ALİ KOCA
Ruhumun girdaplarına girmeyi ne kadar çok isterdim! İsteğim o girdaplara nüfûz etmek değil; girdapların mahiyetini, keyfiyetini görebilmek. Zamanın ve mekânın boğuculuğunda her gün biraz daha derinleşen o karanlık kuyularda bir ışığa rastalayabilmek ümidim.
Bir ışık, belki bir hüzme; cihanı değil, ruhumu aydınlatacak bir parıltı belki de aradığım. Bir dünyayı yutabilecek kadar derin olan o kuyularda benim ruhum örseleniyor. Ve ben böyle derinden sarsılmamıştım hiç. Sanki bir eşikte duruyorum; bir tercihimle, bir adımımla ömrüm değişecekmiş gibi geliyor. Bir uçurumun önündeyim, uçurumun derinliği beni korkutmuyor. Ve ilginçtir bu derinlik beni cezbediyor. Bıraksam kendimi sonsuz bir uçurumun emniyetine bu işkence biter mi ki?
Durgun ve sakin gibi görünen hayatımda sorular beni hiç rahat bırakmadı. Aslında bana rahatsızlık da vermediler! Fakat her zaman için zihnimi ve kalbimi meşgul etmeye devam ettiler. Cevapları bulmak hayatımda her şeyi yoluna koyacak zannederken; her cevap yeni bir soruyla geldi. Sonsuza uzanan bir zincirin halkaları gibi: Cevabı bul ve yeni soru gelsin, cevabı bul ve yeni soru gelsin… Sanki bir yarışma ismi! Fakat kazananı belli değil! Kaybedeni var mı? O da bilinmiyor! Kazanamadıktan sonra kaybeden olmaya alıştırıyor insan kendini. Kazanamayınca, kaybeden olmak, kayıplarda olmak ve bunu kabullenmek de en acısı.
Bir gün bir zafer çığlığıyla irkiliyor ömrüm! Belki yalancı bir çığlık; ama yalancı da olsa bir zafer çığlığı. Daha da önemlisi bu çığlık benden değil, ebedî düşmanımdan. Aynı zamanda ebedî dostum! Hayatımı mahveden, hayatımı düzenleyen; önüme engeller koyan, önümdeki problemleri çözen; zor durumda kurtarıcım, en olmadık yerde cellâdım… sıfatları uzar gider. Kısacası, aklım! Ömrümü irkilten zafer çığlığını atan aklım, yıllardır uğraştığı hedefine varıyor. Bu uğurda bazen hafakanlara girse de, uzun bir süre dışlanıp horlansa da; bedenime daha ötesi ruhuma ızdıraplar yaşatsa da en sonunda zaferini ilan ediyor: Kalbini öldürdüm!
Bundan sonrası aklın hikâyesi aslında; ama ben, bir kalbin yenilgisini anlatacağım…
Yenilgiler, zaferler kadar cezbetmez insanı. İnsan hep yenen olmayı istediğinden midir bilinmez; ama zaferlerin verdiği coşku yoktur yenilgilerde. Zaferler kadar ihtişamlı bir yeri yoktur insanlık hafsalasında yenilgilerin. Ve yenilgiler hep bir hataya ya da bir insana bağlanır. Halbuki yenilgi, -çok ihmal edilse de- bazen yazgıdır. Hem de çok güzel bir yazgı. En güzel destanlar yenilgi üzerine yazılmış ve söylenmiştir. Manas’ın, İlyada’nın, Alp Er Tunga’nın zafer destanları olduğunu kim iddia edebilir ki?!
Şairin de dediği gibi ‘yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer’ için yenilgi şarttır. Hem zaferin ne kıymeti olurdu ortada bir yenilgi olmasaydı? Bir yenilen olmasaydı yenenin destanını kim anlatır, kim dinlerdi? İşte bu yüzdendir ki kalbin yenilgisi çok anlamlı ve önemli. Bir Âdem yenilmeli ki insanlığın ‘dünya sürgünü’ başlasın; bir dünya yıkılmalı ki sonsuzluğun kapıları açılsın!..
29 Şubat 2008 Cuma
Neden okuyorum?
ÖMER FARUK DARENDELİ
Bir okuma tutkusu başladı bugünlerde bende. Kitaplarla olan dostluk ilişkilerimin biraz daha arttığını hissediyorum. Bir kitabı bitirmeden diğer kitabı belirliyor ve hemen diğer kitaba başlıyorum. Bunun sebebini düşünüyorum. Neden okuyorum? Bir okuma değil, sanırım benimki, bir kaçış. Cemil Meriç gibi bir kaçış. Gerçek dünyadan, insanların samimiyetsizliğinden, sevdiklerimin vefasızlığından kitaplar dünyasına bir kaçış. Menfaat bekleyenlerden hiçbir menfaati olmayana, sevgine mutlak bilgi ile karşılık verene, almayana ve alma gayreti gütmeyene, faydalı olana doğru bir kaçış. Dilimi anlamayanlardan dilini anladıklarıma doğru bir kaçış. Belki de hayatımı anlamlandırma çabası. Ya da söyleyemediğim doğruları kitaplarda aramak. Aynı düşünceleri paylaşıyor olduğumu görerek rahatlamak. Yalan yağmurlarının altından kaçarak kitapların şemsiyesi altına sığınmak. Yalan yüzlerin, yalan gözlerin, yalan sözlerin velhasıl bütün yalanların dünyasından uzaklaşmak. Denizde alabora olmaktan korkup en yakın limana sığınan gemi misali, bütün korkunçluk ve tehlikelerden kaçış ve kitaplara sığınış. Duyduklarım ve gördüklerimin şoku beni kitapların dünyasına doğru yol almaya zorluyor. Tüm zorlukları yıkmak için, yıkamadıklarımdan kaçmak, kaçıp kurtulmak için. Ve daha birçok içinler…
Tüm duygusuzluklardan duygu dolu olanlara doğru bir gidiş benimki. Çare kaçmak değil belki, kitaplar bir sığınak gibi görülmemeli belki. Ama ne yapayım? Menfaat dünyasına söyleyecek sözler bulmak için, bulup menfaatçi olduklarını yüzlerine haykırmak için kitaplar dünyasına gidiyorum. Okumanın ukalalaştırmayacağını göstermek için, çok bilmenin çok konuşmayı gerektirmediğini göstermek için okuyorum.
Neden okuduğumu öğrenmek için okuyorum. Kendimi daha iyi anlamak, anlatmak için, şarkıları daha iyi yorumlayabilmek için, bulunduğum yere kuş bakışı bakabilmek için okuyorum. Anlamsız, kötü ve boş şeyler değil; anlamlı, güzel, dopdolu şeyler söylemek ve yazmak için okuyorum. Kendim için olan okumalarımın son bulmasını sağlayabilmek ve tüm okumalarımın insanlara faydalı olmak adına olması için okuyorum. Meriç gibi: “… darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: Her düşünceye saygı.” sözünü söyleyebilme olgunluğunu gösterebilmek için okuyorum. Aramızdaki her sorunu kavga ile çözmenin bir ahmaklık olduğunu kavramak ve bunu kavratmak için okuyorum. Binlerce sorun var ve benim kafamda bu binlerce sorunun çözümünün ne olduğu ile ilgili binlerce soru var. Binlerce sorunun çözümü için ve binlerce soruma cevap bulabilmek için okuyorum.
Bir kitabı (Kur’an) anlamak ve o bir kitabı (Kur’an) anlatmak için okuyorum.
Velhasıl kaçmak için, kaçtıklarıma yaklaşabilme olgunluğunu bulmak, sorunlara çözüm, sorularıma cevap bulmak ve daha faydalı olmak için okuyorum.
Bir okuma tutkusu başladı bugünlerde bende. Kitaplarla olan dostluk ilişkilerimin biraz daha arttığını hissediyorum. Bir kitabı bitirmeden diğer kitabı belirliyor ve hemen diğer kitaba başlıyorum. Bunun sebebini düşünüyorum. Neden okuyorum? Bir okuma değil, sanırım benimki, bir kaçış. Cemil Meriç gibi bir kaçış. Gerçek dünyadan, insanların samimiyetsizliğinden, sevdiklerimin vefasızlığından kitaplar dünyasına bir kaçış. Menfaat bekleyenlerden hiçbir menfaati olmayana, sevgine mutlak bilgi ile karşılık verene, almayana ve alma gayreti gütmeyene, faydalı olana doğru bir kaçış. Dilimi anlamayanlardan dilini anladıklarıma doğru bir kaçış. Belki de hayatımı anlamlandırma çabası. Ya da söyleyemediğim doğruları kitaplarda aramak. Aynı düşünceleri paylaşıyor olduğumu görerek rahatlamak. Yalan yağmurlarının altından kaçarak kitapların şemsiyesi altına sığınmak. Yalan yüzlerin, yalan gözlerin, yalan sözlerin velhasıl bütün yalanların dünyasından uzaklaşmak. Denizde alabora olmaktan korkup en yakın limana sığınan gemi misali, bütün korkunçluk ve tehlikelerden kaçış ve kitaplara sığınış. Duyduklarım ve gördüklerimin şoku beni kitapların dünyasına doğru yol almaya zorluyor. Tüm zorlukları yıkmak için, yıkamadıklarımdan kaçmak, kaçıp kurtulmak için. Ve daha birçok içinler…
Tüm duygusuzluklardan duygu dolu olanlara doğru bir gidiş benimki. Çare kaçmak değil belki, kitaplar bir sığınak gibi görülmemeli belki. Ama ne yapayım? Menfaat dünyasına söyleyecek sözler bulmak için, bulup menfaatçi olduklarını yüzlerine haykırmak için kitaplar dünyasına gidiyorum. Okumanın ukalalaştırmayacağını göstermek için, çok bilmenin çok konuşmayı gerektirmediğini göstermek için okuyorum.
Neden okuduğumu öğrenmek için okuyorum. Kendimi daha iyi anlamak, anlatmak için, şarkıları daha iyi yorumlayabilmek için, bulunduğum yere kuş bakışı bakabilmek için okuyorum. Anlamsız, kötü ve boş şeyler değil; anlamlı, güzel, dopdolu şeyler söylemek ve yazmak için okuyorum. Kendim için olan okumalarımın son bulmasını sağlayabilmek ve tüm okumalarımın insanlara faydalı olmak adına olması için okuyorum. Meriç gibi: “… darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: Her düşünceye saygı.” sözünü söyleyebilme olgunluğunu gösterebilmek için okuyorum. Aramızdaki her sorunu kavga ile çözmenin bir ahmaklık olduğunu kavramak ve bunu kavratmak için okuyorum. Binlerce sorun var ve benim kafamda bu binlerce sorunun çözümünün ne olduğu ile ilgili binlerce soru var. Binlerce sorunun çözümü için ve binlerce soruma cevap bulabilmek için okuyorum.
Bir kitabı (Kur’an) anlamak ve o bir kitabı (Kur’an) anlatmak için okuyorum.
Velhasıl kaçmak için, kaçtıklarıma yaklaşabilme olgunluğunu bulmak, sorunlara çözüm, sorularıma cevap bulmak ve daha faydalı olmak için okuyorum.
Etiketler:
cemil meriç,
darendeli,
her düşünceye saygı,
hmalkan,
neden okuyorum,
okuma tutkusu,
okumak,
ömer faruk darendeli
24 Şubat 2008 Pazar
Hüzün, veda ve yolcular
LEYLA İPEKÇİ
İnsan yalnız başına kaldığında hüzünlenir. Ya da varolan hüznü artar. Sanırım yalnızlık ile hüzün arasında fıtratımızdan kaynaklanan bir bağ var. Hüzün bizi uzaklara yolluyor. Bir nevi yitiklik duygusu veriyor insana. Kayıp olan bir şeye özlem duyuyoruz hüzünlenince. Sanki bir vakitler bizimle bir bütünü oluşturan o şey bizden kopup gitmiş gibi.
Ya da biz ayrı düşmüşüz kendimizi ait hissettiğimiz bir şeyden. Uzaklaşmışız sanki.
Bu kadar da değil. Hüzün arttığında duyarlılığımız da artar. Baktığımızı daha derinden kavramaya başlarız. İnsiyaki olarak. Hüzünlü bir insanın kötülük ve şiddete yönelme eğilimi de azalır kendiliğinden. Hatta eskiden kendine daha çok yakıştırdığı, zamanla araya dünya halleri girdikçe unuttuğu bir iyilik haresiyle yeniden çevrilmiş hisseder kendini. Sanki bir nevi kendine dönmüş, içindeki öze dair bir ipucu yakalamıştır. İyiliğin kuşatıcı, kötülüğün ise arızi olduğunu hüzün bastığında daha net ayırt ederiz.
Dünya ve somut yaşam hızla aradan çekilmektedir ve hüzün bizi bu dünyanın ötelerine, oraya, gayba yollamaktadır. Kelimelerle bilmediğimiz ama içimizden sözsüz olarak bildiğimiz başka alemlere...
Sanırım insan kalabalıklar içinde de olsa tek başına taşıyor hüznü. Hüzün yalnızlık ile birleştiğinde ise insandaki ifade arzusu artıyor. İçindeki o sözsüz bilgi kendini açığa çıkarmak, kendini belli etmek, var etmek istiyor. Böylelikle notalar, harfler, boyalar, yani sanatın gereçleri giriyor devreye. İnsanın kendini ifade etmeye olan yatkınlığı içindeki hüznünü keşfetme güdüsüyle birlikte çeşitli anlamlar kazanabiliyor. Hüznü bir yüzeye (kağıda, tuvale veya bir çalgıya) yansıtarak onun sağladığı imkanlarla kendini ifade etmeye başlayabiliyor.
Özlem ve kavuşma
Adem’in dünyaya düşüşü bir ayrılış, bir veda ve tabii ki bir yalnızlık serüveni idi. Havva’yı bulmasıyla yalnızlığını giderdi bir nebze. Ama koptuğu cennete olan özlemi baki kaldı. Bizler de dünyada bu gurbet duygusunu bir evlattan diğerine naklediyoruz. Belki doğduğumuz memlekette yaşamıyor çoğumuz. Buna bir de insan olarak doğmaktan kaynaklanan, ana rahminden kopuşu ekleyin. Hem dünyaya düşerken, hem rahimden çıkarken, hem de bir yerden bir yere hicret ederken kopuyoruz yurdumuzdan. Bunlara bir de asli tabiatımıza kodlanmış gurbet duygusu eklenince, edilen her vedanın hüzün getirmesi elbette kaçınılmaz.
Ardından el salladığımız bir geminin ufuk çizgisine doğru yitip gitmesi bütünüyle hüzün uyandırır bizde. Bilinmeze, uzağa, muammaya doğru gitmektedir gemi. Vedalar da bu yüzden hüzünlüdür. Her veda, insanda bir kavuşma hayali bırakır. Ve uzaklık algımız giderek genişlemeye başlar. Tıpkı hüzün ile yalnızlık arasında olan bağın aynısını, hüzün ve veda arasında da kurmak mümkündür o halde.
Kavuşma özlemi, ister istemez bir gelecek zaman algısı da eklemiştir vedalarımıza. Kısacası hüzün ve veda yolculuklarımıza bir geniş zaman kazandırdığı gibi, maziyi, geleceği ve hayalleri iç içe ve bir bütün olarak yaşamamızı da sağlar. Cennet hem yitirilmiş olduğu için geçmiştedir, hem oraya geri dönüleceği için gelecektedir. Hem de kavuşma arzusuyla kavuşamama korkusu arasında salınıp duran bir başka zaman tahayyülünde devam etmektedir...
Vedalarımız aslında bir çeşit kendimizden kopuşu da imler bize. Çünkü her ayrılış bir başka yere varışı hedefler aslında. Bu da bir yolculuk, bir serüven, bir arayış anlamına gelir. Her birimiz kendi arayışlarımızın yolcusuyuz, vedalarımız ve kavuşma hayallerimizle. Ve her birimizin kendini bulma serüveni arayışlarla dolu.
Ama bu arayışlar yeknesak ve hep tekdüze sürmüyor. Ve yine genellikle mutlu anlardan çok mutsuz anlar ile, acılar, ayrılıklar, maruz kalınan haksızlıklar ile pişiyoruz hepimiz. Kendimize en yaklaştığımız anlar ise ansızın bize derin bir hüzün eşlik etmeye başlar.
Belki de bazen, düşünüyorum da, kendimize en yaklaştığımız anlarda hayatı ve kainatı olduğu gibi görmeye başlıyoruz. Yalın haliyle. Ve sanki hüznümüz de bundan. Derinleşmeyle gerçekleşen bir yalınlaşmadan. Belki de asıl derinleşme böylesine bir yalın algılayışla gerçekleşebiliyor ancak.
En uzun yol
Ne demektir bu? Peşin hükümlerimizden, savunduğumuz ideolojilerden, takıntı ve zaaflarımızdan ve hatta kin ve nefret duygularımızdan arındıkça ancak: Olduğu gibi bakmaya başlıyoruz eşyanın hakikatine. İnsanın yüzüne. Bir olaya. Ve tabii kendimize... Kısa bir süreliğine de olsa: Kendimiz oluyoruz.
Tam bu noktadan mucizevi bir hisse kapılıyorum ben. Sanki kendim olmam demek, Allah’ın (cc) beni görmek istediği gibi olmamla aynı şey demek oluyor. Yani O’nun benim için yazdığı ile benim kendim için dilediğim bir bakıma çakışmış oluyor. İrade ile kaderin çakışması böyle bir şey olsa gerek diyorum. Benim için yazılanı kendi irademle dilemiş ve seçmiş olmam nasıl da büyülü bir buluşma.
Hayr olan ancak böyle gerçekleşebilir sanırım. Şer gibi görünenin aslında hayr olması bir bakıma ancak böyle çok daha geniş bir boyuttan bakıldığında, ilahi niteliğine bürünebiliyor insanın nezdinde. Sanırım en uzun yol, insanın kendine doğru gidiyor. Hüzünlü vedalarla hep. Yolculuklar burada da, orada da sürüyor. Kaldırılacağımız güne dek.
İnsan yalnız başına kaldığında hüzünlenir. Ya da varolan hüznü artar. Sanırım yalnızlık ile hüzün arasında fıtratımızdan kaynaklanan bir bağ var. Hüzün bizi uzaklara yolluyor. Bir nevi yitiklik duygusu veriyor insana. Kayıp olan bir şeye özlem duyuyoruz hüzünlenince. Sanki bir vakitler bizimle bir bütünü oluşturan o şey bizden kopup gitmiş gibi.
Ya da biz ayrı düşmüşüz kendimizi ait hissettiğimiz bir şeyden. Uzaklaşmışız sanki.
Bu kadar da değil. Hüzün arttığında duyarlılığımız da artar. Baktığımızı daha derinden kavramaya başlarız. İnsiyaki olarak. Hüzünlü bir insanın kötülük ve şiddete yönelme eğilimi de azalır kendiliğinden. Hatta eskiden kendine daha çok yakıştırdığı, zamanla araya dünya halleri girdikçe unuttuğu bir iyilik haresiyle yeniden çevrilmiş hisseder kendini. Sanki bir nevi kendine dönmüş, içindeki öze dair bir ipucu yakalamıştır. İyiliğin kuşatıcı, kötülüğün ise arızi olduğunu hüzün bastığında daha net ayırt ederiz.
Dünya ve somut yaşam hızla aradan çekilmektedir ve hüzün bizi bu dünyanın ötelerine, oraya, gayba yollamaktadır. Kelimelerle bilmediğimiz ama içimizden sözsüz olarak bildiğimiz başka alemlere...
Sanırım insan kalabalıklar içinde de olsa tek başına taşıyor hüznü. Hüzün yalnızlık ile birleştiğinde ise insandaki ifade arzusu artıyor. İçindeki o sözsüz bilgi kendini açığa çıkarmak, kendini belli etmek, var etmek istiyor. Böylelikle notalar, harfler, boyalar, yani sanatın gereçleri giriyor devreye. İnsanın kendini ifade etmeye olan yatkınlığı içindeki hüznünü keşfetme güdüsüyle birlikte çeşitli anlamlar kazanabiliyor. Hüznü bir yüzeye (kağıda, tuvale veya bir çalgıya) yansıtarak onun sağladığı imkanlarla kendini ifade etmeye başlayabiliyor.
Özlem ve kavuşma
Adem’in dünyaya düşüşü bir ayrılış, bir veda ve tabii ki bir yalnızlık serüveni idi. Havva’yı bulmasıyla yalnızlığını giderdi bir nebze. Ama koptuğu cennete olan özlemi baki kaldı. Bizler de dünyada bu gurbet duygusunu bir evlattan diğerine naklediyoruz. Belki doğduğumuz memlekette yaşamıyor çoğumuz. Buna bir de insan olarak doğmaktan kaynaklanan, ana rahminden kopuşu ekleyin. Hem dünyaya düşerken, hem rahimden çıkarken, hem de bir yerden bir yere hicret ederken kopuyoruz yurdumuzdan. Bunlara bir de asli tabiatımıza kodlanmış gurbet duygusu eklenince, edilen her vedanın hüzün getirmesi elbette kaçınılmaz.
Ardından el salladığımız bir geminin ufuk çizgisine doğru yitip gitmesi bütünüyle hüzün uyandırır bizde. Bilinmeze, uzağa, muammaya doğru gitmektedir gemi. Vedalar da bu yüzden hüzünlüdür. Her veda, insanda bir kavuşma hayali bırakır. Ve uzaklık algımız giderek genişlemeye başlar. Tıpkı hüzün ile yalnızlık arasında olan bağın aynısını, hüzün ve veda arasında da kurmak mümkündür o halde.
Kavuşma özlemi, ister istemez bir gelecek zaman algısı da eklemiştir vedalarımıza. Kısacası hüzün ve veda yolculuklarımıza bir geniş zaman kazandırdığı gibi, maziyi, geleceği ve hayalleri iç içe ve bir bütün olarak yaşamamızı da sağlar. Cennet hem yitirilmiş olduğu için geçmiştedir, hem oraya geri dönüleceği için gelecektedir. Hem de kavuşma arzusuyla kavuşamama korkusu arasında salınıp duran bir başka zaman tahayyülünde devam etmektedir...
Vedalarımız aslında bir çeşit kendimizden kopuşu da imler bize. Çünkü her ayrılış bir başka yere varışı hedefler aslında. Bu da bir yolculuk, bir serüven, bir arayış anlamına gelir. Her birimiz kendi arayışlarımızın yolcusuyuz, vedalarımız ve kavuşma hayallerimizle. Ve her birimizin kendini bulma serüveni arayışlarla dolu.
Ama bu arayışlar yeknesak ve hep tekdüze sürmüyor. Ve yine genellikle mutlu anlardan çok mutsuz anlar ile, acılar, ayrılıklar, maruz kalınan haksızlıklar ile pişiyoruz hepimiz. Kendimize en yaklaştığımız anlar ise ansızın bize derin bir hüzün eşlik etmeye başlar.
Belki de bazen, düşünüyorum da, kendimize en yaklaştığımız anlarda hayatı ve kainatı olduğu gibi görmeye başlıyoruz. Yalın haliyle. Ve sanki hüznümüz de bundan. Derinleşmeyle gerçekleşen bir yalınlaşmadan. Belki de asıl derinleşme böylesine bir yalın algılayışla gerçekleşebiliyor ancak.
En uzun yol
Ne demektir bu? Peşin hükümlerimizden, savunduğumuz ideolojilerden, takıntı ve zaaflarımızdan ve hatta kin ve nefret duygularımızdan arındıkça ancak: Olduğu gibi bakmaya başlıyoruz eşyanın hakikatine. İnsanın yüzüne. Bir olaya. Ve tabii kendimize... Kısa bir süreliğine de olsa: Kendimiz oluyoruz.
Tam bu noktadan mucizevi bir hisse kapılıyorum ben. Sanki kendim olmam demek, Allah’ın (cc) beni görmek istediği gibi olmamla aynı şey demek oluyor. Yani O’nun benim için yazdığı ile benim kendim için dilediğim bir bakıma çakışmış oluyor. İrade ile kaderin çakışması böyle bir şey olsa gerek diyorum. Benim için yazılanı kendi irademle dilemiş ve seçmiş olmam nasıl da büyülü bir buluşma.
Hayr olan ancak böyle gerçekleşebilir sanırım. Şer gibi görünenin aslında hayr olması bir bakıma ancak böyle çok daha geniş bir boyuttan bakıldığında, ilahi niteliğine bürünebiliyor insanın nezdinde. Sanırım en uzun yol, insanın kendine doğru gidiyor. Hüzünlü vedalarla hep. Yolculuklar burada da, orada da sürüyor. Kaldırılacağımız güne dek.
Etiketler:
hmalkan,
hüzün,
hüzünlü veda,
leyla ipekçi,
veda ve yolcular
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Etiketler
hmalkan
(16)
yeni şafak
(11)
dücane cündioğlu
(9)
ali bulaç
(5)
ahmet turan alkan
(4)
kürt sorunu
(4)
okuduklarımdan
(4)
taraf gazetesi
(4)
zaman gazetesi
(4)
demokratik açılım
(3)
feridenin günlüğü
(3)
kürt açılımı
(3)
leyla ipekçi
(3)
nihal karaca
(3)
türban
(3)
Türkiye
(2)
ahmet altan
(2)
ahmet turan
(2)
başörtü sorunu
(2)
esra elönü
(2)
iskender pala
(2)
nazan bekiroğlu
(2)
nihal bengisu
(2)
sinan paşa
(2)
tesettür
(2)
turan alkan
(2)
türk kimliği
(2)
ulusal kimlik
(2)
1 ocak duası
(1)
2009
(1)
28 şubat
(1)
AB
(1)
ABD
(1)
Afganistan
(1)
Allah'a ısmarladık
(1)
BOP
(1)
Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa
(1)
Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi
(1)
Ebuzer
(1)
Eğreti Gelin
(1)
Fuzulî
(1)
Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler
(1)
Hakikat niçin hep ıslak
(1)
Japonya
(1)
Japonya olsun mu?
(1)
Kafka
(1)
Katip Çelebi
(1)
Kemal Sunal
(1)
Mevlânâ
(1)
NATO
(1)
Pakistan
(1)
Picasso
(1)
Samtî Dede
(1)
Stalker
(1)
Stephen Hawking
(1)
Sultan Veled
(1)
Tarkovski
(1)
Türk ayrılıkçıları
(1)
Türkçeleştirme
(1)
acı tenkit
(1)
adanalı ziya
(1)
adilmedya.com
(1)
ahmet paşa
(1)
ahmet taşgetiren
(1)
ajda pekkan
(1)
aksiyon dergisi
(1)
akıl
(1)
ali aslan
(1)
ali koca
(1)
ali murat güven
(1)
anatomik tagayyür
(1)
anayasa mahkemesi
(1)
anka
(1)
ankebut 5
(1)
anlayış dergisi
(1)
antropomorfik
(1)
ateş olmayan yerden yazı çıkmaz
(1)
atilla fikri ergun
(1)
avrasya
(1)
aym
(1)
aziz mahmud hüdayi
(1)
aşk
(1)
aşk hutbesi
(1)
aşk yapmak
(1)
aşk üzerine
(1)
aşk-ı cihan
(1)
aşkın merhaleleri
(1)
aşıklık
(1)
aşıklık odur ki
(1)
barok dindarlık
(1)
başka gezegen yok arkadaşlar
(1)
bedir
(1)
bengisu karaca
(1)
beşir ayvazoğlu
(1)
bilimsel yazar
(1)
bireysel özgürlük
(1)
bu hutbe aşkıma gitsin
(1)
bülent ersoy
(1)
büyük selanik
(1)
can güngen
(1)
cemil meriç
(1)
cenneti arayan sanat
(1)
chp
(1)
cüppeli şövalye
(1)
darendeli
(1)
demir leblebidir
(1)
demokratik hak
(1)
derviş ruhu
(1)
dijital cami
(1)
dilek hanif
(1)
din de bizim
(1)
din istismarı
(1)
dinci
(1)
dinci basın
(1)
dindarlar
(1)
dindarlığın trajedisi
(1)
dinsiz basın
(1)
edebiyatta dînî terminoloji
(1)
elif şafak
(1)
empati
(1)
entel sinemacı
(1)
eril'den eril'e aşkın sırrı
(1)
ertelenmiş cinsellik
(1)
estetik
(1)
estetik toplum
(1)
evrim
(1)
ferisiler
(1)
filistin sorunu
(1)
formula
(1)
füsus
(1)
gazozuna yasin
(1)
gözlerinde görüyorsan gözlerini
(1)
haber7
(1)
hakan albayrak
(1)
hakikat
(1)
happy birthday
(1)
hastalık ve yaşlılık korkusu
(1)
hayat
(1)
hayatın anlamı
(1)
hayrunnisa gül
(1)
hazreti aişe
(1)
hegemonya
(1)
hendek
(1)
henry david thoreau
(1)
her düşünceye saygı
(1)
hercai yazar
(1)
herkes kendi cennetine
(1)
herşey O'dur
(1)
herşey O'ndandır
(1)
hiciv
(1)
hilal kaplan
(1)
homo islamicus
(1)
hudeybiye
(1)
hurma kapsülü
(1)
hüseyin nasr
(1)
hüzün
(1)
hüzünlü veda
(1)
ihsan eliaçık
(1)
ihvan
(1)
ihvan-ı müslimin
(1)
inamıyorum
(1)
islam
(1)
islamcılık
(1)
islami entelijansiya
(1)
istenç
(1)
istihare yatalağı
(1)
işarat-ı evsaf-ı aşk
(1)
kadının erkeğe vurgunluğu
(1)
kahretsin
(1)
kalp
(1)
kalp zekası
(1)
kapitalist tüketim alışkanlıkları
(1)
karınca kararınca
(1)
kaybolan paradigmalar
(1)
kendine iyi bak
(1)
kerem dağlı
(1)
kesret
(1)
kişisel tercih
(1)
klasik islamcı
(1)
kuran kursu
(1)
kutlu doğum
(1)
kutsallık
(1)
küçük ölümler
(1)
kıbrıs
(1)
laiklik
(1)
laiklik yorumu
(1)
mahalle baskısı
(1)
mahallenin ferisileri
(1)
marlboro
(1)
mazhar bağlı
(1)
medeniyet
(1)
medeniyet ve ütopya
(1)
milliyetçilik
(1)
mizah
(1)
mizaha meyyalim
(1)
modern düşünce
(1)
modernizm
(1)
muhafazakar
(1)
muhafazakar kesim
(1)
muhafazakarlık
(1)
muktezayı hüsn
(1)
mustafa kemal
(1)
mustafa tekin
(1)
mustafa özel
(1)
muzip
(1)
müslüman gençlik
(1)
müslüman kardeşler
(1)
müslüman siyaseti
(1)
müslüman sol
(1)
müslümanca ekonomi
(1)
nasır
(1)
neden hep yaşlı?
(1)
neden okuyorum
(1)
nesir dili
(1)
nihal bengisu karaca
(1)
niyazi mısrî
(1)
nuh'un gemisi
(1)
nurettin huyut
(1)
obama
(1)
okuduklarım
(1)
okuma tutkusu
(1)
okumak
(1)
orhan pamuk
(1)
philip morris
(1)
putlaştırma
(1)
q klavye
(1)
risalehaber
(1)
romantizm
(1)
romantizmi kaybettik
(1)
sabah paşa
(1)
sadık yalsızuçanlar
(1)
said nursi
(1)
sara büyükduru
(1)
sen önce kendine bak tayfası
(1)
senai demirci
(1)
senkretizm
(1)
seyyid kutup
(1)
sivil itaatsizlik
(1)
stanley kubrick
(1)
suskun buldum
(1)
sözde vatandaş
(1)
tarzı
(1)
tasavvuf
(1)
taşgetiren
(1)
taşra hocaları
(1)
tenzih
(1)
terörist
(1)
teşbih
(1)
tiki
(1)
tiki ümmet
(1)
turuncu dergisi
(1)
türkiyelilik
(1)
türkçülük
(1)
uhud
(1)
utopia
(1)
vahdet
(1)
vallahi dertten
(1)
varoluş
(1)
veda ve yolcular
(1)
vitali hakko
(1)
yenilgi
(1)
yenilgiye ağıt
(1)
yeşilçam
(1)
yılbaşı
(1)
zaman
(1)
zorla laik
(1)
âşık olmak
(1)
çarşaf açılımı
(1)
çağdaş dindarlık
(1)
çocukluğun mahalleleri
(1)
ölüm korkusu
(1)
ölümsüzlük
(1)
ömer faruk darendeli
(1)
öss
(1)
öss vasıtaları
(1)
öteki mahalle
(1)
özkan erdem
(1)
ümmet
(1)
ütopya
(1)
Şems-i Tebrizî
(1)
şeriata uygun günah
(1)
şeyh-i ekber
(1)
şiir dili
(1)
şinasi
(1)
şişmanlık
(1)
