25 Kasım 2009 Çarşamba

Eril'den eril'e aşkın sırrı

DÜCANE CÜNDİOĞLU

1) Ona (!) niçin âşıksın?

Bu niçin'in için'ini açıklayanlar arasında bir tane bile 'âşık' bulunmaz.

Şayet âşık olsalardı, cevap bulmakta, yani aşkları için sebep göstermekte çaresiz kalırlardı. "Nereden bileyim? Bildiğim tek şey âşık olduğum!" gibisinden anlamsız bir iki kelimeden başka bir şey söyleyemezlerdi.

— Ona âşığım. Çünkü....

Bu soru bağlamında 'çünkü' diyen biri âşık olamaz. Beğeniyor, hoşlanıyor, seviyor olabilir ama asla âşık olamaz. Aşkın sebebi olmaz da onun için 'olamaz'.

Aşk, başka bir şeyden (sebepten) dolayı değil, bizatihi kendisinden dolayı istenendir. "Şunun için..." veya "Şundan dolayı..." açıklamaları saçmadır, ya da sahte.

Sebep-sonuç ilişkisini kurmak aklın/düşüncenin işidir. Aşıkta akıl ne arar ki kalkıp aşkının sebeplerini arasın da bulsun! Düşünürsen, yani aklı aradan çıkarmazsan, âşık olamazsın. Âşıksan, düşünemezsin zaten.

Unutmayınız, 'mecnun' kelimesinin hem 'deli', hem 'âşık' mânâsına gelmesi bir tesadüf değildir.

2) Aşk, mahza hazdır.

Aşkın faydalarını sıralayanların, bu yüzden aşkla aslâ alâkaları olamaz.

Niçin? Aşk'da yarar-zarar hesabı olmaz da onun için.

Demek ki aşkın öncesine (sebeplerine) gidemeyeceğimiz gibi, sonrasına (sonuçlarına) da gidemeyiz.

Peki ya aşkın zararları? Aşkın zararı da olmaz. Sizin zarar dediğinizi, âşıklar 'nimet' bilir, 'lütuf' addeder.

Aşk sırf hazdır; lütuf ve nimet işbu hazdan ibarettir.

3) Aşık seçen değil, seçilendir.

Kimse âşık olmaya karar veremez, kimse aşkı arayıp bulamaz. Sadece bekleyebilir. Aşk gelir sizi bulur. Sizi o seçer. Âşık olmaya karar veremezsiniz. Böyle bir yetkiniz de, yetkeniz de yok. Nasibiniz varsa, âniden çarpışırsınız.

Aşk âşıktan sadır olmaz. Bilâkis âşıktır aşktan sadır olan.

4) Aşkın birazı olmaz. O bütüne yöneliktir.

"Ben biraz âşık olayım" diyemezsiniz. Bir şeyin birazını beğenebilir, bir yönünü sevebilir, şu veya bu özelliğinden hoşlanabilirsiniz. Âşıksanız, maşukunuzun birazı, bir yönü, şu veya bu özelliği yoktur, o bütün olarak algılanır; arazlarıyla değil, zatıyla idrak edilir.

Aşk nokta gibi, an gibi, birlik gibi bölünemez. Basittir. Parçaları yoktur. Birdir. Heptir, değilse hiçtir. "Ben biraz tattım" olmaz; aşkın birazı olmaz çünkü.

5) Aşka ara verilebilir mi? Hayır!

Aşktan vazgeçilebilir mi? Hayır!

Bölünemeyenin parçası olmaz; arası da.

Âşık istediğine kavuşmamıştır; seçtiğini elde etmemiştir. İstenen ve seçilen kendisidir. Çaresiz o da en sonunda -eğer sonlu olana, fani olana âşıksa- vazgeçen değil, vazgeçilen olacaktır.

Aşık, aşka koşan değil, aşk tarafından sürüklenense; maşuku çeken değil, maşuk tarafından çekilense, kısacası seçilmişse, aşka mecbur ve mahkumdur. Aşkta oyunbozanlık olmaz bu yüzden.

6) Bir âşık, âşık olduğu için pişmanlık duyar mı?

Aslâ! AŞK kendisinden pişmanlık duyulmayandır. O bir nimettir, bir lütuftur. Lütuf ve nimete mazhar olanlar pişmanlık duymazlar, sadece şükrederler.

Aşkın mahrumiyetinden hasıl olan elem ve acı, âşıklar için gıdadır. Âşıklar bu elem ve acıyla beslenmeselerdi, insanlık sanat nedir bilmezdi. Sanatımsı'nın canı cehenneme! Sanat, aşkın, yani tutkunun çocuğudur ve ışıkla karşılaşabilmesi için yeri göğü yırtan çığlıklara ihtiyacı vardır; o çığlıkların şiddetini artıracak acıya yani. Güven yitimine.

Âşık hiçbir surette kendini güvende hissedemez. Aşkın, yani sürekli hazzın garantisi yoktur. Bu nedenle haz her daim elemin tehdidi altındadır. Âşık bunu bilir, hatta ister; zira o çektiği acılardan bile haz elde eder.

Aşkta ne emn (güven), ne de ye's (ümitsizlik) vardır. Emn'in karşıtı havf (korku), ye'sin karşıtı reca (ümit) olduğu içindir ki âşık önceleri hep korku ile ümit arasında tetikte durur, sonraları 'heybet' (ürperme) ile 'üns' (muhabbet) arasına yerleşir.

Âşıkta sadece muhabbet değil, heybet bulunur. Pişman olamayışı bundandır.

7) Hiç dikkatinizi çekti mi acaba, âşık-maşuk kavram çiftinde sözcüklerin niçin her ikisi de 'eril' formda kullanılmakta? Yani dil düzeyinde âşık da, maşuk da eril. Oysa maşuk sözcüğünün dişil formu da var: 'maşuka'.

Lâkin bu form bu vadide kullanılmaz. Kullanılsaydı, âşık-maşuka denilecekti ki o takdirde erlerin meydanı çoluk-çocuğa, yani halka terketmeleri gerekirdi. Gerek yok, çünkü bütün aşklar, bir aşk'tan payını alır, hem de en aşağı formlarına kadar.

"Sufi mecaz anlamış yâre muhabbetim" diye yakınan şairin aşkı da öyle. Sufi, niçin şairin aşkını 'hakikat' dairesinden çıkarıp bir çırpıda ona 'mecaz' mânâsı veriyor?

Çünkü şairin aşkı maşuk'a değil, maşuka'ya yönelik. Yani onun aşkı eril'den eril'e (aşık'tan maşuk'a) değil, eril'den dişil'e (aşık'tan maşuka'ya)...

İnanınız, aradaki fark, fark-ı azimdir.

17 Kasım 2009 Salı

Aşk hutbesi okunsaydı kadınlar da Cumaya giderdi

ESRA ELÖNÜ

Kadınlar için zıvanadan çıkış bu taraftan!

Selamünaleyküm romantizm!
Selamünaleyküm bunalım Polyannalar!
Selamünaleyküm bir akrostiş şiir yumağı karşısında duygusal marmelat moduna giren papatya konseyine aşk yetiştiren bu hutbe aşkıma gitsinci rumuzlu karanfiller!

Aşk koyunlarını pembe rüya otlağına salan atlarını ve savaşlarını kaybetmiş seküler haset, moleküler entrika sahipleri kadınlar! Partnerleri için slogan atan şeyhleri için sağ şeritte dolma saran hamarat biblolar! Camianın İslamcı ikonlarından imza alabilmek uğruna onursuzluklarıyla izdiham yaratan ülkemin cazibe menbaaları(!)

Ve o cazibe menbaalarının gazozuna yasin okuyan İslamcı beyleri(!) Yarim bana DÖNSÜN diye paralı semazenler tutan istihare yatalağı olmuş zaaf güvercinleri. Ekmek arası DIRDIR yediren, o dırdırı can korkusuna yiyen ve telaffuzları her ne kadar muhafazakar olsa da kadının kadın erkeğin erkek olduğunu unutup DİNDARlık adı altında light kepazelikler yaparak bunu ALLAH’IN DİNİNE sıvayan foyacılar.

Birisinin kaşına diğerinin gözüne laf edip aynı zamanda kaş göz eden el altından çark döndüren sinsi zihniyet üstatları. Erkeğin dincisi aşikar kadının dincisi tahammül edilmezdir. Başın açığını kapatmakla örtü taşımak aynı şey değildir. Bu saydıklarımda DİN KAÇAĞI var, bu saydıklarımda modern burjuvaziye anatomileriyle lojistik destek veren donanımlı, inançlarını part time yaşayan şirazesi bozuk kaporta kafalar var.

Tekrar ediyorum en reçelli şeddeyle
“ÜSTÜNLÜK TAKVADADIR AMA ALÇAKLIKTA GÖZÜMÜZE SOKULMASIN” diyebileceğim bu jenerasyon romantiklerine bakarak vitrinden DİN beğenmeyin (!) Bunları her hangi bir gazetede yazmıyorum bunları bu kıyıdan yazıyorum ve kimseye kürek çektiğim filan yok kaldı ki gaf denizinde kürek çeken bol olur geminin nerden su aldığını gösteriyorum kimbilir belki de hepimiz bu BATAN GEMİNİN Kaptanlarıyız kim bilir diyordu feride(!)

Bu yazıyı ister sakızdan çıkan şıp sevdi maniler niyetine oku
İster rehabilite enjekte eden vitamin niyetine
Ateş olmayan yerden YAZI çıkmaz de istersen
Ya da sen önce kendine bak tayfasını topla kapımı taşlasınlar
Gerçeği yazanın bir yüzü karaysa gözümüze sokanların İKİ YÜZÜ KARA!

16 Kasım 2009 Pazartesi

Herkes kendi cennetine!

DÜCANE CÜNDİOĞLU

Hastalık ve yaşlılık korkusu...

Bu iki korku, modernite tarafından, ölüm korkusunun yerine ikame edilmiş durumda. Çünkü modern insan, mümkün olabildiğince uzun yaşamak istiyor.

Uzun yaşamaktan ise, ister istemez, bedenî hazların sürekliliğini, yani maddî haz kaynaklarını yitirmemeyi anlıyor. Böylelikle sadece uzun değil, aynı zamanda iyi de yaşamak istiyor; yani hem sağlıklı, hem genç olarak yaşamayı düşlüyor; mümkünse sonsuza değin...

Sağlık hastalığın, gençlik yaşlılığın yerine ikame edildiğinde, salt yaşam değil, bilakis hem uzun, hem iyi yaşam, ölüm'ün karşıtı halini alıverir.

Ölüm korkusundan, dolayısıyla bu korkunun bilincinde yol açtığı/açacağı hasarlardan uzaklaşmaya çalışan modern insan da ister istemez bu sefer hastalık ve yaşlılık korkusunun bilincinde oluşturduğu hasarlarla başetmek zorunda kalır.

Modern nevroz türlerinin büyük bir çoğunluğu, varlığını, küçük korkuların büyümesine borçlu.

Günümüzde hastalanmak ve yaşlanmak demek, ölmek demek; küçük küçük ölmek... azar azar ölmek...

***

Nazarımda, modern insanın talihsizliğinin en büyük göstergesi, binlerce küçük ölümle başetmek zorunda kalmasıdır.

Düşünsenize, binlerce küçük ölüm... binlerce kusur... binlerce noksan... Hangisini öldüreceksin, hangisiyle başedeceksin?

Gerçekte hepsi de insan irfanına nisbetle sözünü etmeye değmez şeyler! Hakikat değil hiçbiri, tamamı birer vehim ürünü!

Modern insanı öldüren ne veba, ne kolera, ne frengi, bilâkis bu küçük ölümler. Yüreği küçülen insan küçük küçük ölüyor... mini mini takıntılar yüzünden gram gram ölüyor...

***

Nedense tam da bu noktada Ajda Pekkan'la Bülent Ersoy'u hatırlamadan edemiyorum.

İçim sızlaya sızlaya düşünüyorum: Yaşamak nasıl olur da bu denli güç, bu denli yorucu bir teknik haline gelir?

Zaman nasıl da aleyhlerine işliyor ve bu süreci geciktirmek için nasıl da çırpınıyorlar.

Sahte ölümlere karşılık sahte zaferler!

Ve aptal dostların binbir zahmetle birleşip ayrılan avuçlarından sadır olan sahte alkışlar!

Belli ki hiç dostları olmamış. Gerçek dostlar... kendilerine ayna tutacak dostlar...

Şems-i Tebrizi "Ne yapıp edip bir ayna bul kendine!" der, bir dost yani... sana seni sende gösterecek bir dost...

Seni, yani kusurlarını, yani noksanlarını, seni sen yapan, seni insan haline getiren tüm yoksunluklarını....

Sana, yani gönlün çığlıklarına kulaklarını tıkayan o zavallı nefsine, yani aptalca kibri yüzünden şişine şişine özünü yaşamın özüyle birleştirmeyi bir türlü beceremeyen bir diğer dosta... gönlüne...

Sende, yani bu dünyada, yani bu bedende... cıvık cıvık hazların arasında...

***

İnsan ruhunun hınçla çitilenmesi karşısında bir 'ah' nidası duymak, bir inilti emaresi görmek bu kadar mı zor?

Bedenin doğal kusurlarını, delik deşik edilen bir ruhtan kopartılan 'et' parçalarıyla yamamaya değer mi hiç?

İnsanlar her geçen gün biraz daha bedenlerini diriltmek uğruna, ruhlarına kasteden hasta bilinçler hâline geliyorlar...

Nihayet, Tanrı'ya ve doğaya karşı savaşıyoruz.

İnadına üstelik.

Niçin?

Razı olmamak için... olup biteni sevgiyle öpüp başımıza koymamak için...

Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna erinirim dememek için...

Rıza lokmasını yutmak bu kadar mı zor?

Rıza lokmasını yutmak, yani "varlığın tüm hâllerinden hoşnutluk" mertebesine ermek...

***

Eksiklerimizde, kusurlarımızda bile keramet (lütuf) arayan bir toplumun mensuplarıydık bir zamanlar. Aramızda, bize kusur ve noksanlarımızdan bile hoşnut olmamızı öğreten ustalar dolaşırdı. Kuruntularımıza boşvermemizi öğütleyen ustalar... Hastalanmayı, yaşlanmayı, ölmeyi... bir lütuf, bir nimet, bir armağan bilmemiz gerektiğini hatırlatan ustalar...

Şimdiyse direniyoruz, direncimize mukabil refahımız artarken hoşnutluğumuz azalıyor. Rızamız...

Binlerce küçük ölüm sarmış durumda etrafımızı. Birer virüs gibi binlerce küçük ölüm...

***

Dindarlığın modern formları da benzer duygularca baskılanıyor. Çünkü dindarlar da iyi ve uzun yaşam arzularını öte-dünya nimetleri üzerinden tatmin etmeye çalışıyorlar.

Burada aradıklarını orada da bulmayı istiyorlar. Hem de kat kat fazlasıyla...

Ancak sadece bildikleri hazları. İştah ve şehveti...

Halk nereye gitmek ister? Elbette kendi cennetine! İştah ve şehvet yurduna...

Bizzat bu hazları va'deden Kur'an olduğuna göre, niçin bu nimetleri sanki önemsemezmişim gibi konuşabiliyorum? Acaba Kur'an'ın va'dettiği nimetlere karşı -hâşâ- haddimi bilmeyip dudak mı büküyorum?

Bir hamakat alâmeti olarak addedebileceğim böylesi suizanları taşıyanlar arasında bazı âşina yüzlere de rastladım.

Ne diyebilirim?

Herhalde şu kadarını:

Cennet yok, cennetler var. Cehennem yok, cehennemler var!

O hâlde herkes kendi cennetine!

Etiketler

hmalkan (16) yeni şafak (11) dücane cündioğlu (9) ali bulaç (5) ahmet turan alkan (4) kürt sorunu (4) okuduklarımdan (4) taraf gazetesi (4) zaman gazetesi (4) demokratik açılım (3) feridenin günlüğü (3) kürt açılımı (3) leyla ipekçi (3) nihal karaca (3) türban (3) Türkiye (2) ahmet altan (2) ahmet turan (2) başörtü sorunu (2) esra elönü (2) iskender pala (2) nazan bekiroğlu (2) nihal bengisu (2) sinan paşa (2) tesettür (2) turan alkan (2) türk kimliği (2) ulusal kimlik (2) 1 ocak duası (1) 2009 (1) 28 şubat (1) AB (1) ABD (1) Afganistan (1) Allah'a ısmarladık (1) BOP (1) Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa (1) Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi (1) Ebuzer (1) Eğreti Gelin (1) Fuzulî (1) Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler (1) Hakikat niçin hep ıslak (1) Japonya (1) Japonya olsun mu? (1) Kafka (1) Katip Çelebi (1) Kemal Sunal (1) Mevlânâ (1) NATO (1) Pakistan (1) Picasso (1) Samtî Dede (1) Stalker (1) Stephen Hawking (1) Sultan Veled (1) Tarkovski (1) Türk ayrılıkçıları (1) Türkçeleştirme (1) acı tenkit (1) adanalı ziya (1) adilmedya.com (1) ahmet paşa (1) ahmet taşgetiren (1) ajda pekkan (1) aksiyon dergisi (1) akıl (1) ali aslan (1) ali koca (1) ali murat güven (1) anatomik tagayyür (1) anayasa mahkemesi (1) anka (1) ankebut 5 (1) anlayış dergisi (1) antropomorfik (1) ateş olmayan yerden yazı çıkmaz (1) atilla fikri ergun (1) avrasya (1) aym (1) aziz mahmud hüdayi (1) aşk (1) aşk hutbesi (1) aşk yapmak (1) aşk üzerine (1) aşk-ı cihan (1) aşkın merhaleleri (1) aşıklık (1) aşıklık odur ki (1) barok dindarlık (1) başka gezegen yok arkadaşlar (1) bedir (1) bengisu karaca (1) beşir ayvazoğlu (1) bilimsel yazar (1) bireysel özgürlük (1) bu hutbe aşkıma gitsin (1) bülent ersoy (1) büyük selanik (1) can güngen (1) cemil meriç (1) cenneti arayan sanat (1) chp (1) cüppeli şövalye (1) darendeli (1) demir leblebidir (1) demokratik hak (1) derviş ruhu (1) dijital cami (1) dilek hanif (1) din de bizim (1) din istismarı (1) dinci (1) dinci basın (1) dindarlar (1) dindarlığın trajedisi (1) dinsiz basın (1) edebiyatta dînî terminoloji (1) elif şafak (1) empati (1) entel sinemacı (1) eril'den eril'e aşkın sırrı (1) ertelenmiş cinsellik (1) estetik (1) estetik toplum (1) evrim (1) ferisiler (1) filistin sorunu (1) formula (1) füsus (1) gazozuna yasin (1) gözlerinde görüyorsan gözlerini (1) haber7 (1) hakan albayrak (1) hakikat (1) happy birthday (1) hastalık ve yaşlılık korkusu (1) hayat (1) hayatın anlamı (1) hayrunnisa gül (1) hazreti aişe (1) hegemonya (1) hendek (1) henry david thoreau (1) her düşünceye saygı (1) hercai yazar (1) herkes kendi cennetine (1) herşey O'dur (1) herşey O'ndandır (1) hiciv (1) hilal kaplan (1) homo islamicus (1) hudeybiye (1) hurma kapsülü (1) hüseyin nasr (1) hüzün (1) hüzünlü veda (1) ihsan eliaçık (1) ihvan (1) ihvan-ı müslimin (1) inamıyorum (1) islam (1) islamcılık (1) islami entelijansiya (1) istenç (1) istihare yatalağı (1) işarat-ı evsaf-ı aşk (1) kadının erkeğe vurgunluğu (1) kahretsin (1) kalp (1) kalp zekası (1) kapitalist tüketim alışkanlıkları (1) karınca kararınca (1) kaybolan paradigmalar (1) kendine iyi bak (1) kerem dağlı (1) kesret (1) kişisel tercih (1) klasik islamcı (1) kuran kursu (1) kutlu doğum (1) kutsallık (1) küçük ölümler (1) kıbrıs (1) laiklik (1) laiklik yorumu (1) mahalle baskısı (1) mahallenin ferisileri (1) marlboro (1) mazhar bağlı (1) medeniyet (1) medeniyet ve ütopya (1) milliyetçilik (1) mizah (1) mizaha meyyalim (1) modern düşünce (1) modernizm (1) muhafazakar (1) muhafazakar kesim (1) muhafazakarlık (1) muktezayı hüsn (1) mustafa kemal (1) mustafa tekin (1) mustafa özel (1) muzip (1) müslüman gençlik (1) müslüman kardeşler (1) müslüman siyaseti (1) müslüman sol (1) müslümanca ekonomi (1) nasır (1) neden hep yaşlı? (1) neden okuyorum (1) nesir dili (1) nihal bengisu karaca (1) niyazi mısrî (1) nuh'un gemisi (1) nurettin huyut (1) obama (1) okuduklarım (1) okuma tutkusu (1) okumak (1) orhan pamuk (1) philip morris (1) putlaştırma (1) q klavye (1) risalehaber (1) romantizm (1) romantizmi kaybettik (1) sabah paşa (1) sadık yalsızuçanlar (1) said nursi (1) sara büyükduru (1) sen önce kendine bak tayfası (1) senai demirci (1) senkretizm (1) seyyid kutup (1) sivil itaatsizlik (1) stanley kubrick (1) suskun buldum (1) sözde vatandaş (1) tarzı (1) tasavvuf (1) taşgetiren (1) taşra hocaları (1) tenzih (1) terörist (1) teşbih (1) tiki (1) tiki ümmet (1) turuncu dergisi (1) türkiyelilik (1) türkçülük (1) uhud (1) utopia (1) vahdet (1) vallahi dertten (1) varoluş (1) veda ve yolcular (1) vitali hakko (1) yenilgi (1) yenilgiye ağıt (1) yeşilçam (1) yılbaşı (1) zaman (1) zorla laik (1) âşık olmak (1) çarşaf açılımı (1) çağdaş dindarlık (1) çocukluğun mahalleleri (1) ölüm korkusu (1) ölümsüzlük (1) ömer faruk darendeli (1) öss (1) öss vasıtaları (1) öteki mahalle (1) özkan erdem (1) ümmet (1) ütopya (1) Şems-i Tebrizî (1) şeriata uygun günah (1) şeyh-i ekber (1) şiir dili (1) şinasi (1) şişmanlık (1)