30 Haziran 2008 Pazartesi

Tanrı inancı ve laiklik

AHMET TAŞGETİREN

Türkiye’de uygulanan laikliğin en katı dönemlerde bile, gerçekte Anayasa Mahkemesi’nin yorumlarıyla mutabık olmadığıdır. Bakıldığında Türkiye’nin bir “din devleti” bile olduğu söylenebiliyor. Din, ama özel yorumlanmış bir din. Devlet vesayetinde bir din.
Bence Türkiye henüz, Anayasa Mahkemesi’nin laiklik yorumunu tartışmaya başlamadı. “Laikliğin tarifi yapılmalı” talepleri karşısında farklı yargı kurumları ya da medyada kimi yazarlar, “AYM bu tarifi yapmış ya... Başka ne tanımlaması istiyorsunuz? Herkes kendi bakış açısına göre tanımlama yapamaz.” şeklinde tepki gösteriyorlar. AK Parti aslında laikliğe ilkesel olarak karşı olduğu için değil, -çünkü AK Parti laikliğe karşı değil- laikliği AYM’den farklı yorumladığı ve farklı yorumlanması gerektiğine inandığı için “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olmakla suçlanıyor.Bu duruma göre laikliği AYM’den farklı yorumlamaya kalkmak bile sistem tarafından yasa dışı kabul ediliyor. AYM, laikliği, 1989’da başörtüsü ile ilgili olarak verdiği kararın gerekçesinde yorumlamış. O yorumdan geniş alıntıları, bu sütunlarda daha önceki yazılarımda sizlerle paylaşmıştım. Türkiye’de laiklikle ilgili tartışmalar bitecek gibi görünmüyor. Daha uzun süre, “Laiklik gerçekte nedir, ne olmalıdır?” sorusu da tartışılacak, “Türkiye laiklikle ilgili tartışmadan nasıl kurtulur?” sorusunun da cevabı aranacak.İşte ben diyorum:-Anayasa Mahkemesi’nin laiklik yorumu henüz Türkiye’de yeterince tartışılmadı.Tartışılırsa, hele öyle bir formül kelime kelime uygulanırsa, Türkiye müthiş bir fikrî alaboranın içine girer.Başlığa “Tanrı inancı ve laiklik” ifadesini koydum. Bu ifade, ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir, oysa AYM’nin laiklik yorumu, gerçekte bir Tanrı anlayışına dayanıyor ve İnsan - Tanrı ilişkisine getirilen yorumla bağlantılı olarak sistematize ediliyor. AYM’nin laiklik yorumunun özeti şu:-İnsanın dünyaya ilişkin düzenlemelerinde Tanrı’dan gelen ölçülere yer yok. İnsan toplumsal hayatı düzenlerken Tanrı kaynaklı bir referansta bulunamaz. İnsan bilim ve akılla kendi toplumsal yapısını kurmalı.Orijinal metindeki ifade şöyle:“Din kurallarının kaynağı Tanrıdır. İlahi istenç, Tanrı buyrukları, din kurallarının başlıca dayanağıdır. Hukukun kaynağı ise hukuku yaratan istenç olarak kendi ulusunun istencidir. Din ulustan kaynaklanan bir istenç olmadığından temeli ulusal istencin oluşturduğu bir düzende hukuk kaynağı sayılması olanaksızdır. Yasalar dine dayanamaz ve bağlanamaz. Gelişmek ve ilerlemek için durağan din kurallarına değil, insanlığa uydurmak, akla ve bilime öncülük tanımak gerekir.”Bu anlayışa göre bir Tanrı tasavvuru, ya insana sosyal hayatını tanzim için bir ölçü bildirmeyen, ya da bir ölçü bildirse bile onun kaale alınmasını önemsemeyen, kaale alınmasını önemsese bile, insana müdahale edemeyen, insanın kolayca göz ardı edebileceği bir varlığı anlatıyor. Böyle bir Tanrı tasavvuru, ne İslam için, ne de vahiy kaynaklı diğer dinler için, mesela Hıristiyanlık ve Yahudilik için kabul edilemez, hatta ortaya çok ciddi bir “iman problemi” çıkarır. -İşi akıl ve bilimle götürelim, laiklik bu! Her şeyin kaynağı insan olsun! Bu tarzdaki bir söylem, laikliğin İnsan - Tanrı ilişkisindeki yukarda verdiğim çerçevesini biraz örtme niyeti taşısa da, garabeti ortadan kaldırmıyor.Hemen sorabilirsiniz:-İnsan ne ki? Bilim ne ki? Akıl ne ki? Bütün bunlar, insanın Tanrı ile ilişkisinden kopuk alanlar mı? İnsan Tanrı’dan kopuk olabilir mi? Akıl ilahi ölçülerden kopuk olabilir mi? Bilim, Tanrı’nın yarattığı dünyadaki nasılları, niçinleri, yani evrendeki sırları araştıran bir disiplin değil mi?Bu yaklaşım, Yaratıcı hakkında çok kolay yargılama yapan bir yaklaşım.Nitzche, “Tanrı öldü” demiş ve işi bitirdiğini düşünmüş.Biz de “Tanrı’nın alanını sınırlandırdık, o artık şuralara karışamayacak” dediğimizde bütün felsefi mülahazaları sona erdirebileceğimizi sanıyoruz. Oysa insanlık tarihi, felsefi arayışların “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?”da odaklaştığı bir tarihtir. “Nereden geldik?”in en merkezinde de “Yaratılış, Yaratıcı, Tanrı sorunu” bulunur. -Devlet yönetirken Tanrı’ya danışmayacaksın!AYM’nin laiklik yorumu bu. Bunu Türkiye’de herhangi bir kamu yöneticisi, yargıç veya siyasetçi veya üniversite hocası, bu çıplaklıkta, çıkıp halka söyleyebilir mi?Söyleyemez.Ne söyleniyor halka?“Din vicdanlardaki saygın yerinde kalacak!” deniyor. Burada “saygınlık” öne çıkarılarak, dinî alanı kısıtlayıcı özellik perdeleniyor. Biraz daha ileri gidildiğinde “Toplum hayatının hiçbir yerinde herhangi bir din belirleyici olmayacak” deniyor; sanki bir özgürlük sorunu gibi sunuluyor. Bir başka boyutta “Din istismarının önlenmesi” şeklinde devreye giriyor laiklik hassasiyeti. Burada da sanki “dini istismarcıdan korumak” gibi bir “hayırlı” duruş söz konusu. Aslında böyle hayırlı duruş bile laik mantıkla çelişiyor. Çünkü laik devlet, herhangi bir dini koruma görevini de üstlenmiş olamaz. Ama buradaki “hayırlı” duruş, uygulamada, samimi olarak dinini yaşayanlar için pek hayırlı olmayabiliyor. İşin garip yanı şu ki, gerçek istismarcıların korunduğu, samimi olanların ise “din istismarı”ndan suçlandığı bir Türkiye gerçeği ortaya çıkıyor. Bu arada, bir gerçeği de ifade etmek gerekiyor ki, o da, Türkiye’de uygulanan laikliğin de en katı dönemlerde bile, gerçekte AYM’nin yorumlarıyla mutabık olmadığıdır. Bir yerden bakıldığında Türkiye’nin bir “din devleti” bile olduğu söylenebiliyor.Din, ama özel yorumlanmış bir din. Devlet vesayetinde bir din.Şu söylenebilir ki:-Türkiye’de din - devlet ilişkisinde, Tanrı buyruğu, devlet yorumuna uygun düşüyorsa sistemin halk nezdindeki meşruiyyeti için kullanılabilir, devlet yorumuna uygun düşmeyeceği farz edilenler mümkünse uygun yorumcular bulunarak uygun hâle getirilir, uygun düşmeyenler ise ıskalanır. AYM’nin yorumuna uygun bir laiklik uygulamasını bir CHP iktidarı uygulayabilir miydi? Bana göre imkânsız. Tek parti dönemi bile, yapılan bütün radikal uygulamalara rağmen, insanların Yaratıcı ile ilişkilerini tartışma alanına çekecek bir laiklik yorumuna yönelmemişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti, din ile en mesafeli zamanlarında bile, barışık görünmeyi tercih etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın din konusundaki tavrı, marjinal din karşıtları dışında, hep dindar kesimlerin ona olan duygularını olumlu yönde etkileyecek nitelikte sunulmuştur. CHP dünyasında zaman zaman İsmet İnönü’nün kişiliğinde bir “evliya” silüeti oluşturulmuştur. En son CHP liderinin söylemi “Din de bizim...” diye başlayan bir söylemdir.AYM’nin gerekçesinde laikliğin, bir “Tanrı sorunu” hâline getirilmesi, Türkiye gerçeği ile buluştuğunda gerçekten AYM adına çok dramatik bir durum ortaya çıkarır. Toplum, bu yüksek yargı organının nasıl bir dünyada yaşadığını sorgulamaya başlar. Kanaatimce, AYM belgeleri içine girmiş bulunan bu yoruma, hiçbir siyasi grup sahip çıkmayacaktır. Bir askerî yönetim bile, böyle bir laiklik perspektifini savunmaz. Mustafa Kemal Paşa kalkıp gelse, AYM üyelerine “Bu mantık sizi nereye götürür?” diye sorar. Bu şablon uygulanamaz, bu kesin. Ama böyle katı bir şablondan, seyrele seyrele Türkiye’nin önüne, insanların özgürce dindarlaşmasına mâni olan bir katı gözaltı ve yargısal tehdit çıkıyor. Hâkim sistemin ana hassasiyeti, “Aman toplumun kontrol dışı dindarlaşmasına göz yumulmasın, bu, demokratik bir vasatta Meclis’e yansır, oradan siyasi iktidara, dolayısıyla yasalara, devlet tavrına yansır. Bunu önlemek gerek!” Demokrasinin sık sık kesilmesinin ve parti kapatmaların zemininde, genelde, toplum - din ilişkisinin bulunması, hâkim yapıdaki bu hassasiyet sebebiyledir. Bugün Ak Parti’nin, laiklik konusunda bunca duyarlı davranmasına rağmen, sırf inanç özgürlüğüne vurgu yapması sebebiyle kapatılma ile karşı karşıya gelmesinin altında da bu vardır. Bu Türkiye’nin ana sancı alanıdır. Bundan kurtulmak için hem din, hem toplum, hem Tanrı inancı alanında köklü bir zihnî restorasyon yaşanması ve sistem açılımının bununla paralel olması gerekir. Ne parti kapatmakla, ne demokrasiye müdahale ile bu sorun çözülmez.AYM’nin laiklik yorumu, en katı totaliter rejimler için bile sürdürülebilir değildir. İşte Sovyet sisteminin, 70 yıllık ateist uygulamasından sonra Rusya ve diğer Sovyet sonrası ülkeler... İnsanlar yeniden dinle buluşuyor ve Tanrı ile bağlarını yeniliyor. Ben, daha yoğun bir tartışma zemini oluşmadan, AYM’nin bu laiklik yorumunu değiştirmesinin en sağlıklı yol olduğunu düşünüyorum.

18 Haziran 2008 Çarşamba

Âşıklık odur ki...

İSKENDER PALA

Pejmürde ve derbeder bir hayatın sürüklediği şairlerden Adanalı Ziya'nın (ö. 1932) güzel bir beyti vardır.
Sarhoş bir halde seraskerin yüzüne karşı hakaret edip de hapse gönderilirken arkadaşlarının "Bu delidir!" diyerek affettirmeye çalıştıkları ama bu sefer de "Madem delidir, doğru Bakırköy'e!" denildiği sırada mestlikten geride kalmış son akıl ile söylediği bu beyit, tabiri caiz ise insanlığın bütün macerasını özetleyen bir vüs'ate sahiptir:
Aşk-ı cihânı bu dil-i nâlâna verdiler
Bir ra'şedâr ele dolu peymâne verdiler
Mecazlar dünyası içinde "Dünyanın bütün aşkını şu benim inleyip duran yaralı kalbime verdiler. Öyle ki titrek bir ele dolu kadehi emanet ettiler." demeye gelen bu beyitte kalp biçiminde yapılmış kadehlerden, insanı mest eden gönül kadehine, lebaleb dolu bir kadehi dökmeden içmeye çalışan bir sarhoş ile, yaşı ilerleyip bedeni söğüt yaprağına dönen veya irtiaş illetine (Parkinson) tutulup devamlı eli titreyen birinin emaneti koruma, kadehi dökmeme gayretine, aciz bir varlık olan insanın, dağlara taşlara teklif edilip kabul görmeyen ulvi emaneti taşımak gibi bir zavallılığa talip oluşundan buna muhatap tutulmakla kazandığı şerefe varasıya kadar pek çok açılım ve yorum mündemiçtir. Ancak, şimdilik bizi asıl ilgilendiren husus, inleyişler içindeki bir gönle aşk-ı cihanın nasıl yüklendiğidir ki insanlık macerası biraz da bu yüklemeden ibarettir.
Aşkın merhalelerine ve duraklarına baktığımızda önce sevenin sevgiliye bağlandığı bir zaman dilimine, bütün hayatı kuşatıp şekillendirecek o kısacık anın büyüsüne gitmek gerekir. Buna "alâka" denir ki kelime itibariyle bir ilgiyi, bir bağlanışı ifade eder. Yani sevgiliye bağlanan bir gönül. İster saçlarının teline (tasavvufta masiva) bağlanıp ardından sürüklensin, ister zülfünün zincirine bend olup asılsın...
Alâkadan sonraki merhaleye sevgi deriz. Kalp sevgiliye doğru eriyip akar ve gün günden şiddetlenerek (gözden) akışı hızlandırır. O dönemde âşık ister ki cihanın bütün âşıkları yerine aşkı tek başına kendisi soluklansın, bütün yükü insanlığın sırtından alıp omuzlasın, başka âşıkların adları tarihten silinsin ve geriye, uğrunda varlığını yok etmeye hazır olduğu sevgilinin adından gayrı bir şey kalmasın. İster ki sevgi denen lezzetin tümünü kalbinde taşısın ve ne kendinden evvelkilerden, ne de sonra geleceklerden kimse ondan bir pay almasın. Hani Hz. Ebubekir'in "Rabbim! Bedenimi öyle büyüt, öyle büyüt ki cehennemi yalnızca ben kaplayayım da orada başka kullarına yer kalmasın!" alicenaplığı gibi bir şey...
Aşkın üçüncü merhalesinde tutku vardır. Tutku olmasının sebebi Sevgili'nin, kalpten hiç ayrılmaması, orada tutunup kalmasıdır. Hani bir alacaklının borçlusuna yapışıp ondan ayrılmaması gibi. Bir devamlılık ve ayrılmazlık halidir ki gözyaşına boğulmuş âşıkın içinde gittikçe büyüyen bir ateş yakar; ateş ile suyu üst üste biriktirir.
Gönüldeki ateşin yeterince büyüyüp kalbe ve bedene zarar vermeye başladığı aşamaya aşk denir. Aşk, seven ile sevilen arasındaki maceranın dördüncü kademesidir ve önce aklı kovar, mantık zincirini bozar. Bu ruhsal ve anatomik tagayyür sebebiyle aşka bir hastalık gözüyle bakanlar olmuşsa da bunun tedavi kabul eder bir şey olmadığı ortadadır.
Beşinci basamakta şevk vardır. Buna özlem de diyebiliriz. Kalbin sevgiliye hızla yol alışından ibarettir. Vuslata kanat çırpmak, sevgilinin yüzünü görmek ve kendini ona adamak gibi özellikler bu kademede müşahede eder. Âşık bu merhalede sevgilinin yolunu bütün yollardan daha doğru, daha sahih görür. Sevgilinin bir yerde kendisini beklediğini vehmeder ve bu yolculuk uğruna her şeyini vermeye hazırdır. Allah böyleleri için bir hadis-i kudsîde "Müttakilerin bana olan özlemleri arttı. Benim onlarla buluşma iştiyakım ise daha çoktur." buyurur. Hz. Peygamber'in, "Her kim Allah'la buluşmayı arzularsa Allah da onunla buluşmayı arzular" hadisi ile Kur'an'daki "Kim bir gün Allah'ın huzuruna çıkacağını ümid ediyorsa, Allah'ın belirlediği sürenin sonu elbette gelecektir (Ankebut, 5)" ayeti de bu özleme işaret ederler. Âşıkın sevgiliye kavuşmadan kalbinin durulması işte bu yüzden mümkün olamaz. Burada sevgilinin âşıkı için randevu vermiş olması da, randevusunu geciktirmesi de, hatta ayrılığın uzatılması da hep bu özlemin artmasına zemin hazırlar. Özlem büyüdükçe vuslatın kadr u kıymeti de büyür; dolayısıyla seven ile sevilen arasındaki yakınlık da. Sevgili, vadinden dönmeyen, sözüne sadık bir Sevgili ise özlemin artması âşıkı mutlu eder. Çünkü her an hayali gönlünde, ismi dilindedir. Sevgili kalbinin içinde iken onu özlemek, sevgili gözbebeğinde iken onu aramak, bir sır gibi içindeyken onu dillendirip durmak hep bu özlem basamağının insanı arıtan, yakan, pişiren, olduran yanıdır.
Aşk, sevenin sevdiğine kul olmasıyla kemale erer. Bu son merhalede kulluk ile tapınma neredeyse yan yana durur. Çünkü kim birisini severse önce ona boyun eğer; sonra kalbi ona kulluk etmeye başlar. Sevilen bir köle, seven bir efendi de olsa durum farksızdır ve görünüşte kul ile efendi ayrı olsa da, kalb kalbe roller değişmiş olur. Çünkü kulluğun hakikati sevilene boyun eğme, önünde kendi acziyetini ve zelilliğini ikrardır. Âşıkın en şerefli ve mutlu hali kulluk mertebesine yükseldiği haldir. Bu yüzden Allah, elçisi Muhammed'i Kur'an'da "kulum" diye anar (Bakara, 23). Çocuklarına Abdullah, Abdurrahman, Abdurrahim, Abdüssettar vb. isimler veren babalar yüzyıllar boyunca işte o kulluğun (abd=kul=âşık) izini sürdüler. Ve kul kendine bir Sevgili edindiğinde...

BERCESTE

Âşık öldürmek tutalım muktezâ-yı hüsn imiş
Tîğ-ı hicrân ile katl etmek kimin fermanıdır

Diyelim ki âşık öldürmek, güzelin güzellik hakkıdır. Peki de, âşıkı ayrılık denen kılıca mahkûm ederek canını almak, kimin fermanıdır?

Ahmet Paşa

17 Haziran 2008, Salı

Etiketler

hmalkan (16) yeni şafak (11) dücane cündioğlu (9) ali bulaç (5) ahmet turan alkan (4) kürt sorunu (4) okuduklarımdan (4) taraf gazetesi (4) zaman gazetesi (4) demokratik açılım (3) feridenin günlüğü (3) kürt açılımı (3) leyla ipekçi (3) nihal karaca (3) türban (3) Türkiye (2) ahmet altan (2) ahmet turan (2) başörtü sorunu (2) esra elönü (2) iskender pala (2) nazan bekiroğlu (2) nihal bengisu (2) sinan paşa (2) tesettür (2) turan alkan (2) türk kimliği (2) ulusal kimlik (2) 1 ocak duası (1) 2009 (1) 28 şubat (1) AB (1) ABD (1) Afganistan (1) Allah'a ısmarladık (1) BOP (1) Bir Model Olarak Hz. Peygamber Dönemi ve Piyasa (1) Cennet hurileriyle takas edilen hüznün hikâyesi (1) Ebuzer (1) Eğreti Gelin (1) Fuzulî (1) Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler (1) Hakikat niçin hep ıslak (1) Japonya (1) Japonya olsun mu? (1) Kafka (1) Katip Çelebi (1) Kemal Sunal (1) Mevlânâ (1) NATO (1) Pakistan (1) Picasso (1) Samtî Dede (1) Stalker (1) Stephen Hawking (1) Sultan Veled (1) Tarkovski (1) Türk ayrılıkçıları (1) Türkçeleştirme (1) acı tenkit (1) adanalı ziya (1) adilmedya.com (1) ahmet paşa (1) ahmet taşgetiren (1) ajda pekkan (1) aksiyon dergisi (1) akıl (1) ali aslan (1) ali koca (1) ali murat güven (1) anatomik tagayyür (1) anayasa mahkemesi (1) anka (1) ankebut 5 (1) anlayış dergisi (1) antropomorfik (1) ateş olmayan yerden yazı çıkmaz (1) atilla fikri ergun (1) avrasya (1) aym (1) aziz mahmud hüdayi (1) aşk (1) aşk hutbesi (1) aşk yapmak (1) aşk üzerine (1) aşk-ı cihan (1) aşkın merhaleleri (1) aşıklık (1) aşıklık odur ki (1) barok dindarlık (1) başka gezegen yok arkadaşlar (1) bedir (1) bengisu karaca (1) beşir ayvazoğlu (1) bilimsel yazar (1) bireysel özgürlük (1) bu hutbe aşkıma gitsin (1) bülent ersoy (1) büyük selanik (1) can güngen (1) cemil meriç (1) cenneti arayan sanat (1) chp (1) cüppeli şövalye (1) darendeli (1) demir leblebidir (1) demokratik hak (1) derviş ruhu (1) dijital cami (1) dilek hanif (1) din de bizim (1) din istismarı (1) dinci (1) dinci basın (1) dindarlar (1) dindarlığın trajedisi (1) dinsiz basın (1) edebiyatta dînî terminoloji (1) elif şafak (1) empati (1) entel sinemacı (1) eril'den eril'e aşkın sırrı (1) ertelenmiş cinsellik (1) estetik (1) estetik toplum (1) evrim (1) ferisiler (1) filistin sorunu (1) formula (1) füsus (1) gazozuna yasin (1) gözlerinde görüyorsan gözlerini (1) haber7 (1) hakan albayrak (1) hakikat (1) happy birthday (1) hastalık ve yaşlılık korkusu (1) hayat (1) hayatın anlamı (1) hayrunnisa gül (1) hazreti aişe (1) hegemonya (1) hendek (1) henry david thoreau (1) her düşünceye saygı (1) hercai yazar (1) herkes kendi cennetine (1) herşey O'dur (1) herşey O'ndandır (1) hiciv (1) hilal kaplan (1) homo islamicus (1) hudeybiye (1) hurma kapsülü (1) hüseyin nasr (1) hüzün (1) hüzünlü veda (1) ihsan eliaçık (1) ihvan (1) ihvan-ı müslimin (1) inamıyorum (1) islam (1) islamcılık (1) islami entelijansiya (1) istenç (1) istihare yatalağı (1) işarat-ı evsaf-ı aşk (1) kadının erkeğe vurgunluğu (1) kahretsin (1) kalp (1) kalp zekası (1) kapitalist tüketim alışkanlıkları (1) karınca kararınca (1) kaybolan paradigmalar (1) kendine iyi bak (1) kerem dağlı (1) kesret (1) kişisel tercih (1) klasik islamcı (1) kuran kursu (1) kutlu doğum (1) kutsallık (1) küçük ölümler (1) kıbrıs (1) laiklik (1) laiklik yorumu (1) mahalle baskısı (1) mahallenin ferisileri (1) marlboro (1) mazhar bağlı (1) medeniyet (1) medeniyet ve ütopya (1) milliyetçilik (1) mizah (1) mizaha meyyalim (1) modern düşünce (1) modernizm (1) muhafazakar (1) muhafazakar kesim (1) muhafazakarlık (1) muktezayı hüsn (1) mustafa kemal (1) mustafa tekin (1) mustafa özel (1) muzip (1) müslüman gençlik (1) müslüman kardeşler (1) müslüman siyaseti (1) müslüman sol (1) müslümanca ekonomi (1) nasır (1) neden hep yaşlı? (1) neden okuyorum (1) nesir dili (1) nihal bengisu karaca (1) niyazi mısrî (1) nuh'un gemisi (1) nurettin huyut (1) obama (1) okuduklarım (1) okuma tutkusu (1) okumak (1) orhan pamuk (1) philip morris (1) putlaştırma (1) q klavye (1) risalehaber (1) romantizm (1) romantizmi kaybettik (1) sabah paşa (1) sadık yalsızuçanlar (1) said nursi (1) sara büyükduru (1) sen önce kendine bak tayfası (1) senai demirci (1) senkretizm (1) seyyid kutup (1) sivil itaatsizlik (1) stanley kubrick (1) suskun buldum (1) sözde vatandaş (1) tarzı (1) tasavvuf (1) taşgetiren (1) taşra hocaları (1) tenzih (1) terörist (1) teşbih (1) tiki (1) tiki ümmet (1) turuncu dergisi (1) türkiyelilik (1) türkçülük (1) uhud (1) utopia (1) vahdet (1) vallahi dertten (1) varoluş (1) veda ve yolcular (1) vitali hakko (1) yenilgi (1) yenilgiye ağıt (1) yeşilçam (1) yılbaşı (1) zaman (1) zorla laik (1) âşık olmak (1) çarşaf açılımı (1) çağdaş dindarlık (1) çocukluğun mahalleleri (1) ölüm korkusu (1) ölümsüzlük (1) ömer faruk darendeli (1) öss (1) öss vasıtaları (1) öteki mahalle (1) özkan erdem (1) ümmet (1) ütopya (1) Şems-i Tebrizî (1) şeriata uygun günah (1) şeyh-i ekber (1) şiir dili (1) şinasi (1) şişmanlık (1)