça daha gevşetmesiyle birlikte, 1990'ların başlarında ilk kez "İlim Yayma Cemiyeti" tarzı örgütçülük yapılanmalarından daha ileri düzeyde bir sivil toplum vizyonuna yöneldiler İslâmcılar... Bunun sonucunda da yalnızca açlara karavana ya da öğrencilere burs dağıtan dernekler/vakıflar değil, "ülkeyi yönetmeye" ya da en azından düşünsel boyutta yönlendirmeye tâlip daha karmaşık sivil örgütlenmeler kurulmaya başlandı.

Bünyesinde sinema, tiyatro, felsefe, müzik, siyaset tarihi, gazetecilik, televizyonculuk ve benzeri alanlarda sistematik eğitim verilen muhtelif dernek, vakıf ya da dersane benzeri kuruluşların ardı ardına mantar gibi türemeleri tam da bu döneme rastlar.

Böylesi merkezlerin kuruluş amacı hiç kuşkusuz ki son derece yalın ve iyi niyetliydi. "Bir ayağı kendi kültürünün merkezinde dururken, diğer ayağıyla da Batı'nın alternatif düşünce formlarını yakından tanıma fırsatı bulduğu ufuk turları yapan, böylelikle her iki bakış açısından ülkesi adına anlamlı ve yararlı bir sentez çıkartabilecek zımba gibi bir Müslüman gençlik" yetiştirmek istiyordu o zamanki "ağabeyler" ve "ablalar"... Çünkü, yürekleri hem maddî hem de manevî yoksulluktan dolayı yıllar yılı kanamıştı. Bir yandan beş vakit namazlarını hiç sektirmezken, öte yandan Focault, Marx, Hegel, Kant, Adorno, Benjamin ve Horkheimer gibi adamları sular seller gibi ezbere bilen, bu yönleriyle kendilerinden çok daha iyi şartlarda yetişmiş, bilgi birikimi açısından özgüveni yüksek bir gençlik görmek istiyorlardı karşılarında...

O yüzden de söz konusu kültürel-sanatsal organizasyonlara ciddi paralar ve emekler harcadılar.

Ancak, ülkenin kültür-sanat arenasında varolma adına verilen bu ihtiraslı savaşın, hiç hesap edemedikleri bir başka cephesi daha vardı. O da "dönüştürme iddiasıyla arenaya girenler"in, batı felsefesinin insanı ayartıcı dalgalarına kapılıp bir süre sonra "paşa paşa dönüşme tehlikesi"... Yani düşmanla savaşmaya gönderdiğin zinde kuvvetlerin düşman sultanları tarafından giyilen ipek elbiselere, onları yelpazeleyen dilberlerin baş döndürücü güzelliğine ve saraylarındaki yalancı ihtişama aldanıp, fiilen olmasa bile en azından kafa yapısı itibarıyla birer "düşman askeri"ne devşirilmesi hâli...

Yozlaştırıcı dış tehlikelere karşı gardlarını uzun yıllar öncesinde çok kararlı bir biçimde almış, bu yönleriyle yalnızca toplumun liberal ve sol kesimlerince değil, dindar toplulukların ekseriyeti tarafından bile "yobaz " ve "tutucu" sayılan çok az sayıda ve sınırlı mevcutlu bir kaç tarikat oluşumu haricinde, an itibarıyla İslâmî kesimde yaşanan genel manzara aynen budur. "Daha iyi ve daha donanımlı birer Müslüman olsunlar" diye arkalarından dualarla su dökülerek bu tür eğitim-öğretim zincirlerine teslim edilen milyonlarca genç kız ve erkek, zaman içinde kendilerinin bile farkına varamadıkları dehşetengiz bir dönüşüm geçirerek düpedüz "batılı düşünce sistematiğinin devşirmeleri" oldular. Bu yolculuğa çıktıkları ilk gün, hem onlar, hem ebeveynleri, hem de anılan kurumların tesis edicisi konumundaki kanaat önderleri tarafından "varılacak nihai istasyon" olarak tanımlanan İslâm, yaşları itibarıyla güdülenmeye fazlasıyla açık milyonlarca "ham ruh"ta zaman içinde yanından hızlıca geçilip gidilen ve şimdilerde de nostaljiyle anımsanan bir "ara istasyon"a dönüştü.

Kültür-sanat dünyasıyla biraz olsun ilginiz var ise çevrenizdeki "dindar" gençlere şöyle alıcı gözüyle bir bakın... Rahmetli Yücel Çakmaklı ve onun ülke sinemasındaki varlık mücadelesinden söz ederken "Bunların hepsi birer ilkellik başyapıtı" diyerek burun kıvıran, fakat Koreli ateist Kim Ki Duk'un sineması söz konusu olduğunda bu filmlerin içerdiği bütün İslâmdışı/ahlâkdışı unsurlara karşın hayranlıktan eli ayağı birbirine dolanan; bırakın Türkiye'yi, dünyada bile bir elin parmakları kadar az sayıda sanatçıyı insan yerine koyacak kadar seçkinci bir tavra bürünmüş ultra-dindar genç kızlar...

Gündelik hayatında kullandıkları jargonun üniversite kantinlerinde karşı karşıya geldikleri Marksist örgüt temsilcilerinin kullandığı jargondan hiç bir farkı kalmamış, gelenek ve İslâm'la duygusal ve organik ilişkileri neredeyse yalnızca babasından kendisine yadigar bir "sahabe adı"na indirgenmiş, "Sanat denilen şeyi İslâm'ın kırmızı çizgileriyle sınırlamak bu çağda kabul edilebilir bir durum değil; sanat ancak kendisine sınırsız özgürlük verildiğinde nitelikli ürünler ortaya koyabilecek denetim dışı bir alandır" teraneleriyle baş düşmanlarının türküsünü o düşmanlardan bile daha fazla dillendirir olmuş genç oğullar...

Din kardeşlerine karşı müthiş bir sevgisizlik, saygısızlık, ilgisizlik, hoyratlık... Artık yalnızca soyut iddiaların, batılı referanslardan geçilmeyen bol dipnotlu süslü konuşmaların ara sıcak mezesine dönüşmüş olan kupkuru, tatsız tuzsuz, heyecansız, duygudan bütünüyle yoksun bir dindarlık algısı...

İslâmî kesimin 1990'ların başlarında ardı ardına kurup hizmete açtığı bu tür -batı felsefesiyle barışık olma çabasındaki- sivil toplum örgütlenmeleri, kültür-sanat üreticisi ve yayıcısı kurumlar, kurdelelerinin kesildiği gün koridorlarına dolan bütün o iyimser atmosfere rağmen, 2000'lerin Türkiye'sinde artık bu topraklara yalnızca "duygusuz robotlar"; bırakın varolanın üzerine yeni bir şeyler eklemeyi, varolanı da yakıp yıkan "terminatörler" üretip salmaktalar...

Türk muhafazakâr entelejansiyasının çok önemli ve değerli isimlerinde biri, vaktiyle bunlardan birini hizmete açtıktan kısa bir süre sonra aynen şöyle demişti:

"Bizim hayâllerimiz çok başkaydı; fakat gitgide netleşen şu manzaraya baktığımda 'acaba doğru mu yaptık' diye kendi kendime sormaya başladım. Ortalık bir sürü yarı-entel züppeden geçilmez oldu. Belki de bu kızların Nietsche, Kant, Habermas falan okumak yerine evlerinde oturup doğru düzgün çocuklarla evlenerek doğru düzgün evlatlar yetiştirmeleri ülkemiz için çok daha hayırlı olabilirdi."

Aynen öyle oldu sevgili Üstad'ım... Kalbinde zerrece Allah korkusu ve sevgisi bulunmayan, hayattaki tek derdi bir sonraki projesinin finansmanı için belli adreslere yaslanıp onların maddî desteğini almak ve "seküler jakobenlerin kültür-sanat evreni"nde kendisine bir koltukluk yer açmak olan; gelenekle son bağlantı kırıntılarını simgeleyen kirli bir sakal ve cici-bici bir başörtüsü haricinde inanç boyutları bütünüyle körelmiş bir sürü soğuk tavırlı devşirmeyle doldurdunuz ortalığı...

O yüzden, korkunuz doğrudur. Bir yerlerde -istemeden de olsa- kocaman bir hata yaptınız.

Eserinizle övünmeye hakkınız yok; ancak uygun gördüğünüz bir zamanda doyasıya dövünüp ağlayabilirsiniz.

22 Ocak 2010 Cuma

Hilal Kaplan Nur Talebelerini sivil itaatsizliğe çağırdı


Taraf gazetesi yazarı Hilal Kaplan, Nur Talebeleri sivil itaatsizliğin yeni örneklerini gerçekleştirerek taze bir nefes sunabilirler diye düşünüyor ve soruyor: Üstad da hayatını bir nevî ‘sivil bir itaatsiz’ olarak yaşamamış mıydı?

Nurettin Huyut ve Özkan Erdem'in röportajı


> Bize kendinizi biraz tanıtır mısınız? Hilal Kaplan kimdir?

> Ağustos 1982’de İstanbul’da doğdum. İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden 2004’te mezun oldum. Psikolog olarak çeşitli yerlerde görev yaptım. 2006’da Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans yapmaya başladım. Öğrenimim devam ederken hem okulumda hem de sivil toplum örgütlerinde siyasi faaliyetlerde bulundum.

2008’in Şubat ayında başörtüsü yasağının üniversitelerde kaldırılması arifesinde yayınlanan pek çok bildirinin açtığı tartışma ortamına biz de iki başörtülü arkadaşım ile “Söz konusu özgürlükse hiçbir şey teferruat değildir: Biz henüz özgür olmadık” başlığı ile yayınlanan manifesto niteliğinde bir metinle dahil olduk. Kısaca Türkiye’de devletin zulmettiği toplumsal grupların hakları iade edilmeden ‘özgür’ olmayacağımızı beyan eden diğergam bir metindi. Beklediğimizden fazla ses getirdi. En önemlisi de o vakte kadar üzerinden konuşulan başörtülü kadınlara kendileri adına konuşma imkânı sağlamış olmasıydı sanırım.

Ardından başörtüsü yasağını merkeze alan “Henüz Özgür Olmadık” isimli bir kitap çalışmamız Hayy Yayınları tarafından basıldı. Geçenlerde “Türkiye’nin ‘Ölmeyen’ Babası üzerine: Atatürkçü Gençliğin İmkansız Yası” isimli yüksek lisans tezimi tamamlayıp mezun oldum (yakında kitap olarak neşredilecek inşaallah). Hâlen pek çok sivil toplum inisiyatifinde gönüllü olarak çalışıyorum, gelen talepler doğrultusunda çeşitli kuruluş ve derneklerde ders veriyorum. Yaklaşık beş aydır da Taraf Gazetesi’nde yazıyorum. Yasaksız bir ülkede akademisyen olma hayali kuran bir faniyim. Evliyim. Üç çocuk ablası, iki çocuk teyzesiyim.

TEORİ VE PRATİĞİ VARLIĞINDA MECZEDEN SAİD NURSİ ÖRNEĞİ

> “Demokratik açılım süreci” hayli tartışmalara konu oluyor. Problemler çözülmedikçe de tartışmalara konu olmaya devam edecektir. Açılıma katkı sağlamak amacıyla;

> Açılım sürecinin vesile olduğu en büyük hayırlarından biri de pek çok farklı çerçeveden Kürt meselesini değerlendiren, bakış açılarının ortaya özgürce konulması oldu. Hayatını iktidarın baskılarına aldırmadan hak bildiği yolda istikamet üzere bir muhalif olarak geçiren, teori ve pratiği varlığında meczeden Said-i Nursi örneğinden çıkarılacak muhtelif hikmetler olduğu kanısındayım.

Üstadın sıklıkla vurguladığı İttihad-ı İslam meselesi aslında Kürt meselesi dahil pek çok sorunumuza şifa olabilecek bir kuvveyi kendinde ihtiva ediyor. Ancak bu kuvvenin fiile dönüşebilmesi için yazılarımda altını çizmeye çalıştığım “Müslüman siyaseti”nin ‘ne’liği üzerine kafa yormak gerekiyor. “Müslüman siyaseti nedir?” sorusu Cumhuriyet’in kuruluşundan beri önemi inkar edilen ve bastırılmaya çalışan bir soru (“Herkese Müslüman” başlıklı yazımda bu soruya naçizane kısaca cevap vermeye çalışmıştım). Bu yüzden de Müslümanların kendilerini Müslümanca ifade etmelerinin yollarını tutmuş olan iktidarın mütehakkim siyasetinden bir çıkış yolu arayıp durdular. Ve neticede kendilerine bir ifade alanı açacaklarına inandıkları seküler bir dile ve bu dille/ dilde tebarüz eden seküler ideolojilere temayül etmek durumunda kaldılar. Hatta bazen bu seküler ideolojileri sadece iktidara muhalefet etmenin getirdiği bir taktik olarak değil, inançları ile ters bile olsa, içselleştirerek sahiplendiler. Seküler bir ideoloji olan milliyetçilik bu noktada Müslümanları en çok ele geçiren ve ‘hasta’ eden akım oldu.

Bir Kürt alimi olan Üstadın talebeleri de milliyetçiliğin ne tür bir ‘hastalık’ olduğunu iyi teşhis edip onu bertaraf edecek söylemler kurabilirler. Zira açılımın yumuşak karnını milliyetçiliğe karşı çıkamamak oluşturuyor. Bu karşı çıkmayışı tetikleyense milliyetçiliğin kimi zaman müsbet bir mefhum olarak telakki edilmesidir. Milliyetçi söylemi yeniden ve daha tehlikeli bir noktadan kuran “müsbet milliyetçilik” gibi söylemler de nihai tahlilde milliyetçiliğin bütün menfi yönlerini yeniden üretiyor.

MÜSLÜMANA DİĞERGAM VE HAKPEREST OLMAK YARAŞIR

“İslam’da hükümferma olanın hak ve adalet olduğunu” beyan eden Üstad’ın talebelerinin de bu ülkede Kürt, Ermeni, Alevi, vb. toplumsal grupların haklarının tesisi için “ama onlar da…” diye başlayan cümleler kurmadan çaba göstermeleri gerekir diye düşünüyorum. Müslümana diğergam ve hakperest olmak yaraşır. Merkeze Kur’an’ı koyan bir Müslüman önce kendi nefsinde sonra da yaşadığı toplumda adaletin ve hakkın tesisi için çaba göstermek zorundadır. Ve “Hak”, ‘benim haklarım’dan çok daha fazlasını kapsar.

Hülasa, İslam esaslarına aykırı olmamak kaydı ile tüm toplumsal grupların hak ve taleplerinin karşılık bulması için çabalamayı gerektiren bir bakış açısını, Müslümanların tüm ‘hastalık’larına şifa olacak biçimde yayan bir süreç olmalıdır. Bu açılımın içine mazlumun yanında olmak mânâsında “Hepimiz Hrant’ız” demek de girer, zalimin diline karşı çıkmak mânâsında “Ne mutlu Türküm diyene” demeyi reddetmek de girer, ‘laik’ devletin cemevlerine ibadethane statüsünü iade etmesine destek olmak da girer, vb.

NUR TALEBELERİ YENİ SİVİL İTAATSİZLİK ÖRNEĞİ GÖSTEREBİLMELİ

> Türkiye’de cemaatler henüz net bir şekilde sivil toplum kuruluşları olarak kabul edilmiyor olsa da cemaatlerin oluştuğu günden buyana Türkiye’nin siyasetinde etkin rol oynadıkları geçmişte bazı siyasetçiler tarafından da dile getirildi. Mutlaka bu süreç içinde bir şeyler yapabilirler veya yapıyorlar. Sizce “Demokratik Açılım Sureci” devam ederken cemaatlere, Nur Talebelerine düşen bir görev var mı? Varsa nelerdir?

> Cumhuriyet elitleri istedikleri kadar inkar etsinler, hem cemaatler hem de tekke ve zaviyeler bu toplumda her dâim toplumsal süreçlere müdahil olmuş, muhtelif meşreplere sahip, ‘sivil’ örgütlenmelerdir. Bu anlamda onların devletin gerçek anlamda dinden elini çektiği bir ülkede tamamen ‘sivil’lerin denetimine geçmesi için mücadele etmek çok önemli.

Hususi olarak Nur Talebeleri üzerine konuşacaksak Üstad’ın örneğini takip eden bir inisiyatif oluşturmak şarttır diye düşünüyorum. Bence Nur Talebeleri “yüce devletimiz” diye beyni yıkanmış bir toplumda asıl yüce olanın Allah olduğunu hatırlatan bir muhalafet tarzı ortaya koyabilirler.

Üstad’ın söylediği gibi “haksızlığa, zulme ve kanunsuzluğa karşı muhalefet, hiçbir hükümette suç sayılmaz, bilakis muhalefet, meşru ve samimi bir muvazene-i adalet unsurudur.” Müslüman’ın hakka tecavüz eden iktidar odaklarına karşı her dâim muhalefetini temsil eden misallere ne yazık ki Türkiye Müslümanlarında pek rastlayamıyoruz. Nur Talebeleri bu anlamda özellikle sivil itaatsizliğin yeni örneklerini gerçekleştirerek taze bir nefes sunabilirler diye düşünüyorum. Üstad da hayatını bir nevî ‘sivil bir itaatsiz’ olarak yaşamamış mıydı zaten? Bence bu soru üzerine düşünülmesi ve cevabı üzerine ‘eylenmesi’ gereken bir soru. Ancak kendimi tabiri caizse ‘oturduğu yerden’ nasihat verebilecek biri olarak görmüyorum. Dolayısıyla ‘eyleme’ noktasındaki mahiyetin tesbitini Nur Talebeleri’ne havale ediyorum.

TÜRKÇÜLÜK BİTTİ, YAŞASIN TÜRKİYELİLİK

> Kürt halkının çoğunluğunun dindar ve İslamiyet’e bağlılığı düşünüldüğünde dinin bölge için ne gibi bir önemi var?

> İslam’ın sadece bölge için değil, tüm Türkiye için büyük bir önemi var. Din, bu topraklardaki en önemli toplumsal olgudur. Toplamda 25 yılı aşkın bir iç savaş, Türk milliyetçiliğini pompalayan devletin ideolojik aygıtlarına rağmen, hâlâ kitlesel facialara yol açmıyorsa bunun en büyük sebebi İslam’dan neşet eden kardeşlik bağıdır şüphesiz. Ancak ne yazık ki açılım sürecinde liberaller ne diyor, sosyalistler nasıl konumlanıyor, feministler nasıl söylemler üretiyor biliyoruz da Müslümanların ne dediği hâlen pek de umursanan ve gündeme getirilen bir husus değil. İşin daha da vahimi, Müslümanların çoğunluğu da egemenlerin ‘uslu durmamıza’ dair arzusunu içselleştirdikleri için İslam’ı tam İslami olmayan ideolojiler üzerinden (liberalizm, sosyalizm, vb.) temsil etmeye çalışıyor. Hem söylemsel hem de pratik olarak esas elden kaçan fırsatlardan biri de budur sanırım.

Türkiye’deki son durumu şöyle okuyorum: “Türkçülük bitti, yaşasın Türkiyelilik.” Bence ortak payda budur. Cumhuriyet kurulmadan önce başlayan ve Türkçülükle İslam’ı meczeden söylem, Cumhuriyet’in kuruluşu ile beraber tamamen seküler bir yerden üretildi. 12 Eylül darbesi sonrasındaysa “Türk-İslam sentezi” söylemi her ne kadar paradoksal bir durum teşkil etse de bir şekilde Müslümanlara nüfuz etmeyi başardı. Ancak açılım süreci bu sentezin ‘devlet’ katında da artık iflas ettiğini gösterdi. Şimdi önümüzdeki esas soru biraradalığımızı nasıl sürdüreceğimizdir. Sanırım bu soruya vereceğimiz cevap da bu topraklarda yaşayan herkesin Türkiyelilik ortak paydasında -Üstad’ın hep vurgu yaptığı müsavat kavramını da unutmadan- adil ve hakkaniyetli bir düzen içerisinde yaşamaya dair beklentilerini karşılayacak çapta olmalıdır.

Hükümetin ilk yapması gereken, yasa değişikliği, vb.den önce, söylemsel bir değişikliğe gitmektir. Herkesin Türkiyelilik paydasında kendi varlığını inkâr etmeden birleşebileceği bir söylemden taviz vermemektir. Hükümet temsilcilerinin söylemlerinde bu minvaldeki söylemsel savruluşlara sık şahit olduğum için artık bu noktada kafa karışıklığına yol açmaktan vazgeçilmesinin önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. İkincisi ise Kürt meselesinde cesur adımlar atmaktır. Ki bunun bir ucunda sivil anayasanın yürürlüğe girmesi dururken diğer ucunda da PKK ile barışın nasıl sağlanacağı meselesi durmaktadır. Şunu kabul etmeliyiz. Eğer barış gelecekse barış yapması gereken taraflar var. Hükümet PKK ile toplum da her dâim dışladığı, aşağıladığı, ötekileştirdiği PKK sempatizanları ile barışacak. Bunun kolay ve daha ‘hazmedilir’ bir yolu yok ne yazık ki ama İslam paydasından neşet eden kurbiyyetin halkların barışması anlamında deva olacağına inanıyorum. Üçüncüsü, Osmanlı Döneminde de 1971’e kadar Cumhuriyet Türkiye’sinde de açık olan Ruhban Okulu’nun tekrar açılması, halkı inciten sokak ve cadde isimlerinin değiştirilmesi, vs. gibi azınlık statüsündeki vatandaşlarımızı memnun edecek adımlar olabilir.

Dördüncüsü, Ergenekon davasının salim bir biçimde yol almasını sağlayacak koşulları tesis etmektir. Hrant Dink’in davası da bu anlamda merkezi öneme haizdir. Son olarak Alevi Meselesi’nde de ivedilikle atılabilecek adımların geciktirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Mesela AİHM’in zorunlu din derslerine dair verdiği kararlar nazarı itibare alınmalı artık. Kaldı ki zorunlu din dersleri devletçi/milliyetçi bir ideolojiyi meşru kılmak için İslam’ı araç olarak kullandığından Sünnilerin de bu noktada itirazlarını daha yüksek sesle dillendirmeleri gerektiğine inanıyorum. Eğer çocuklarımızın İslam’ı okullarda verilen din derslerine göre öğrenmelerine müsaade ediyorsak, vay halimize… Ayrıca Madımak’ı yürekleri kanırtıcı bir mekân olmaktan çıkarıp orada alınan canları temsilen bir anıt ve bahçe tesis edilebilir mesela.

ANAYASAL VATANDAŞLIK TANIMI ELZEM

> Yeni bir anayasa yapılacaksa ilk göze çarpan özelliği sizce ne olmalıdır?

> Mevcut anayasa Türkiyelilerin taleplerini karşılamaktan fersah fersah uzak. O yüzden yeni bir anayasaya, yeniliğinden çok sivil olması anlamında, ihtiyaç var. Yoksa mesela eski olmasına rağmen 1921 anayasasının ruhu örnek alınarak bir sivil anayasa da pekâla oluşturulabilir. Mezkûr anayasanın ilk göze çarpması gereken özelliği hangi din, inanç, mezhep, etnisite, vb.den olursa olsun vatandaşların kendilerini bulabileceği ve gönül rahatlığıyla altına imzalarını atabilecekleri bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmasıdır. Esas meselelerden birisi de Türkçülük değil Türkiyelilik ufkuna vatandaşını ‘çağıran’ bir anayasa olmasıdır. Dolayısıyla anayasal vatandaşlık tanımı getirilmesi sadece doğru değil, aynı zamanda elzemdir.

Kaynak: www.risalehaber.net

Etiketler

hmalkan (16) yeni şafak (11) dücane cündioğlu (9) ali bulaç (5) ahmet turan alkan (4) kürt sorunu (4) okuduklarımdan (4) taraf gazetesi (4) zaman gazetesi (4) demokratik açılım (3) feridenin günlüğü (3) kürt açılımı (3) leyla ipekçi (3) nihal karaca (3) türban (3) Türkiye (2) ahmet altan (2) ahmet turan (2) başörtü sorunu (2) esra elönü (2) iskender pala (2) nazan bekiroğlu (2) nihal bengisu (2) sinan paşa (2) tesettür (2) turan alkan (2) türk kimliği (2) ulusal kimlik (2) 1 ocak duası (1) 2009 (1) 28 şubat (1) AB (1) ABD (1) Afganistan (1) Allah'a ısmarladık (1) BOP (1) Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa (1) Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi (1) Ebuzer (1) Eğreti Gelin (1) Fuzulî (1) Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler (1) Hakikat niçin hep ıslak (1) Japonya (1) Japonya olsun mu? (1) Kafka (1) Katip Çelebi (1) Kemal Sunal (1) Mevlânâ (1) NATO (1) Pakistan (1) Picasso (1) Samtî Dede (1) Stalker (1) Stephen Hawking (1) Sultan Veled (1) Tarkovski (1) Türk ayrılıkçıları (1) Türkçeleştirme (1) acı tenkit (1) adanalı ziya (1) adilmedya.com (1) ahmet paşa (1) ahmet taşgetiren (1) ajda pekkan (1) aksiyon dergisi (1) akıl (1) ali aslan (1) ali koca (1) ali murat güven (1) anatomik tagayyür (1) anayasa mahkemesi (1) anka (1) ankebut 5 (1) anlayış dergisi (1) antropomorfik (1) ateş olmayan yerden yazı çıkmaz (1) atilla fikri ergun (1) avrasya (1) aym (1) aziz mahmud hüdayi (1) aşk (1) aşk hutbesi (1) aşk yapmak (1) aşk üzerine (1) aşk-ı cihan (1) aşkın merhaleleri (1) aşıklık (1) aşıklık odur ki (1) barok dindarlık (1) başka gezegen yok arkadaşlar (1) bedir (1) bengisu karaca (1) beşir ayvazoğlu (1) bilimsel yazar (1) bireysel özgürlük (1) bu hutbe aşkıma gitsin (1) bülent ersoy (1) büyük selanik (1) can güngen (1) cemil meriç (1) cenneti arayan sanat (1) chp (1) cüppeli şövalye (1) darendeli (1) demir leblebidir (1) demokratik hak (1) derviş ruhu (1) dijital cami (1) dilek hanif (1) din de bizim (1) din istismarı (1) dinci (1) dinci basın (1) dindarlar (1) dindarlığın trajedisi (1) dinsiz basın (1) edebiyatta dînî terminoloji (1) elif şafak (1) empati (1) entel sinemacı (1) eril'den eril'e aşkın sırrı (1) ertelenmiş cinsellik (1) estetik (1) estetik toplum (1) evrim (1) ferisiler (1) filistin sorunu (1) formula (1) füsus (1) gazozuna yasin (1) gözlerinde görüyorsan gözlerini (1) haber7 (1) hakan albayrak (1) hakikat (1) happy birthday (1) hastalık ve yaşlılık korkusu (1) hayat (1) hayatın anlamı (1) hayrunnisa gül (1) hazreti aişe (1) hegemonya (1) hendek (1) henry david thoreau (1) her düşünceye saygı (1) hercai yazar (1) herkes kendi cennetine (1) herşey O'dur (1) herşey O'ndandır (1) hiciv (1) hilal kaplan (1) homo islamicus (1) hudeybiye (1) hurma kapsülü (1) hüseyin nasr (1) hüzün (1) hüzünlü veda (1) ihsan eliaçık (1) ihvan (1) ihvan-ı müslimin (1) inamıyorum (1) islam (1) islamcılık (1) islami entelijansiya (1) istenç (1) istihare yatalağı (1) işarat-ı evsaf-ı aşk (1) kadının erkeğe vurgunluğu (1) kahretsin (1) kalp (1) kalp zekası (1) kapitalist tüketim alışkanlıkları (1) karınca kararınca (1) kaybolan paradigmalar (1) kendine iyi bak (1) kerem dağlı (1) kesret (1) kişisel tercih (1) klasik islamcı (1) kuran kursu (1) kutlu doğum (1) kutsallık (1) küçük ölümler (1) kıbrıs (1) laiklik (1) laiklik yorumu (1) mahalle baskısı (1) mahallenin ferisileri (1) marlboro (1) mazhar bağlı (1) medeniyet (1) medeniyet ve ütopya (1) milliyetçilik (1) mizah (1) mizaha meyyalim (1) modern düşünce (1) modernizm (1) muhafazakar (1) muhafazakar kesim (1) muhafazakarlık (1) muktezayı hüsn (1) mustafa kemal (1) mustafa tekin (1) mustafa özel (1) muzip (1) müslüman gençlik (1) müslüman kardeşler (1) müslüman siyaseti (1) müslüman sol (1) müslümanca ekonomi (1) nasır (1) neden hep yaşlı? (1) neden okuyorum (1) nesir dili (1) nihal bengisu karaca (1) niyazi mısrî (1) nuh'un gemisi (1) nurettin huyut (1) obama (1) okuduklarım (1) okuma tutkusu (1) okumak (1) orhan pamuk (1) philip morris (1) putlaştırma (1) q klavye (1) risalehaber (1) romantizm (1) romantizmi kaybettik (1) sabah paşa (1) sadık yalsızuçanlar (1) said nursi (1) sara büyükduru (1) sen önce kendine bak tayfası (1) senai demirci (1) senkretizm (1) seyyid kutup (1) sivil itaatsizlik (1) stanley kubrick (1) suskun buldum (1) sözde vatandaş (1) tarzı (1) tasavvuf (1) taşgetiren (1) taşra hocaları (1) tenzih (1) terörist (1) teşbih (1) tiki (1) tiki ümmet (1) turuncu dergisi (1) türkiyelilik (1) türkçülük (1) uhud (1) utopia (1) vahdet (1) vallahi dertten (1) varoluş (1) veda ve yolcular (1) vitali hakko (1) yenilgi (1) yenilgiye ağıt (1) yeşilçam (1) yılbaşı (1) zaman (1) zorla laik (1) âşık olmak (1) çarşaf açılımı (1) çağdaş dindarlık (1) çocukluğun mahalleleri (1) ölüm korkusu (1) ölümsüzlük (1) ömer faruk darendeli (1) öss (1) öss vasıtaları (1) öteki mahalle (1) özkan erdem (1) ümmet (1) ütopya (1) Şems-i Tebrizî (1) şeriata uygun günah (1) şeyh-i ekber (1) şiir dili (1) şinasi (1) şişmanlık (1)