A. TURAN ALKAN
"Dinci" tâbiri batı dillerinden birine nasıl çevrilir bilmiyorum; sonuna "ist" takısı getirilip bazı karşılıklar bulunsa da bizim zihnî atmosferimizdeki o çirkin karşılığını bulmak mümkün olmaz gibime geliyor. Dindar değil, dinibütün, dine saygılı değil, hatta aşırı dindar, fundamentalist de değil: "Dinci!"
Bu kavram, "dinci" olmadığını karine ile anlayabildiğimiz bazı basın "uzuv"larının, terkibindeki mânâ kimyalarını sır gibi sakladıkları özel bir alaşımdan imâl edilmiş, çok başarılı bir prodüksiyondur. Kime tevcih etseniz sahiplenmez, "ne münasebet, ben dinci değilim" dedikten sonra niçin "dinci" sayılmaması gerektiğini söyleyecek, bununla beraber "din" kavramı ile nisbetini açıklamaya çalışan "kem-küm" benzeri lâflar etmek zorunda kalacaktır. Peki, "dinci" kavramı hakaret mânâsına gelir mi? Bir şahıs, bir başkasını "bana dinci dedi" diye mahkemeye verse, hâkimler nasıl bir içtihatta bulanacaktır; eleştiri mi, şahsiyete saldırı mı, tahkir mi, istihzâ mı; ne?
Bir tek kelime ile karşınızdakini savunma pozisyonuna düşürüp hamle üstünlüğü kazanmak için geliştirilmiş ustalıklı bir strateji. Bu tabir -esef edilir ki- bazı gazeteciler, yazarlar ve yayın organları tarafından önü ardı düşünülmeksizin leblebi gibi kullanılıyor.
Anayasamızın 24. maddesinde hâlâ geçerliliğini koruyan bir kaide var: Kimse dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa hükmü olmaktan öte temel nezaket kurallarıdır bu. Medenî memleketlerde insanlara inançlarıyla ilgili soru sormak veya imâda bulunmak en hafifinden terbiyesizlik sayılır, ardından soru sahibinin akıl sağlığının yerinde olup olmadığından şüphe edilir ve aynı kişiye açılmış bütün nezaket kredileri askıya alınır.
Son günlerde sahibi değişen bazı gazete ve televizyon kanallarının itibarını düşürmek için bu ve buna benzer psikolojik aşağılama tâbirleri kullanılıyor. Geçenlerde bir radyo gevezesi, "Damat Sabah Paşa" tâbirini kullandı; belli ki diline pelesenk edinmiş. Yeni sahibi, hoşlarına gitmiyor diye yayın organlarına bu gibi yılışık ve cıvık benzetmelerle sataşıyorlar. Büyük sermaye grupları arasında, "bizim patron iyidir, öteki patron kötüdür" diye tarafgir pozlar takınmak, tutarlılıktan da geçtik, şaşkın bir değerlendirme kriteri gibi görünüyor. Hani bunu söyleyen, "bizim patron, gazetesinin sermayesini simit satarak, pazarda limonculuk yaparak alnının teriyle kazandı, onun için bu gazetede çalışmaktan onur duyuyorum" diyebilecek durumda olsa ne âlâ?
Dinci basın, dinci basın..., dinci olmayan basının adı ne peki? "Dinsiz basın" denilse şık mı olur; ne şık, ne de doğru bir değerlendirme biçimidir bu. Dinî hayatlarını merak ettiğimden değil fakat şu sebeple: Dinsizlik dediğimiz şey, sahibinde mangal gibi bir yürek, dağlar gibi özgüven ve denizler gibi iç tutarlılık gerektiren bir zihnî tercihtir ve en azından bu sebeple basınımızın bir kısmını dinsizlikle itham etmek, yılışık edâlarda sağda solda "dinci basın" lâfını eden gevezelere fazladan şeref ve onur atfetmek mânâsına gelir; bu nitelemenin, hakiki dinsizlere ne kadar büyük haksızlık ve saygısızlık anlamına geldiği ise izahtan vâreste bir keyfiyet.
Hâşâ beyler, siz şüphesiz "dinsiz" değilsiniz; o onuru hak etmek için evvela biraz tutarlılık ve şahsiyet sahibi olmak lâzımdır.
"Dinsiz" uymadı, olmaz; peki, "laik, demokrat" desek olur mu? İlk başta olabilirmiş gibi görünüyor ama gezegenin bir yerlerinde hakikaten laik ve demokrat insanlar çıkıp da, "bizim bu dön baba dönelimcilerle ne benzerliğimiz var ki, bize bu hakareti revâ gördünüz; aşkolsun" derlerse ne cevap veririz? Bühtan etmiş olmaz mıyız?
*
Türk basınında fikrî mesele yoktur; çoook vahim bir şahsiyet meselesi vardır!
21 Mayıs 2008, Çarşamba
10 Eylül 2008 Çarşamba
Dinci!
Etiketler:
ahmet turan,
ahmet turan alkan,
dinci,
dinci basın,
dinsiz basın,
hmalkan,
sabah paşa,
turan alkan
Kişisel tercih-bireysel özgürlük
ALİ BULAÇ
Başörtüsü ve genel olarak dinî vecibeler konusunda kişilerin tercihi sorunmuş gibi algılanmaktadır. Kur'an-ı Kerim, değil vecibelerin yerine getirilmesinde, dinin seçiminde dahi insanın bireysel özgürlüğünü temel alır ve "din seçiminde zorlama ve baskı olmayacağı"nı belirtir.
Sorun, topluma zararı olmadığı halde "suç-günah" sayılan fiillerin (cinayet, yaralama, gasp, hırsızlık, ihtikâr, zina vb.) dışındaki vecibelerin yerine getirilip getirilmemesinde kişilerin bireysel özgürlüklerinin nerede başlayıp nerede bittiği konusudur.
İnanan her Müslüman nefsine ağır gelse de dininin kendisinden talep ettiği vecibeleri yerine getirir. Bunda hiç kuşku yok. Yerine getirmiyorsa, onda iman zafiyeti vardır. Başörtüsü de dinî bir vecibedir ve elbette başını örten bir kadın özgür iradesini kullanarak bu vecibeyi yerine getirmektedir.
Liberal bakış açısı, başörtüsünü "dinî vecibe" hüviyetinden çıkarıp salt bireysel özgürlüğün kullanımına indirgeyince, onu, dinî, manevî, aşkın ve ilahî boyutundan tecrid eder, profanlaştırır, sıradanlaştırır ve mesela punkçunun kendine yakıştırdığı şu veya bu renkteki ve şekildeki saç modeline veya her sene biraz daha tuhaflaşan, frapanlaşan modacıların uçuk-kaçık tasarımlarına indirger. Sanki nasıl insanların saçlarını mor, kırmızı, sarı renk boyama fiilleri kişisel bir tercih ise, başörtüsü de öyle bir şey olur. Başörtüsü öyle bir şey değildir.
İkinci hata, bu bakış açısının temel dinî bir vecibeyi "demokratik bir hak"ka indirgemesi ve buna bağlı olarak diğer haklar meyanında "insan hakları ve özgürlükleri" gibi telakki edilmesine yol açmasıdır. Dinî vecibeler demokratik haklar değildir, çünkü bunlar demokratik oylamaya konu olamazlar; din tarafından vaz'edilmişlerdir, siyasî iktidar veya kamu otoritesi bunların başkalarının temel haklarına ve özgürlüklerine zarar vermeden kullanılmaları için gerekli ortamı yerine getirmekle sorumludur. Kısaca benim namaz kılıp kılamayacağıma demokratik usullerle oluşturulmuş meclisler, referandumlar, ulusal veya uluslararası mahkemeler karar veremezler. Başörtüsü de namaz, oruç, hac gibi temel dinî bir vecibedir.
Çoğu zaman daha özgür, demokratik ve insan yüzlü bir dünya için liberal, sol veya milliyetçi aydınlarla yapılan işbirliği "politik ittifak"tan çıkıp "paradigmatik (akidevi) izdivac"a dönüşmektedir. Bu yanlıştır. Bunu da çoğu zaman bir kısım liberal aydınlar yapar; bize "Taleplerinizi liberal bir dille ifade ederseniz, sizinle beraberiz, yoksa yokuz." demeye getiriyorlar. Hatta dogmatik liberaller "Siz susun taleplerinizi biz dile getireceğiz." diyorlar. Elbette Türkiye'nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi için liberal, sol, milliyetçi aydınlarla işbirliği şarttır ve bu erdemli bir ittifaktır, ama paradigmatik evliliklerden sahih nesillerin çıktığı hiç görülmemiştir.
Belki dikkat edilecek husus şu ki, bu vecibeyi yerine getirmek istemeyen bir kadına baskı yapılıp yapılmaması konusudur. Tabii ki baş açıklık günahtır, ama baskı altında baş örtmenin maliyeti bundan büyüktür. Çünkü duruma göre insanı "günahkâr" olmaktan çıkarıp dinin dairesinin dışına çıkmasına sebep olabilir. Bu yüzden liberallerle buluşabileceğimiz nokta, başörtüsünü takanların bireysel özgürlüklerini kullanmalarına bakmak olabilir ancak.
Pekiyi, Türkiye'de kadınlar baskı altında mı başlarını örtüyorlar? Bu konuda elimizde iki araştırmanın sonuçları var:
TESEV'in Eylül 2006'daki araştırmasına göre "İslam'ın emri olduğu için örtünüyorum." diyenler yüzde 71,5. "Ailem istediği için örtünüyorum." diyenler yüzde 0,2. Şubat 2008'de Metro Poll'un yaptığı araştırmaya göre "Kendi özgür iradesi/kararıyla örtünenler"in oranı yüzde 81,2. "Ailem istiyor." diyenler yüzde 5,4; "Eşim istiyor." diyenler 2,3, "Geleneksel olarak başımı örtüyorum." diyenler 9,3, "Çevrenin etkisiyle örtünüyorum." diyenler yüzde 1.
Bu rakamlar, bize kadınların ezici çoğunluğunun başlarını "dinî bir vecibe" ve "kendi özgür iradeleri/kararları" sonucu örttüklerini açıkça gösteriyor. Bu da sağlıklı bir tablodur.
21 Mayıs 2008, Çarşamba
Başörtüsü ve genel olarak dinî vecibeler konusunda kişilerin tercihi sorunmuş gibi algılanmaktadır. Kur'an-ı Kerim, değil vecibelerin yerine getirilmesinde, dinin seçiminde dahi insanın bireysel özgürlüğünü temel alır ve "din seçiminde zorlama ve baskı olmayacağı"nı belirtir.
Sorun, topluma zararı olmadığı halde "suç-günah" sayılan fiillerin (cinayet, yaralama, gasp, hırsızlık, ihtikâr, zina vb.) dışındaki vecibelerin yerine getirilip getirilmemesinde kişilerin bireysel özgürlüklerinin nerede başlayıp nerede bittiği konusudur.
İnanan her Müslüman nefsine ağır gelse de dininin kendisinden talep ettiği vecibeleri yerine getirir. Bunda hiç kuşku yok. Yerine getirmiyorsa, onda iman zafiyeti vardır. Başörtüsü de dinî bir vecibedir ve elbette başını örten bir kadın özgür iradesini kullanarak bu vecibeyi yerine getirmektedir.
Liberal bakış açısı, başörtüsünü "dinî vecibe" hüviyetinden çıkarıp salt bireysel özgürlüğün kullanımına indirgeyince, onu, dinî, manevî, aşkın ve ilahî boyutundan tecrid eder, profanlaştırır, sıradanlaştırır ve mesela punkçunun kendine yakıştırdığı şu veya bu renkteki ve şekildeki saç modeline veya her sene biraz daha tuhaflaşan, frapanlaşan modacıların uçuk-kaçık tasarımlarına indirger. Sanki nasıl insanların saçlarını mor, kırmızı, sarı renk boyama fiilleri kişisel bir tercih ise, başörtüsü de öyle bir şey olur. Başörtüsü öyle bir şey değildir.
İkinci hata, bu bakış açısının temel dinî bir vecibeyi "demokratik bir hak"ka indirgemesi ve buna bağlı olarak diğer haklar meyanında "insan hakları ve özgürlükleri" gibi telakki edilmesine yol açmasıdır. Dinî vecibeler demokratik haklar değildir, çünkü bunlar demokratik oylamaya konu olamazlar; din tarafından vaz'edilmişlerdir, siyasî iktidar veya kamu otoritesi bunların başkalarının temel haklarına ve özgürlüklerine zarar vermeden kullanılmaları için gerekli ortamı yerine getirmekle sorumludur. Kısaca benim namaz kılıp kılamayacağıma demokratik usullerle oluşturulmuş meclisler, referandumlar, ulusal veya uluslararası mahkemeler karar veremezler. Başörtüsü de namaz, oruç, hac gibi temel dinî bir vecibedir.
Çoğu zaman daha özgür, demokratik ve insan yüzlü bir dünya için liberal, sol veya milliyetçi aydınlarla yapılan işbirliği "politik ittifak"tan çıkıp "paradigmatik (akidevi) izdivac"a dönüşmektedir. Bu yanlıştır. Bunu da çoğu zaman bir kısım liberal aydınlar yapar; bize "Taleplerinizi liberal bir dille ifade ederseniz, sizinle beraberiz, yoksa yokuz." demeye getiriyorlar. Hatta dogmatik liberaller "Siz susun taleplerinizi biz dile getireceğiz." diyorlar. Elbette Türkiye'nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi için liberal, sol, milliyetçi aydınlarla işbirliği şarttır ve bu erdemli bir ittifaktır, ama paradigmatik evliliklerden sahih nesillerin çıktığı hiç görülmemiştir.
Belki dikkat edilecek husus şu ki, bu vecibeyi yerine getirmek istemeyen bir kadına baskı yapılıp yapılmaması konusudur. Tabii ki baş açıklık günahtır, ama baskı altında baş örtmenin maliyeti bundan büyüktür. Çünkü duruma göre insanı "günahkâr" olmaktan çıkarıp dinin dairesinin dışına çıkmasına sebep olabilir. Bu yüzden liberallerle buluşabileceğimiz nokta, başörtüsünü takanların bireysel özgürlüklerini kullanmalarına bakmak olabilir ancak.
Pekiyi, Türkiye'de kadınlar baskı altında mı başlarını örtüyorlar? Bu konuda elimizde iki araştırmanın sonuçları var:
TESEV'in Eylül 2006'daki araştırmasına göre "İslam'ın emri olduğu için örtünüyorum." diyenler yüzde 71,5. "Ailem istediği için örtünüyorum." diyenler yüzde 0,2. Şubat 2008'de Metro Poll'un yaptığı araştırmaya göre "Kendi özgür iradesi/kararıyla örtünenler"in oranı yüzde 81,2. "Ailem istiyor." diyenler yüzde 5,4; "Eşim istiyor." diyenler 2,3, "Geleneksel olarak başımı örtüyorum." diyenler 9,3, "Çevrenin etkisiyle örtünüyorum." diyenler yüzde 1.
Bu rakamlar, bize kadınların ezici çoğunluğunun başlarını "dinî bir vecibe" ve "kendi özgür iradeleri/kararları" sonucu örttüklerini açıkça gösteriyor. Bu da sağlıklı bir tablodur.
21 Mayıs 2008, Çarşamba
Etiketler:
ali bulaç,
bireysel özgürlük,
demokratik hak,
hmalkan,
kişisel tercih,
tesettür,
türban
Son şişmanlık fayda etmez
NİHAL B. KARACA
Kraliçe II. Elizabeth'in nasıl göründüğü yere göre sığdırılamazken, Hayrünnisa Gül'ün Dilek Hanif'e hazırlattığı giysi enine boyuna tartışıldı. Pembeydi, gümüş rengiydi, türban tasarımıydı denildi, kulp üstüne kulp takıldı ama alt metinde gidip gelen şey hep o oldu: Hayrünnisa Hanım'ın kiloları.
Hayrünnisa Gül, biraz da Dilek Hanif'in düşüncesizliği sayesinde 'rejim'in iki anlamını da kuşatan bir çağrışım zenginliğiyle çıkmıştı Kraliçe'nin ve 'Kraliçeyi severim orijininden ötürü' zevatının karşısına. Hem tesettürlüydü, hem de kilolarını vurgulayan bir giysi taşıyordu. Hem dersini bilmiyor/hem de şişman herkesten* dizelerini zevkle söylemek yarışında olanlara estetik algı üzerinden 'politik' şeyler söyleme/ima etme fırsatı vermişti söz konusu 'gümüşi, gül kurusu'...
Politik diyorum. Zira referansı ne olursa olsun ucundan kıyısından siyasetin jargonuna dahil olan hemen her şey gibi başörtüsü de, 'estetik algı' da sadece oldukları şeyler değiller artık. Bu bağlamda Işın Karaca gibi şarkıcılar için 'ah ne rahat kadın, şişman ama hiç takmıyor' gibi övgü meselesi, özgüven nişanesi olarak görülebilecek kilo olgusu, başörtülüler söz konusu olduğunda, kötü bir klişe için imajlandırılır. Ömrünü ataerkil yapının üzerine ördüğü duvarlar arasında geçirmiş, kendisini çocuk doğurmaya ve hamur işine adamış, zaman içinde durumuyla barışık hale gelmiş, ehl-i keyf kurban klişesi. Adil bir yargı değildir kuşkusuz, ama doğrusu, dindar olmakla şişman olmak arasında dinî açıdan olumsuz bir bağıntı da yok değildir. "Sofradan doymadan kalkın" diyen bir peygamberin ümmeti olduğumuz gerçeği ile, salt kadınlar değil, mebzul miktarda şişman, göbekli dindar erkek popülasyonu arasındaki reel ilişkiyi inkar etmek de güç olsa gerektir. Söz konusu realite, anlaşılmaz da değildir elbette. Yemek yemek, bir dindarın dünyevi zevkler içinden seçebileceği en risksiz/en sakıncasız eğlence biçimidir. Üstelik fitnessten jogginge, aerobikten pilatese varana kadar neredeyse bütün formda kalma yöntemleri hem Batı'yı piti piti takip eden bir zümrenin ilgi alanları olarak kodlandığı için antipatik gelmiştir öteden beri, hem belirli bir düzeyde horlanması gereken bedene/nefse yatırım yapmakla ilintilenip küçümsenmişlerdir; hem de 'insanları dış görünüşüne göre değerlendirmeme' şeklindeki kadim ahlaki ilke tarafından ezilip geçilmişlerdir. Modern söylem, ince olmayı seksi olmakla bağdaştırıp, düğümlemiştir üstelik; dindar insanların da, kadınlı-erkekli, bu şifreleme karşısında refleks geliştireceğini tahmin etmek güç değildir o vakit. Lakin şişmanlığı bir muhafazakâr için 'anlaşılabilir' kılan nedenler, şişmanlığı bir sağlık, estetik, imaj sorunu ve hatta bir insanlık suçu haline getirmiş dünyevi algıyı bağlayacak değildir; o yorumunu yapar ve çekilir aradan: Hem türbanlı - hem de şişman herkesten!
Benzer şekilde, 'parıltılı' veya 'çiçekli' eşarpların da kaderi aynıdır. Gucci'nin, Armani'nin lameli doreli kıyafetleri hesapta pek 'trendy' sayılır, kızlar ayaklı zücaciye dükkânı gibi ortalarda dolanır; ancak bu pul-payet-hede-hödö zincirinin küçük bir kütlesi tesettürlü kadının üzerinde tesbit edildiği vakit işler karışır. Önce 'Doğu zevkinin', 'arabeskin' parantezine alınırsınız, sonra itinayla 'görgüsüzlük-köylülük' paftasına iliştirilirsiniz, ruhunuz duymaz.
Durum budur ve bununla savaşılmaz. Dolayısıyla Dilek Hanif'e böyle durumlar için Audrey Hepburn'ün, 'Tifanny'de Kahvaltı' koleksiyonunu baz almasını öneririm, Elizabeth Taylor'un 'Kleopatra'sını değil...
Sözüm bunlara takılarak yaşamanın yaşamı körelttiğini bilenlere değil, 'dindarların imajı' 'modern dünyada Müslüman'ın verdiği görüntü' gibi cümleler kuran ve söz konusu eleştirilerin politik mahiyetinden etkilenenlere... Her halükarda, eleştirileri kendini yenilemek için avantaja dönüştürmek ayrı şey; dindarları kendi iç referansları ile çelişkiye düşüren her şeyle altüst olmak ayrı şey diye bir şerh düşmekte fayda var. İlki perspektifi zenginleştirir vs., ikincisinde ise artık dindar kalmanın imkânsız olduğu bir yere ışınlanır, kaybolursunuz. Allah kalbi ağırlıkları kaybetmekten korusun diyelim..
21 Mayıs 2008, Çarşamba
Kraliçe II. Elizabeth'in nasıl göründüğü yere göre sığdırılamazken, Hayrünnisa Gül'ün Dilek Hanif'e hazırlattığı giysi enine boyuna tartışıldı. Pembeydi, gümüş rengiydi, türban tasarımıydı denildi, kulp üstüne kulp takıldı ama alt metinde gidip gelen şey hep o oldu: Hayrünnisa Hanım'ın kiloları.
Hayrünnisa Gül, biraz da Dilek Hanif'in düşüncesizliği sayesinde 'rejim'in iki anlamını da kuşatan bir çağrışım zenginliğiyle çıkmıştı Kraliçe'nin ve 'Kraliçeyi severim orijininden ötürü' zevatının karşısına. Hem tesettürlüydü, hem de kilolarını vurgulayan bir giysi taşıyordu. Hem dersini bilmiyor/hem de şişman herkesten* dizelerini zevkle söylemek yarışında olanlara estetik algı üzerinden 'politik' şeyler söyleme/ima etme fırsatı vermişti söz konusu 'gümüşi, gül kurusu'...
Politik diyorum. Zira referansı ne olursa olsun ucundan kıyısından siyasetin jargonuna dahil olan hemen her şey gibi başörtüsü de, 'estetik algı' da sadece oldukları şeyler değiller artık. Bu bağlamda Işın Karaca gibi şarkıcılar için 'ah ne rahat kadın, şişman ama hiç takmıyor' gibi övgü meselesi, özgüven nişanesi olarak görülebilecek kilo olgusu, başörtülüler söz konusu olduğunda, kötü bir klişe için imajlandırılır. Ömrünü ataerkil yapının üzerine ördüğü duvarlar arasında geçirmiş, kendisini çocuk doğurmaya ve hamur işine adamış, zaman içinde durumuyla barışık hale gelmiş, ehl-i keyf kurban klişesi. Adil bir yargı değildir kuşkusuz, ama doğrusu, dindar olmakla şişman olmak arasında dinî açıdan olumsuz bir bağıntı da yok değildir. "Sofradan doymadan kalkın" diyen bir peygamberin ümmeti olduğumuz gerçeği ile, salt kadınlar değil, mebzul miktarda şişman, göbekli dindar erkek popülasyonu arasındaki reel ilişkiyi inkar etmek de güç olsa gerektir. Söz konusu realite, anlaşılmaz da değildir elbette. Yemek yemek, bir dindarın dünyevi zevkler içinden seçebileceği en risksiz/en sakıncasız eğlence biçimidir. Üstelik fitnessten jogginge, aerobikten pilatese varana kadar neredeyse bütün formda kalma yöntemleri hem Batı'yı piti piti takip eden bir zümrenin ilgi alanları olarak kodlandığı için antipatik gelmiştir öteden beri, hem belirli bir düzeyde horlanması gereken bedene/nefse yatırım yapmakla ilintilenip küçümsenmişlerdir; hem de 'insanları dış görünüşüne göre değerlendirmeme' şeklindeki kadim ahlaki ilke tarafından ezilip geçilmişlerdir. Modern söylem, ince olmayı seksi olmakla bağdaştırıp, düğümlemiştir üstelik; dindar insanların da, kadınlı-erkekli, bu şifreleme karşısında refleks geliştireceğini tahmin etmek güç değildir o vakit. Lakin şişmanlığı bir muhafazakâr için 'anlaşılabilir' kılan nedenler, şişmanlığı bir sağlık, estetik, imaj sorunu ve hatta bir insanlık suçu haline getirmiş dünyevi algıyı bağlayacak değildir; o yorumunu yapar ve çekilir aradan: Hem türbanlı - hem de şişman herkesten!
Benzer şekilde, 'parıltılı' veya 'çiçekli' eşarpların da kaderi aynıdır. Gucci'nin, Armani'nin lameli doreli kıyafetleri hesapta pek 'trendy' sayılır, kızlar ayaklı zücaciye dükkânı gibi ortalarda dolanır; ancak bu pul-payet-hede-hödö zincirinin küçük bir kütlesi tesettürlü kadının üzerinde tesbit edildiği vakit işler karışır. Önce 'Doğu zevkinin', 'arabeskin' parantezine alınırsınız, sonra itinayla 'görgüsüzlük-köylülük' paftasına iliştirilirsiniz, ruhunuz duymaz.
Durum budur ve bununla savaşılmaz. Dolayısıyla Dilek Hanif'e böyle durumlar için Audrey Hepburn'ün, 'Tifanny'de Kahvaltı' koleksiyonunu baz almasını öneririm, Elizabeth Taylor'un 'Kleopatra'sını değil...
Sözüm bunlara takılarak yaşamanın yaşamı körelttiğini bilenlere değil, 'dindarların imajı' 'modern dünyada Müslüman'ın verdiği görüntü' gibi cümleler kuran ve söz konusu eleştirilerin politik mahiyetinden etkilenenlere... Her halükarda, eleştirileri kendini yenilemek için avantaja dönüştürmek ayrı şey; dindarları kendi iç referansları ile çelişkiye düşüren her şeyle altüst olmak ayrı şey diye bir şerh düşmekte fayda var. İlki perspektifi zenginleştirir vs., ikincisinde ise artık dindar kalmanın imkânsız olduğu bir yere ışınlanır, kaybolursunuz. Allah kalbi ağırlıkları kaybetmekten korusun diyelim..
21 Mayıs 2008, Çarşamba
Etiketler:
dilek hanif,
hayrunnisa gül,
nihal karaca,
şişmanlık,
tesettür,
türban
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Etiketler
hmalkan
(16)
yeni şafak
(11)
dücane cündioğlu
(9)
ali bulaç
(5)
ahmet turan alkan
(4)
kürt sorunu
(4)
okuduklarımdan
(4)
taraf gazetesi
(4)
zaman gazetesi
(4)
demokratik açılım
(3)
feridenin günlüğü
(3)
kürt açılımı
(3)
leyla ipekçi
(3)
nihal karaca
(3)
türban
(3)
Türkiye
(2)
ahmet altan
(2)
ahmet turan
(2)
başörtü sorunu
(2)
esra elönü
(2)
iskender pala
(2)
nazan bekiroğlu
(2)
nihal bengisu
(2)
sinan paşa
(2)
tesettür
(2)
turan alkan
(2)
türk kimliği
(2)
ulusal kimlik
(2)
1 ocak duası
(1)
2009
(1)
28 şubat
(1)
AB
(1)
ABD
(1)
Afganistan
(1)
Allah'a ısmarladık
(1)
BOP
(1)
Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa
(1)
Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi
(1)
Ebuzer
(1)
Eğreti Gelin
(1)
Fuzulî
(1)
Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler
(1)
Hakikat niçin hep ıslak
(1)
Japonya
(1)
Japonya olsun mu?
(1)
Kafka
(1)
Katip Çelebi
(1)
Kemal Sunal
(1)
Mevlânâ
(1)
NATO
(1)
Pakistan
(1)
Picasso
(1)
Samtî Dede
(1)
Stalker
(1)
Stephen Hawking
(1)
Sultan Veled
(1)
Tarkovski
(1)
Türk ayrılıkçıları
(1)
Türkçeleştirme
(1)
acı tenkit
(1)
adanalı ziya
(1)
adilmedya.com
(1)
ahmet paşa
(1)
ahmet taşgetiren
(1)
ajda pekkan
(1)
aksiyon dergisi
(1)
akıl
(1)
ali aslan
(1)
ali koca
(1)
ali murat güven
(1)
anatomik tagayyür
(1)
anayasa mahkemesi
(1)
anka
(1)
ankebut 5
(1)
anlayış dergisi
(1)
antropomorfik
(1)
ateş olmayan yerden yazı çıkmaz
(1)
atilla fikri ergun
(1)
avrasya
(1)
aym
(1)
aziz mahmud hüdayi
(1)
aşk
(1)
aşk hutbesi
(1)
aşk yapmak
(1)
aşk üzerine
(1)
aşk-ı cihan
(1)
aşkın merhaleleri
(1)
aşıklık
(1)
aşıklık odur ki
(1)
barok dindarlık
(1)
başka gezegen yok arkadaşlar
(1)
bedir
(1)
bengisu karaca
(1)
beşir ayvazoğlu
(1)
bilimsel yazar
(1)
bireysel özgürlük
(1)
bu hutbe aşkıma gitsin
(1)
bülent ersoy
(1)
büyük selanik
(1)
can güngen
(1)
cemil meriç
(1)
cenneti arayan sanat
(1)
chp
(1)
cüppeli şövalye
(1)
darendeli
(1)
demir leblebidir
(1)
demokratik hak
(1)
derviş ruhu
(1)
dijital cami
(1)
dilek hanif
(1)
din de bizim
(1)
din istismarı
(1)
dinci
(1)
dinci basın
(1)
dindarlar
(1)
dindarlığın trajedisi
(1)
dinsiz basın
(1)
edebiyatta dînî terminoloji
(1)
elif şafak
(1)
empati
(1)
entel sinemacı
(1)
eril'den eril'e aşkın sırrı
(1)
ertelenmiş cinsellik
(1)
estetik
(1)
estetik toplum
(1)
evrim
(1)
ferisiler
(1)
filistin sorunu
(1)
formula
(1)
füsus
(1)
gazozuna yasin
(1)
gözlerinde görüyorsan gözlerini
(1)
haber7
(1)
hakan albayrak
(1)
hakikat
(1)
happy birthday
(1)
hastalık ve yaşlılık korkusu
(1)
hayat
(1)
hayatın anlamı
(1)
hayrunnisa gül
(1)
hazreti aişe
(1)
hegemonya
(1)
hendek
(1)
henry david thoreau
(1)
her düşünceye saygı
(1)
hercai yazar
(1)
herkes kendi cennetine
(1)
herşey O'dur
(1)
herşey O'ndandır
(1)
hiciv
(1)
hilal kaplan
(1)
homo islamicus
(1)
hudeybiye
(1)
hurma kapsülü
(1)
hüseyin nasr
(1)
hüzün
(1)
hüzünlü veda
(1)
ihsan eliaçık
(1)
ihvan
(1)
ihvan-ı müslimin
(1)
inamıyorum
(1)
islam
(1)
islamcılık
(1)
islami entelijansiya
(1)
istenç
(1)
istihare yatalağı
(1)
işarat-ı evsaf-ı aşk
(1)
kadının erkeğe vurgunluğu
(1)
kahretsin
(1)
kalp
(1)
kalp zekası
(1)
kapitalist tüketim alışkanlıkları
(1)
karınca kararınca
(1)
kaybolan paradigmalar
(1)
kendine iyi bak
(1)
kerem dağlı
(1)
kesret
(1)
kişisel tercih
(1)
klasik islamcı
(1)
kuran kursu
(1)
kutlu doğum
(1)
kutsallık
(1)
küçük ölümler
(1)
kıbrıs
(1)
laiklik
(1)
laiklik yorumu
(1)
mahalle baskısı
(1)
mahallenin ferisileri
(1)
marlboro
(1)
mazhar bağlı
(1)
medeniyet
(1)
medeniyet ve ütopya
(1)
milliyetçilik
(1)
mizah
(1)
mizaha meyyalim
(1)
modern düşünce
(1)
modernizm
(1)
muhafazakar
(1)
muhafazakar kesim
(1)
muhafazakarlık
(1)
muktezayı hüsn
(1)
mustafa kemal
(1)
mustafa tekin
(1)
mustafa özel
(1)
muzip
(1)
müslüman gençlik
(1)
müslüman kardeşler
(1)
müslüman siyaseti
(1)
müslüman sol
(1)
müslümanca ekonomi
(1)
nasır
(1)
neden hep yaşlı?
(1)
neden okuyorum
(1)
nesir dili
(1)
nihal bengisu karaca
(1)
niyazi mısrî
(1)
nuh'un gemisi
(1)
nurettin huyut
(1)
obama
(1)
okuduklarım
(1)
okuma tutkusu
(1)
okumak
(1)
orhan pamuk
(1)
philip morris
(1)
putlaştırma
(1)
q klavye
(1)
risalehaber
(1)
romantizm
(1)
romantizmi kaybettik
(1)
sabah paşa
(1)
sadık yalsızuçanlar
(1)
said nursi
(1)
sara büyükduru
(1)
sen önce kendine bak tayfası
(1)
senai demirci
(1)
senkretizm
(1)
seyyid kutup
(1)
sivil itaatsizlik
(1)
stanley kubrick
(1)
suskun buldum
(1)
sözde vatandaş
(1)
tarzı
(1)
tasavvuf
(1)
taşgetiren
(1)
taşra hocaları
(1)
tenzih
(1)
terörist
(1)
teşbih
(1)
tiki
(1)
tiki ümmet
(1)
turuncu dergisi
(1)
türkiyelilik
(1)
türkçülük
(1)
uhud
(1)
utopia
(1)
vahdet
(1)
vallahi dertten
(1)
varoluş
(1)
veda ve yolcular
(1)
vitali hakko
(1)
yenilgi
(1)
yenilgiye ağıt
(1)
yeşilçam
(1)
yılbaşı
(1)
zaman
(1)
zorla laik
(1)
âşık olmak
(1)
çarşaf açılımı
(1)
çağdaş dindarlık
(1)
çocukluğun mahalleleri
(1)
ölüm korkusu
(1)
ölümsüzlük
(1)
ömer faruk darendeli
(1)
öss
(1)
öss vasıtaları
(1)
öteki mahalle
(1)
özkan erdem
(1)
ümmet
(1)
ütopya
(1)
Şems-i Tebrizî
(1)
şeriata uygun günah
(1)
şeyh-i ekber
(1)
şiir dili
(1)
şinasi
(1)
şişmanlık
(1)
